Hayatı ve içindekileri anlamlandırdığımız kadar değerlendiririz ve miracımızı yaşarız. Hayatın verdiği gülü de tat, dikeni de tat ve her ikisine de “Eyvallah” de. Çünkü her şey, yani eşya ve varlık âlemi geçici; ama anlam ve değer verdiğimiz gerçeklik oranında, bizim için ebedî kalıcı olur. İşte huzuru ötelerde arama; sadece kendi özündeki huzura açık ol ve Rabbine teslim ol. Gerçek felah, yani kurtuluş ve özgürlük işte buradadır. “Bilesiniz ki kalpler yalnızca Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 28).
Anlayış, rahmet olmayan yerlerde karanlık perdeler şeklinde mevcut olur. Çünkü anlaşılmayan, aydınlığı görüneni dahi örtmektedir. İnsanın anlayış gösterme çabası ise, Hakk’ın bilinmek istemesinin ta kendisidir. “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi murad ettim” sırrı, işte bu çabanın asıl manasıdır. Anlamayan için karanlık olan şey, anlayış gösteren için nur olur; çünkü her perde, ardındaki hakikati gizlemek için değil, idrak için açılmayı bekler.
İyilikler ve kötülükler izafîdir. İçeriği ve özellikleri bilinemeyince, anlayıştan uzakta kalmaktadır. Çünkü bilinemeyeni anlamaya çalışmak, bilinmeyeni bilmeye çalışmaktır; bu da aydınlığa doğru yol almaktır. Bu da gizli hazinenin açığa çıkmasıdır. Bilinmek istenilen o değerdir ve o değer, arkada yani bâtında, Hakk’ın ve hakikatin yani gerçek olanın ta kendisidir. “O, göklerin ve yerin nurudur.” (Nûr, 35). İşte nur ile bakıldığında her şey bir işaret olur, zulmet ile bakıldığında ise sadece perde görünür.
Gerçek değer, zıtlık mahallinden anlaşılır. Zıtlık, karşı karşıya duran ve ikilik gibi gözüken elbiselerden ibarettir. Bu iblislik oluşturan düşünceden sıyrıldığında, soyut ve somut olarak hâl edinildiğinde, açığa çıkan her daim sadece aydınlık olacaktır. Çünkü aydınlık çerçeve içine alınamaz; o hürdür. Zıtlıklardan korkma; onlar hakikatin açığa çıkması için birer vesiledir. “Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” (İnşirah, 5-6).
Zıtlıklar, uzlaşmak ve buluşmak, yani denge için açığa ve bilinirliğe çıkan oluşumlardır. Değeri açığa çıkarmak için zahirde değerin görünmeyen tezahürüdür. Birliği, bütünlüğü ve yakınlığı tetikleyen araçlardır. Bilinse de bilinmese de ikisi de bir amaca hizmet etmekte; muhabbet, “hubben lillah”, “hubbiyet” ve “abduhu” yani kulluğu gerçekleştirmektedir. Ey insan, bil ki sana acı vereni de sevinci de gönderen Rabbindir; her ikisi de seni O’na yaklaştırmak içindir.
Bilinmeyen, yani elbise içinde olan ise karanlık hükmünde ve perde arkasında kalmaktadır. Hikmet, gene de hikmette gizlidir. Gördüklerimiz, yaşadıklarımız her zaman tatmin edici olmayabilir. Ama bu somut görüntünün, gerçek anlaşılması gereken bir değeri vardır. Senin gözünde zıt gibi görünen şeyler, aslında hakikatin aynasında tamamlayıcıdır. “Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır; hoşunuza giden bir şey de sizin için şer olabilir.” (Bakara, 216).
Anlayış yani şuur ve ilahî rahmet oluşunca, bu yaşanılanlar da bilinmeklik kazanmakta, yani cemalullâh’ta seyir hâli oluşmaktadır. Böylece kişi, belirli bir olgunluğa gelip buradan değerlendirme yapabilmekte ve kendi cennetini inşa etmektedir. Böylece istenilen değer gözükmeye başlar. Bu değer, kendi bilinmekliğini her cihetten murad etmektedir. İşte o zaman kul, “Rabbim beni görüyor” şuuruyla yaşar ve hayatı, cennet bahçesi gibi kokmaya başlar.
Ey insan, hayatının her zerresi ilahî bir işaret taşımaktadır. Gül de diken de, gece de gündüz de sana bir şey öğretmek için yaratılmıştır. O hâlde sende saklı olan değeri örtme; nefsinle barış, Rabbinle buluş. Her anını bir vefa, bir şükür ve bir teslimiyetle yaşa. Çünkü hakikati fark eden için hayat bir imtihan değil, Rabbine açılan bir tecelli penceresidir.