97) İNSAN HİÇ OLABİLİR Mİ?

Hiç” sözcüğünü kullanırken ne demek istiyoruz? Bunun anlamı üzerinde biraz tefekkür edelim. Hiç kelimesi, ilk bakışta “yokluk” manasını çağrıştırsa da, aslında insanın varlık idrakiyle doğrudan bağlantılıdır. Çünkü “hiç” dediğimizde, aslında varlığı yok sayma eğilimini dile getiriyoruz. Oysa hakikat yolcusu bilir ki, mutlak yokluk düşünülemez; zira Allah Teâlâ “el-Hayy” (diri ve hayat sahibi) ismiyle her daim var edendir.

Hiçe saymak veya hiç olmak ne anlama gelir ? Buna verilen adam akıllı bir yanıt yoktur. Verilen tüm yanıtlar geçiştirme cümleler olup işin meraklılarını geçiştirilir. İnsan, kendi varlığını anlamlandıramadığında “hiçlik” kavramına sığınır. Fakat bu aslında bir acziyet ifadesidir. Hakikatte insanın hiçliği, kendi nefsinin varlığına bir değer atfetmeyip yalnızca Allah’ın mutlak varlığını teslim etmesidir. Bu yüzden sufîler “hiçlik” derken yokluğu değil, benlikten sıyrılmayı kastederler.

Hiç olmak, yok saymak veya yok olan demektir. Olayı bu şekilde düşünen kişinin yaşama bakış açısı değişir. Evet, kişi “ben hiçim” dediğinde, bu sözü doğru anlamda kullanırsa nefsini yok saymış olur; yanlış anlarsa yaratılışını inkâr noktasına düşer. Tasavvufî bakışta hiçlik, benliğin eriyip Hak varlığında yok olmasıdır.

Hiçlik anlamsız, yoksun, yokluk, tanımsız , tabirsiz, tanımlanamaz, bilinemez, varlığı delillendirilip ölçülemez ve tartılıp kanıtlanamaz gibi anlamlara gelir. Fakat burada ince bir sır vardır: İnsan için “hiçlik” tasavvur edilemez; çünkü her daim bir “varlık” tecrübesi içindedir. “Yokluk” dediğimiz şey aslında sadece bizim idrak alanımızın dışına çıkmış olan şeydir.

Hz.Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimizin fakrımla iftihar ederim hadisi şerifini de sözlerine destek olarak beyan ederler. Bu hadis-i şerif, “hiçliğin” hakikatini açıklamaktadır. Fakr; insanın, Allah karşısında hiçbir şeye malik olmadığını bilmesi, varlığını da yokluğunu da Allah’a nisbet etmesidir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Benim iftiharım fakrımla, yani hiçliğimledir” buyurmuş, böylece kulluğun özü olan acziyetin en yüce makam olduğunu göstermiştir.

İşte biz burada, psikolojik bir vaka olan hiçlik kuruntusunun savunuculuğunu yapmak yerine, hiçlik ile bize dayatılan kavramın içeriği üzerinde derinleşelim. Sufîlerin kastettiği hiçlik, karamsarlık veya varlığı inkâr değil; benliği eritmek, gururu ve kibri yok etmektir. Yoksa Allah’ın var ettiği varlıklar yok sayılamaz.

Hiç sözcüğünün tedavüldeki anlamı “yok olduğunu” anlamak demektir. Ama hakikatte “hiç” sözü, kulun kendi aczini bilmesidir. Varlığını yok saymak değil, varlığını Allah’a teslim etmektir.

Oysa ki Allah vardır ve mutlak varlıktır, asla ve asla hiç değildir. Yarattığı tüm varlıklar ise, onunla kaimdir. İşte bu en temel hakikattir. “Allahu’s-Samed” (Allah sameddir, her şey O’na muhtaçtır) ayeti bize, O’nun dışında hiçbir şeyin kendi başına varlık iddiasında bulunamayacağını bildirir.

Tüm varlıklar yokken var edildiler. Var edildikten sonra hala varlığa yok dersen, Allahın yaratımını tanımıyorsun demek oluyordur. Kur’ân’da: “O, gökleri ve yeri yoktan var edendir.” (En‘âm, 6/101) bu hakikati açıkça beyan eder. Yokken var edilen, artık Allah’ın kudretiyle vardır ve yok sayılamaz.

Onun için, hiçliğin içeriğinin aslında heplik olduğunu kavrayan, hayatın anlamı şekline bürünür. Böylece varlığın merkezine oturur. Yani hiçlik, aslında “her şey Allah’tandır” idrakine bürünmektir. Kul, kendi hiçliğini görerek Allah’ın mutlak varlığını idrak ettiğinde, varlığın hakikatine de ermiş olur.

Hiç kimse hiçten veya hiçlikten gelmemiş olup, Allahın sonsuz ve sınırsız manalarından süzülerek gelmiştir. Varlık kaynağımız, Allah’ın “kün” (ol) emridir. Bu yüzden hiçbir insan “hiçten” gelmemiştir; hepimiz Allah’ın kudretinden yansıyan birer tecelliyiz.

İlminde ilminden ilmiyle nurunun yansıması sonucu var edilmişlerdir. Bu ifade, nur-i Muhammedi hakikatine işaret eder. Allah’ın ilmi, nurunun yansımasıyla âlemleri var etmiştir.

Bu nedenle de hiç olamaz, hiçe dönemez ve hiçliğe dönüşemez. Çünkü Allah yaratmıştır, yarattığını da yokluğa terk etmez; ya beka yahut fenaya (mahvolmaya) doğru sevk eder, ama mutlak hiçliğe değil.

Hiçten gelip hiçe döneceklerini zannedenler, herşeyden önce Allah’in varlık hakikatine saygısızlık ve hakaret etmiş olup, mutlak hakikati inkâr etmiş olurlar. Bu düşünce, varlığın kaynağını inkâr etmektir. İnkâr eden ise, kendi aslını reddetmiş olur.

Böylece imandan yoksun olarak, kendisini iman ehli zannederek dünya hayatlarını sonlandırırlar. Öylece ebedi hüsrana uğrarlar. Çünkü iman hakikati, Allah’ın varlığını ve birliğini teslim etmektir. Bu teslimiyetten saparak “hiçlik” vehmine kapılanlar, aslında kendi varoluş gayelerini kaybederler.

Hiçlik, aslında yokluk değil, kulun benliğini yok bilip Allah’ın varlığını idrak etmesidir. İnsan kendi varlığını Allah’a nisbet ettiğinde, hakiki fakrı yaşar ve kulluğun kemaline ulaşır. Nefis “ben varım” dediğinde insan sapar; “ben hiçim, Allah var” dediğinde ise hakikate erer. Kur’an’da: “Her şey helak olacak, yalnızca O’nun zatı bâki kalacaktır.” (Kasas, 28/88) buyrularak bu hakikat açıkça beyan edilmiştir.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de “Gerçek fakirlik, Allah’a muhtaçlığını bilmendir” buyurarak hiçliğin, kul için en büyük şeref olduğunu bildirmiştir.

O hâlde insan hiç değildir, ama kendi benliğini hiç bilmedikçe hakiki varlığı göremez. Gerçek hiçlik, nefsin silinmesi; gerçek varlık ise Allah’ın zatında fani olup O’nunla baki kalmaktır.

Aslında insanların iradelerini yok etmek isteyenler, insanların bilinç altlarına ve aklî melekelerine soyut ve sanal bir kavram olan “hiçlik” veya “yokluk” kavramını yerleştirmişlerdir. Bu, insanın kendi değerini küçümsemesine ve Allah’ın ona bahşettiği hilafet şuurundan uzaklaşmasına sebep olur. Çünkü Allah insana, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 2/30) buyurarak onun izzetini bildirmiştir.

Tüm ezoterik öğretilerde aynı masal uygulanarak günümüze kadar gelmiştir. Bu öğretilerin amacı, hakikat arayışındaki insanı aslından koparıp bâtıl bir anlayışa sürüklemektir.

Öylece insanlar en kolay şekilde sömürge objesi hâline sokulmuşlardır. İnsana, Allah’ın halifesi olduğunu unutturup onun şerefini hiçe sayan telkinler, aslında şeytanî düzenlerin en büyük tuzaklarıdır.

“Sen hiç ol ki, Allah’a eresin veya hedefine varasın” diye de telkinlerde bulunmuşlardır. Oysa Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in öğrettiği fakr, hiçlik değildir; kulluğun bilincidir. Fakr, insanın kendi gücünü yok sayması değil, her şeyin Allah’tan olduğunu bilmesidir.

Çünkü aynı sistem Müslümanlar arasında işlendiği gibi, dünyanın dört bir yanındaki diğer insanlara da başka isimlerle sunulmuştur. Bu, insanlığın ortak zaafını istismar eden şeytanî bir metottur.

Tüm olay, dünyanın ekonomik gücünü yönetmek isteyenlerin, böylece içsel duygu ve sezgileri yüksek olan insanları pasifize edip, dünyanın zenginliklerini kendi aralarında paylaşmak içindir. Bu, Firavun’un halkını küçümseyip onları köleleştirmesinden farksızdır. Kur’an’da buyurulduğu gibi: “Firavun kavmini küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar fasık bir kavimdi.” (Zuhruf, 43/54).

Ezoterik öğretilerin olduğu dünyanın dört bir yanında çeşitli dinsel düşüncelere inanan insanlar arasında bu hep söylene gelmiştir. İnsanların ortak zaafları kullanılarak bâtıl telkinler yayılmıştır.

Çünkü ezoterik öğretilere aklı ve zekâsı ileri olan insanlar tevessül ederler. Kendilerine göre gemlenen biri varsa, o da düşüncelere dalabilenler olmalıdır. Zaten diğerleri çalışır, yer, içer, çiftleşir ve öylece dünyalarını değiştirirler. Bu söz, aslında hakikati arayanların nasıl yanlış yollara çekildiğini gösterir.

İşte bunu gören, dünyanın malını kendi aralarında paylaşmak isteyenler, düşünen insanları yanlış yönlendirmelerle susturmalıdır düşüncesiyle, tüm aktif özellikleri “hiçlik” veya “yokluk” söylentisiyle söndürmektedirler.

“Ermenin ne olduğunu bilmediği için, yapılan telkinleri doğru saymış, erme hevesiyle tüm istek ve arzularını sıfırlayarak, insani olgunun izzet ve şerefini ayaklar altına sermiştir.” İşte burada, yanlış bir fakr anlayışıyla insanı pasifize eden sistemler devreye girmiştir.

Oysa ki Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, insana insanlık onurunu kazandıran ve insana, “Sen Allah’ın halifesisin” bilincini sunan son nübüvvet emiridir. O, kulluğu zillet değil, izzet olarak öğretmiştir.

İşte O, insanlara Allah’ın son risalet tebliğini yapmış ve birilerinin Allah’ın kullarını sömürmek için kullanacağı tabirler için meydanı kapatmıştır. “Bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçtim.” (Mâide, 5/3).

Böylece sömürü uzmanları tarafından peygamberlerin değişmez söylemlerini bu kavramlarla içeriğini değiştirip, duygusal yalanlarla anlatılarak insanların akılları çelinmiştir.

İşte kesret âlemindeki bu yokluk veya hiçlik hissi, insanların bilinçlerine sokulan en büyük yalan virüslerinden biridir. Bu virüsün sökülüp atılması ise, en büyük zorlukların başında gelir. Ancak tevhid nuruyla ve Kur’an’ın hakikatini anlamakla bu virüs temizlenir.

Zaten “sen hiçsin” gibi tanımlamalarla insanları kandıranlar, genelde üst düzey dünyalıklar içinde yüzmektedirler. Kendileri dünyevî ihtişam içinde yaşarken, başkalarını pasifize etmeyi dindarlık diye sunmuşlardır.

Hiç olmayı istemekten tevbe edip varlığın hakikati üzerine yoğunlaşırsak, birçok özelliğe erdiğimize şahit olacağız. Çünkü Allah, insana kendi ruhundan üfleyerek ona değer vermiştir: “Ona ruhumdan üfledim.” (Hicr, 15/29).

İşte erdiğimiz tüm özelliklerin Allah’tan olduğunu bilmek olan esas fakr olayı ile dünyanın ve ahiretin zenginliklerine ulaşacağız. Fakr, kulun kendini yok sayması değil, Allah’ın nimetlerini Allah’tan bilmesidir.

Öylece birilerinin “sen hiçsin” deyip sömürmesine meydanı bırakmayacağız. Çünkü hakiki kulluk, zillet değil, izzettir. “İzzet bütünüyle Allah’ındır, Resulü’nündür ve müminlerindir.” (Münâfikûn, 63/8).


Hakikatte insan hiç değildir; Allah’ın halifesidir. Fakat bütün izzet ve kudretin yalnızca Allah’a ait olduğunu bilerek, her nimeti O’ndan görmek, gerçek fakrın özüdür. Hiçlik, sömürgeci ideolojilerin insanı pasifize etmek için kullandığı bir kavramdır. Hakiki tasavvuf ise, “Sen Allah’ın kulusun, halifesisin, emaneti yüklenmiş insansın” diyerek insana izzet kazandırır. Fakrını bil, ama hiçliğe mahkûm olma; kulluğunu bil, ama zillete düşme. Çünkü gerçek hiçlik değil, gerçek varlık Allah iledir.

Allah’ın varlığına, zenginliğine, rahmet ve bereketine, ilim ve hikmetlerine yönelelelim ki, rahmeti Rahman’ın rahmet yağmurundan istifade edelim. Çünkü insanın gerçek huzuru, kendisini Allah’ın rahmetine açmasıyla mümkündür. Rahman ismi, bütün mahlûkata kapsayıcı merhametini bildirir; insan, bu rahmete yöneldiği ölçüde kalbi genişler.

Bazısı ferdi ruhsal tatminler ile ruhsal duygulara kendisini kaptırabilir. Bu kişisel bir haz olup genele mal edilemez. Olayın hakikatine birisinin hayal dünyası açısından bakılamaz. Bu sakat bir durumdur. Çünkü tasavvuf yolunda kişisel keşifler vardır, fakat bu keşifler evrensel hakikat değildir. İmam-ı Rabbânî Hazretleri de mektuplarında bu inceliği vurgular: “Keşif ve keramet yolcuyu aldatır; hakikat, şeriatla sabittir.”

Nefsi bir zevke ulaşıp bu zevki herkes yaşıyormuş gibi insanlığa sunmak kadar da, insanlığa edilmiş büyük bir ihanet olamaz. Çünkü nefse ait tatlar geçicidir, kalıcı olan ise yalnızca Allah’ın kelâmı ve Resûlullah’ın sünnetidir.

Bazıları kendilerince bir şeyler görüp, bu gördüğü nefsi zevki genelleme yapmak suretiyle herkesi kapsıyor düşüncesiyle insanları o hayali zevke yönlendirmek kadar insaniyete ve insanlığa ağır bir hakaret yapılmış olamaz. Zira bu, hem dini istismardır hem de insanları yanlış beklentilere sokarak imtihanlarını zora düşürür.

Çünkü seyrü sülûkte birçok anlık zevkler oluşur ki, o zevkler o ana hastır. Biraz ötede o zevkten eser bile kalmaz. Bu zevkler, yolcunun kalbine işlenmiş küçük işaretlerdir; fakat hakikat adına ilan edilemezler.

Ergen çocuklar gibi her erdiği zevki insanlığa “gerçek şu işte” deyip sunmak büyük bir vebaldir. Çünkü Allah dostları dahi kendi zevklerini çoğu zaman gizlemişlerdir. “Kul ile Rabbi arasında gizli sırlar vardır, onları ifşa eden kafirdir” sözü, bu inceliğe işaret eder.

Sen zevk ediyorsan, o zevk senindir; milleti zevkinin peşine takıp sömürü aracı yapmaya senin hakkın yoktur. Zira velâyetin hakikati, insanları Allah’a yöneltmek, kendi şahsi hâllerini pazarlamak değildir.

Zira sonsuz doğrular olasılığı denizinde başkalarının da kendilerine göre doğru gördüklerini, sadece onlara göre doğru olduğunu neden göremiyorsun? Bu söz, hakikatin insana göre farklı yansımalarını gösterir. Ancak nihai ölçü Kur’an ve Sünnettir.

Veya kendinin gördüğü zevki, neden sadece sana ait olduğunu bilemiyorsun? Hakikat yolcusunun terbiyesi, kendi hâlini saklamasında yatar. Bu, hem nefsin korunması hem de ümmetin aldanmaması için zaruridir.

Bilelim ki, din-i İslam’a hizmet, senin yolda yürürken edindiğin zevkleri anlatıp insanları beklentiye saplatmak değildir. Gerçek hizmet, insanlara Allah’ın emir ve yasaklarını öğretmek, onları tevhid yoluna davet etmektir.

Çünkü senin gördüğünü başkası hiç de görmeyebilir. Bu defa “ben neden göremiyorum” deyip her şeyi boş verebilir. Onun için seyrü sülûk yolunda görülen zevkleri anlatmak kadar büyük bir ayıp da olamaz. İşte bu yüzden büyük velîler keşiflerini gizlemiş, yalnızca talim için gerekli olanı paylaşmışlardır.

İşte bu şahsi zevkleri esas zannedip Allah’ın kullarını hiçliğe itenler, sanki yeterince kendisini, dimağını ve kalbini, içini ve dışını, organlarını ve organlarının çalışma sistemini incelemiş, görüp bilmiş ve öğrenmiş tanımış da yok veya hiç olduğunu söylemişlerdir. Bu, kibrin bir başka çeşididir.

Oysa ki muazzam bir zekâ ürünü olan varlık âlemi sorunsuzca çalışıp gitmektedir. İnsan bu muazzam yapıda hiçliğe itilmek için mi yaratıldı? Elbette hayır. İnsan, halife olmak için yaratıldı. “Andolsun biz insanoğlunu şerefli kıldık.” (İsrâ, 17/70).

Yoksa üzerinde tefekkür edip özüne doğru yolculuk yapmak için mi bizim hizmetimize sunuldu? Elbette budur. Dünya, insanın tefekkür tarlasıdır.

Dünyalara hiç veya yok ve hayal ürünü deyip, düşünen insanları hiçliğe itenler, sanki dünyanın yedi katmanına inip inceleyip görmüş, hakikatini ve içeriğini öğrenip anlamış da, tümüne hiç deyip hayal ürünü diyerek insanlığı yanlış mecralara yöneltmişlerdir. Bu, aslında gafletin perdesidir.

Varlıklara hiç deyip yoktur diyenler, sanki okyanusların diplerine inmiş görmüş, incelemiş, öğrenip anlamış da, tümüne yokluk rıdasını giydirip üzerlerindeki hâkimiyetimizi askıya aldırmışlardır. Oysa Kur’an buyurur: “Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ı tesbih eder.” (Cuma, 62/1). Tesbih eden varlık hiç olur mu?

Oysaki bizlere hiçliği benimsetip “köşeye çekil” diyenler, bu okyanus benim, o okyanus senin araştırma ve sömürmelerine devam etmektedirler. Bu, sömürü düzenlerinin tarih boyu kullandığı en büyük aldatmacadır.


Hiçlik kavramı, insana değerini unutturup onu pasifize eden bir tuzaktır. Hakikatte insan hiç değildir; Allah’ın halifesidir, fakat fakrını bilmekle şereflenmiştir. Esas hiçlik, bütün varlığını Allah’a nispet etmek ve O’nun karşısında benliğini yok bilmektir. Şahsî zevkleri hakikat diye sunmak büyük bir vebaldir. Hakiki yol, Kur’an ve Sünnet ışığında tefekkür edip Allah’a yönelmek, insanları pasifliğe değil kulluğa, hiçliğe değil hilafete çağırmaktır.

Her ne hikmetse, kalbi bir zevk olan, varlığın esas cevheri bakımından hiçliğin seyri olan bakışı, esas kural zannettirip insanlığı maddesel hiçlikle avutanların sığınağı da, gene dünya üzerindeki zevk ve hâkimiyet olup, üstelik kendi telkinleriyle hiçliğe itilenleri beğenmeyip onlardan uzaklaşarak ve kendilerini ulaşılmaz ederek, kıta ve okyanuslar arasında dolaşıp sömürü düzeni kuranlarla içli dışlı olmalarıdır. Bu söz, dünyevi hâkimiyet kurmak isteyenlerin, insanları pasifize etmek için “hiçlik” kavramını kullandıklarını işaret eder. Manevî bir seyir olarak yaşanan “fenâ” tecrübesi, dünyada zulüm ve sömürü aracı hâline getirildiğinde, hakikatin üstü örtülmüş olur.

Oysa ki kesret âleminde yaşayan insanlar için, asla ve asla yokluk veya hiçlik düşünelemez. Varız ve şuurluyuz. Bu varlığımız sonsuza dek devam edecektir. İnsan, “ben yokum” diyemez. Çünkü Kur’an açıkça bildirir: “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratandır.” (Mülk, 67/2). Hayat bir imtihan sahasıdır; hiçlik düşüncesi bu hakikati iptal etmeye çalışır.

Sen esmâ ve sıfat âlemlerinden bakış atarsan, o zevk olarak senin o anki zevklenmendir ki, senin için de kesret âleminin hiçbir şartını sakıt etmez. Tasavvuf yolcusunun “zevk” dediği hâl, kendi kalbine mahsustur. Ama bu hâl, ne şeriatı kaldırır ne de imtihanı geçersiz kılar. Zira esas olan, “her hâlini Allah’ın hükmü ile ölçmektir.”

Buradaki dengeyi tutturamayanlar ve zevki esas marifet sayanları, İslâm’ın önerdiği ve beş duyu ile algılanan amelleri terke dahi götürmüştür. İşte bu tehlikedir: Şeriat kapısını terk edip zevklere dalan, sonunda dini özünden koparır. Oysa velâyet, şeriata ittibâ ile mümkündür.

Oysaki aynı kişi yemek yemeye veya uyumaya devam ediyordur. Onun zevk-i seyr’i, yemek yemesini veya uyumasını engellememiştir. Demek ki insan, fiiller âleminde yaşıyor; bedensel ihtiyaçlarını sürdürüyor. Eğer hakiki anlamda hiçlik olsaydı, beden dahi yok olurdu.

Hem sanki her şeye hiç veya yok diyenler, güneşe inip görmüş, incelemiş, öğrenmiş ve anlamış da; dahası sayısız yıldız ve gezegenlerin hepsini görmüş, inceleyip öğrenip anlamış da tümüne hiç demişlerdir. Bu, aslında akıl dışı bir iddiadır. Âlemlere hiç diyen, âlemleri araştırmamış; aksine hakikati kapatmaya çalışmıştır.

Aslında tüm varlıklara yok diyerek insanlığın gök bilimlerine olan meraklarını yok etmişlerdir. Bu yüzden İslam âlimleri hep teşvik etmişlerdir: “Göklere bakın, yerin yaratılışına bakın, düşünün!” (Âl-i İmrân, 3/191). Çünkü araştırmak, Allah’ın sanatını okumaktır.

Nasılsa tümü yok, bana ne göklerden dedirterek, din adı altında bütün insanlığa yoksunluğu aşılamışlardır. Bu da sahte maneviyat ehlinin tuzağıdır. İnsanı âleme bigâne yaparak onu edilgen hâle getirirler.

Çünkü Kur’an’ın göklere işaret ederek insanlığın araştırma ve çalışmasını hiçlik ve yokluk kavramıyla örtmekten daha kolay bir tabir olamaz. Kur’an, insanı sürekli tefekküre çağırır. “Onlar göklerin ve yerin yaratılışına bakmazlar mı?” (A’râf, 7/185). Demek ki araştırma, ibadettir.

Evet, insanlığı öyle soyut ve ezoterik kavramlarla uyarlayanlar, sanki on sekiz bin âlemi aşmış da tümünün hiç olduğunu görmüş, tümüne yok veya hayali demişlerdir. Ve geriye kala kala hiçlik ve yokluk kalmış, öylece ermişlerdir. Bu, sahte bir erme hâlidir. Hakiki ermek, hiçlik söylemek değil; Allah’a kulluğun idrakine varmaktır.

İşte kavramların altı boşaltılınca, altına yeni anlamlar yükleyip insanlığı kandırmak çok kolay oluyor. Tasavvuf tarihi boyunca da bu böyle olmuştur. Hakikati tahrif edenler, kavramların içini boşaltıp yeni putlar inşa etmişlerdir.

İşte hiç olmaya kalkışmak ve basireti kör etmek kadar insanlığa büyük bir ihanet olamaz. Kör ölünce badem gözlü edildiği gibi, hakikatine karşı kör olanlara, kesret ve maddede hiçlik maskesi en büyük aldatma aracı olarak ellerine verilmiştir. Gerçek felaket, gözün hakikati görmemesi ve körlüğünü maneviyat diye sunmasıdır.

Varlık bizde iken değerini bilmeyip, varlık içinde hakikati gösteren basireti yok eden şeyleri de en büyük meziyet addetmişiz. Oysa en büyük meziyet, varlığıyla Allah’ı tanımaktır. Varlığı yok saymak değil, varlığı Allah’a delil kılmaktır.

Hem şunu da unutmayalım. Birçok söz ve alıntı, çalıntı ve uydurma olan sapık fikir ve düşünceler, tarihte yaşayan Allah’ın velilerine mal edilip yaftalanmış, altlarına isimleri yazılıp servis edilmiştir. Bu yüzden ölçümüz, “Kur’an ve sahih sünnet” olmalıdır. Her sözü duyduğumuz gibi kabullenmek gaflettir.

Olayın mahiyetini bilmeyen kişiler de, “onlar demişse doğrudur” deyip öylece kabullenmişlerdir. Halbuki İmam-ı Şâfiî der ki: “Her söz alınır da bırakılır da; yalnızca bu kabrin sahibi (Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem) müstesnadır.”

Onun için bilelim ki nice söz ve alıntı vardır ki, o sözün evveli ve sonu bilinmeden cımbızlanmadır. Veya tercüme edilirken, esas metne bağlı kalmayıp keyfi tercümelerle işin hakikati örtülmüştür. Hakikati bozmanın en kolay yolu, bağlamdan koparmaktır. İşte bu yüzden Kur’an dahi “ayetlerin bir kısmını inkâr edip bir kısmını kabul edenler”i kınamıştır (Bakara, 2/85).

İşte her duyduğumuz söze körü körüne, ezbere bir şekilde “doğru” deyip, tarihte yaşayan Allah erlerine mal ederek inanıp savunmak cehalettir. Hem o tarihte yaşayan Allah erlerine iftiradır. Hiçbir Allah eri, insanı hiç veya yok edip, o zihniyeti aşılayıp pasif etmemiştir. Gerçek velî, insana hiçliği değil; kulluğu, çalışmayı ve Allah yolunda gayreti öğretir.

Çünkü Allah erleri, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizi örnek almışlardır. Onun yaşamı ise, varlık üzerine kuruludur. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır” buyurmuştur. Bu da gösterir ki, hakiki yol insanı pasif değil aktif kılar; hiçlik değil, varlığın hakkını vermek esas alınır.


Hiçlik söylemleri, insanı atalete, pasifliğe ve sömürüye mahkûm eden sahte bir yolun ürünüdür. Hakikat, varlığı yok saymak değil, varlığı Allah’a nispet ederek şükürle yaşamaktır. Allah erleri, hiçlikten değil; fakrdan (yani Allah’a muhtaç olduğunu bilmekten) bahsetmişlerdir. Hakiki kulluk, varlığını Allah yolunda kullanmak ve Resûlullah’ın izinde aktif bir hayat sürmektir.

Unutmayalım ki, kesret âleminde (çokluk âlemi, yani fiiller ve şehadet âlemi) yaşayan varlıklar için esas olan gerçeklik yokluk değil, varlıktır. Üstteki makamlardan seyir ise kişiye ait olup bir zevk halidir. Bu, asla ve asla kesret âleminde karşılığı olmayan bir husustur. Çünkü Allah hiç veya yok diye bir varlık yaratmadı. Tam aksine halifelik etmesi için insanı var eyledi. Bakara Sûresi 30. ayette şöyle buyurulur:
“Hatırla ki Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dedi. Onlar: ‘Bizler hamdinle Seni tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler. Allah da onlara: ‘Sizin bilmeyeceğinizi herhalde ben bilirim,’ dedi.” Bu ayet açıkça ortaya koyar ki, insanın varlığı hiçlik için değil, halifelik için yaratılmıştır.

Demek ki varlığımız hiçlik için değil, halifelik için var edildi. Bu ayetin derinliğine inebilirsen, doğru olarak benimsediğin birçok hasletin yanlış, yanlış bildiğin birçok olayın ise hakikat olduğunun farkına varırsın. Çünkü insanın yaratılışındaki esas sır, varlık üzerinden Allah’ın esmalarını (isim ve sıfatlarını) seyretmek ve onları yeryüzünde yaşatmaktır.

Biliyorum dediğimiz şeyler genelde çevreden edindiğimiz kadarıyladır. Buna “taklit ilmi” denmiştir. Oysa ki kendi özümüzün mevcudiyetinde olan hasletleri görüp yaşıyor olursak, o zaman konuştuğumuz ilim “tahkik ilmi” yani hakikatin bizzat yaşanmışlığı olur. Taklit, nakledilenle sınırlıdır; tahkik ise doğrudan kalpte yaşanandır.

İşte tüm âlemlerde ve nefsimizde öğrenilecek nice şey varken hiç olmaya kalkışmak ve hiçliği savunmak da neyin nesidir? Kimin fesidir? Bu, aslında insanı varoluş gayesinden uzaklaştıran bir sapmadır. Çünkü varlık, Allah’ın nurundan yaratıldığı için hiçlikle tanımlanamaz.

Böyle bir düşünce veya yönelimi, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in yönlendirici hiçbir emrinde bulamazsınız. O (s.a.v), sahabesini hiçbir zaman “yok olun” diye yönlendirmedi, aksine “varlığınızı Allah yolunda ortaya koyun, mücadele edin” diye öğretti.

Bazısı der ki: “Hiç olmaya kalkışmıyoruz, hiç olduğumuzu tadıyoruz.” Aziz kardeşim, sen kendini bilincine “hiç” olduğu şuurunu yüklersen, zaten yokum deyip elini eteğini her şeyden çekersin. Bu da seni kulluk gayesinden uzaklaştırır. Fakr (yoksunluk) hakikatini yanlış yorumlamış olursun. Fakr, insanın hiçliğe düşmesi değil, kendi varlığının Allah karşısında mutlak muhtaç olduğunu bilmesidir.

Oysa Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den ders alan sahabeler, hiçlik için değil, varlık için çaba sarf ettiler. Ayakta kalmak için düşmanla amansız mücadele ettiler. Asla İslam’ın izzet ve şereflerine laf dedirtmediler. Canlarıyla ve mallarıyla gece gündüz çalıştılar.

Eğer mesele yok olduğunu anlamak olsaydı, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) hiç çabalamaz, sahabeler de bir köşeye çekilir ve “hiçliğini” söyleyerek ölümünü beklerdi. Oysa İslam tarihi bunun tam tersine, varlık gayretinin, tevhid mücadelesinin ve halifelik bilincinin şahididir.

Kendimizi kandırılmış aklımızla kandırmaya devam etmeyelim. Bilelim ki İslam, hiçlik ve yokluğu değil; “hepliği” yani Allah’ın nizamına uygun yaşamayı emreder. Çünkü Kur’an’da “Biz gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık” (Enbiyâ, 16) buyurulur.

Öylece İslam, varlık üzerine bina edilmiş bir hayat düzenini hedefler ve insana sonsuz mutluluğa ulaşmayı öğretir. Allah’a iftira edip, İslam dini yokluk öğretisini sunar diyenler, elbette bunun da hesabını ağır bir şekilde Allah’a vereceklerdir.

Olayın bilinmezleri arasında gelgit yaşayanlardan ise, bu “hiçlik” mevzusunun ne olduğu veya ne olmadığı konusunda belirsiz bir vaziyettedirler. Bir yere aidiyetlerini kesinleştirmeden günlerini heba etmişlerdir. Böylece mütevazılık mı, kendini bilmişlik mi konusunda içsel savaşlarında kararsız bir şekilde yaşamlarını sürdürmektedirler.

Varım derse bir türlü, çünkü “ermek” ister. Güya ermek için yokluğunu bilmeliymiş! Her neye erecekse… Hem “var” olduğunu dese eremezmiş. Yokum derse öbür türlü, ya varsam varlığım ne olacak? Böylece ne tam yokluğunu hissedip ruhbanlar gibi yaşar; ne de “varım” deyip orijinal bir hayata geçer. İkilemde ömrünü noktalayacak.

Zaten ayet, dinde ruhbanlık olmadığını beyan ederek, yokluğu içselleştirmeyi yasaklamıştır. Çünkü insan var edilip halife olmak için yola koyulmuştur. İslam, varlık üzerine kurulmuş bir din olup insana şerefini ve sorumluluğunu yüklemiştir.


Ey aziz dost, hiçlik telkinleriyle kandırılma. Sen varlıkla şereflenmiş, Allah’ın yeryüzündeki halifesi kılınmış birisin. Fakrını bil ama yok sayma. Varlığını Allah yolunda ortaya koy ve bil ki “Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür, kim de zerre kadar şer işlerse onu görür.” (Zilzâl, 7-8). Hakikî hiçlik, varlığı inkâr değil; varlığını Allah’a teslim edip O’nun huzurunda acziyetini bilmektir.

Yorum yapın