Biri çıkıp da yegâne kaynak olan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in sunumundan haber verdiğinde, hemen kimin ağzından döküldüyse onun adına bir etiket yapıştırırız. Çok meraklıyız insanlara etiket takmaya; “şucu”, “bucu” diye diye Müslümanları yüzlerce fırkaya bölmeye adeta gönüllüyüz. Bu bölüp parçalama öylesine genlerimize işlemiş ki, bir iki kelâm eden için bilinçaltımız hemen devreye girer: “Acaba hangi cemaatten?” Hâlbuki bu kadar mı zor Muhammedî olmak? Sırf ve sâf olmak bu kadar mı zor?
Muhammedî olmak; hiçbir fertten maddî veya manevî bir beklenti taşımamaktır. Tüm görüşlere açık olup hiçbir kayıtla bağlanmamaktır. Lakin ilahi vahiyden şaşmadan karar verip öylece yaşamaktır. Yaşamak isteyenlere de bu yolda rehber olmaktır. Muhammedî olmayanın vay hâline! Din, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in dilinden saf ve katıksız olarak bize ulaşmıştır. O’nun anlatımına gönlünü oturtmayıp başka kişilerin peşine takılmak, akıl kârı değildir. Kim olursa olsun, anlattığı şey Resûl’ün dilinden ve yaşantısından dökülenin dışında ise batıldır. Eğer anlattığı, Resûl’ün sözlerine uygunsa, o zaman neden saf dini, aracının adını kullanarak sunarsın? Bil ki bunun vebali Allah katında vebali büyüktür.
Din İslâm’dır. Allah bu isimden hoşnut olmuş, yaratım fıtratına ve yaşam düzenine bu adı vermiştir: “Şüphesiz, Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i İmrân, 3/19) Resûl olarak da bize Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i seçmiştir: “Andolsun ki, size içinizden, sıkıntıya düşmeniz kendisine ağır gelen, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatli ve merhametli bir resul gelmiştir.” (Tevbe, 9/128) O hâlde O’nun dizinin dibinde oturup, dinimizi ondan öğrenmeli ve Muhammedî olmalıyız. Muhammedî olan, gönlünden cemaat ve fırkaların bütün aidiyetlerini çıkarıp sadece ve sadece Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e bağlılığını benimseyen kullardır. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurmuştur: “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır; biri hariç hepsi ateştedir.” Ashâb-ı kiram, “O kimdir?” diye sordu. Efendimiz buyurdu ki: “Benim ve ashabımın yolunda olanlar.” (Tirmizî, Îmân, 18)
Dileğim odur ki insanların her biri bir gül-i Muhammedî olsun; kokusunu ve rengini yalnızca O’ndan alsın. Allah hepimize basiret, akıl ve fikir versin. Muhammedî olmak, sadece O’nun zahirî sünnetine uymakla sınırlı değildir; O’nun gönlündeki safiyet, merhamet ve teslimiyeti kendi özünde yaşamaktır. Bu hâl, “ittibâ-i sünnet” ile başlar, “ittihâd-ı kalb” ile kemâle erer. Muhammedî olan, O’nun sureti yaşamını yanısıra, esas olarak O’nun sîretini hâl eder. Çünkü Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in taklit etmek, hakikattin ta kendisidir. Sîret, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in gönül âlemindeki nurdur. Bu nur, âlemleri aydınlatan hakikat güneşidir. Allah Teâlâ Kur’ân’da şöyle buyurur: “Andolsun ki, Allah’ın Resûlünde sizin için Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için en güzel örnek vardır.” (Ahzâb, 33/21) Muhammedî olan, gönlünde cemaat ve fırka sevgisinden ziyade ümmet birliğini taşır. Bu hâl, “vifâk” ve “uhuvvet” kapısından geçerek gerçekleşir. Hakikî Muhammedî, başkasının eksikliğini konuşmaz; kendi nefsinin eksikliğini ıslaha yönelir.
Muhammedî olmak için İtikadda Safiyet gerekir. Dini yalnızca Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in öğrettiği şekilde öğrenmek, hiçbir mezhep, cemaat veya şahıs sevgisini Allah ve Resûlü’nün önüne geçirmemektir. Muhammedî olan kullar, dünya malına bağlanmayan, insanlardan maddî ve manevî beklentiye girmeyen kimsedir. Bu hâl, ihlâsın zirvesi olan ihsandır. Muhammedî olan, O’nun ahlâkını kuşanandır. Onun ahlâkı ise bizzat Kur’ân’dır. Bu yol, fırkalara değil vahdete çağırır; şekle değil öze davet eder. Muhammedî olan, Resûl’ün yansıması olan bir ayna gibidir; kendisini değil, onda tecellî eden hakikati gösterir. Muhammedî olmak hadisi şerif gereği; fırka taassubunu kalpten çıkarmaktır. Tüm Müslümanları tek bir bedenin azaları gibi görmektir. (Müslim, Birr, 66)