“Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir. O size çok düşkündür; müminlere karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.” (Tevbe 128)
Sizin nefsinizden bir Resûl gelmiş. Yani melâike değil, başka bir şey değil. Siz nasıl insansanız o da insan olarak gelmiş. Melek olsanız melek ile anlaşamazsınız. Ama size derdinizi anlatabilen, doğruyu gösterebilen kendi cinsinizden birini bizzat indiriyor: Resûl aleyhissalâtu vesselâm.
Yani öyle bir peygamberdir ki sizin zahmetlerinize karşı müteessir oluyor. Allah Allah… Bir şey sizi acıtırsa ona zor geliyor. “Harisün aleyküm…” Eyvallah. Sizin îmâna gelmenizde haristir; çok istiyor ki doğru yola gelesiniz, hidayete gelesiniz. Eyvallah. Yani ona âşık dersiniz; yine de önce sizi doğru yola getirmek için çok haristir. Eyvallah.
Bu ayette, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in insanların iç dünyasını nasıl derinden hissettiğini anlatır. O, bizim nefsimizden oluşu sebebiyle “aynı acıyı çekme” sırrına sahiptir.
Zira kişinin acısını hisseden, onun iç âlemine girmiştir; iç âlemine giren ise ona rahmet olur. Resûlullah’ın harisliği, aslında Rabbin kullarına olan merhametinin yeryüzündeki en büyük tecellisidir. Çünkü insanı insana anlatan kişi, insanın aynasıdır; Peygamber de ümmetinin aynasıdır. “Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ 107) “Ben size bir babanın evladına olduğu gibi şefkatliyim.” “Ben size kendi canınızdan daha yakınım.”
Kişi, kendisine benzeyene yaklaşır; kalbi ise kendisini anlayanın kapısında huzur bulur. Resûlullah’ın kalbine yaklaşmak, insanın kendi hakikatine yaklaşmasıdır.
Bir müminin “bilmu’minîne reûfün rahîm”dir. Müslümanlar hakkında hem Rauf hem Rahim’dir. Hem rıfk (yumuşaklık) sahibidir yani kalbi ince ve naziktir; hem de rahmet sahibidir. Şimdi bu Rauf ve Rahim, Allah’ın da vasfıdır. Allah da Rauf ve Rahim’dir.
Resûlullah’ı Cenâb-ı Allah çok sevdiği için diğer peygamberlere vermediği bazı vasıfları ona takmıştır. Diğer peygamberlere selam verilmemiştir. Ama “İnnallâhe ve melâiketehû yusallûne alen nebî…” Allah ve melekleri peygambere salat ediyorlar. “Yâ eyyuhellezîne âmenû, sallû aleyhi…” Yani Allah Teâlâ peygamberlerden sadece bizim Peygamberimize özel olarak salat vermiş ve insanlara da salat etmelerini emretmiştir.
Hakikat şudur: Esmadan olan Rauf ve Rahim, Resûlullah’ta en cemalli şekilde tecelli etmiştir. Çünkü sevilen, sevenin sıfatlarını taşır. Muhabbet, sevenin sıfatını sevdiğine nakletmesidir. Allah’ın Resûlü sevmesi, O’nun rahmetini Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in gönlünde parlatmasıdır. Ona verilen salât mertebesi, hiçbir beşere verilmemiş bir yakınlıktır.
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salat ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salat edin, selam edin.” (Ahzâb 56) “O, müminlere karşı çok şefkatli ve çok merhametlidir.” (Tevbe 128) “Kim bana bir salavat getirirse Allah ona on rahmet indirir.” “Kıyamet günü bana en yakın olanlar, bana en çok salâvat getirendir.” Kalbi Resûlullah’ın gönlüne bağlanan kişi, rahmetin kapısına bağlanmıştır. Çünkü rahmet, ona en çok yaklaşanı bulur.
Bir iki peygamberin ismini Allah Kur’an’da bizzat söylemiştir; mesela Âdem peygamber, Mûsâ peygamber, Îsâ peygamber. Fakat Resûlullah peygamberin ismi Kur’an’da Allah’ın edebi gereği fazla tekrar edilmemiştir. “Yâ Muhammed” dememiştir. Demiş ki “Yâ Resûlallah, Yâ Nebiyallah.” Arapların dil üslubunda biri çok büyük olursa onun ismi söylenmez; lakabı ve künyesi söylenir. Buna hürmet edilir.
Bu, Cenâb-ı Hakk’ın Resûlullah’a olan edeplerinden bir sırdır. Zira büyüğün isminin az anılması, makamının yüceliğindendir. Bir mana eri şöyle der: “Az zikredilen çok kıymetlidir; çok zikredilen ise insanlar arasında sıradanlaşır.” Allah, Resûlullah’ın adını değil, makamını anmıştır. Çünkü o isim bir görünüş, o makam ise Hakk’ın rahmet tecellisidir.
“Ey Peygamber! Biz seni şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.” (Ahzâb 45) “Ey Nebi! Allah’ın sana helal kıldığını niçin haram kılıyorsun?” (Tahrîm 1) Ben peygamberlerin efendisiyim, fakat böbürlenmem.” (hadisi şerif) “Ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’im.” (hadisi şerif) Hakikat ehli bilir ki, isim kabuktur; makam ise özdür. Resûlullah’ın özüne bakan, adının ötesindeki nuru görür.
Bir de Cenâb-ı Allah, Resûlullah Efendimiz’e öyle medihlerde bulunmuştur ki: “Ve inneke lealâ hulukin azîm” buyurmuş, “Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn” buyurmuştur. Bunlar diğer peygamberlerin hiçbirisinde yoktur.
Bir de diyor ki: “Konuşursanız Resûlullah Efendimiz’in huzurunda sesinizi yükseltmeyin; siz bizim kadrimizsizsiniz.” (Hucurât 2) Bu da onun özel havasındandır. Daha sonra bunun başka havasları da vardır; diğer peygamberlerde yoktur.
Kırk–elli tane hususî hâli vardır ki onlar da diğer peygamberlerde yoktur. Onun için Resûl aleyhi ekmelüttehâyâ Efendisi diyor ki: “Cenâb-ı Hakk’a en muhtaç olan benim.” Diyor ki: “İstiyorsan ben senin konuşan dilin olayım, gören gözün olayım, tutan elin olayım.”
Bu bölüm, Resûlullah’ın kâmil insan hakikatini anlatır. Onun ahlâkı, insanlığın ulaşabileceği en yüksek tecellidir. Bir mana sahibi şöyle der: “Kâmil insan, Allah’ın ahlakının yeryüzündeki aynasıdır.” Bu yüzden Resûlullah’ın edebi, sesi, bakışı, yürüyüşü bile rahmettir. “Ben senin gören gözün olayım…” sırrı ise insanın nefsiyle değil, Hakk ile görme makamının işaretidir.
“Şüphesiz sen yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem 4) “Onun huzurunda seslerinizi yükseltmeyin.” (Hucurât 2) “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ 107) “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” ( hadisi şerif) “Kul, nafilelerle bana yaklaşır; sonunda ben onun gören gözü, işiten kulağı olurum.” (Kudsî Hadis) Kim Resûlullah’ın edebine yaklaşırsa, Allah’ın nazarına yaklaşmış olur. Çünkü edep, hakikate açılan kapının anahtarıdır.
İnsan, kendisine benzeyeni daha iyi anlar; Resûlullah’ın bize insan olarak gönderilmesi, rahmetin en büyük delilidir. Kalp, rahmetin iniş mekânıdır; kim Resûlullah’ın rıfkına tutunursa sertliğinden arınır.