201) HU’NUN NURU İLE NURLANAN İNSAN

Allah zatı ile hiç kimseden tecelli etmez; ama Allah, nuru ile yaratımını devam ettirir tüm yarattıklarıyla. Allah’ın Zât’ı mutlak, sınırsız ve hiçbir kayıt altına alınamaz olandır.

Dolayısıyla Zât’ıyla herhangi bir varlıkta tecelli etmesi, o varlığa kayıtlanmak anlamına gelir ki bu muhaldir. Lakin O, nuruyla yani yaratıcı kudretinin yansımasıyla her ân yaratımına devam eder. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur, 35) ayeti bu hakikati anlatır. Yani Allah, Zât’ı ile değil; Nuru’yla varlık âlemini var eder ve diriltir.

Biz Allah’ın kuluyuz. Dolayısıyla biz; Allah’ın nuruyla, bizden yaratımını zuhur ettiği, kendine ait manalarla var edilmişiz. Kulluğumuz, O’nun yaratıcı nurundan pay almış olmamızla mümkündür.

Biz, Allah’ın nurundan bir katre olarak zuhura geldik. Ama o nurun manası, O’nun ilminden bizde tecellî eden kadardır. Her birimiz, O’nun manalarından bir nakışız.

Allah Ekber’dir; insan ise, onun bir katre nurunun, üzerine manasını dokuduğu nakşı ve ruhundan üfleyip sanal benlik verdiği kuludur. “Allahu Ekber” sözü, yalnız büyüklük değil, “O’ndan başka büyük yoktur” mânasındadır. İnsan, Allah’ın bir katre nuruna manalar dokunarak şekillenen bir tecellîdir. “Ona ruhumdan üfledim.” (Hicr, 29) sırrınca insan, İlâhî nefesin surete bürünmüş halidir. Ancak bu benlik “sanal”dır; yani hakikatte var gibi görünen, ama asıl varlığı olmayan gölgedir.

Eğer bizden zatı olarak tecelli etseydi, o zaman varlığımız onun için vacip olurdu. Bu da ona kayıtlama olduğu için muhaldir. Allah bizde Zât’ıyla tecellî etseydi, O’nun varlığı bizim varlığımıza bağlı olurdu.

Bu durumda O’na bir kayıt isnadı doğardı ki, bu sonsuz kudrete sınır koymak demektir. O yüzden insan, O’nun nurunun bir yansımasıdır; Zât’ının kendisi değil.

Sadece Hu işaret zamiriyle işaret ettiğimiz mutlak hüviyetin nuruyla nurlandırdığı seyir mahalliyiz. “Hu”, yani “O”, her şeyden soyut, hiçbir zamana, mekâna, kavrama sığmayan mutlak hüviyettir. Biz ise o mutlak hüviyetin nurundan aydınlanmış bir seyir mahalliyiz. Yani varlığımız, O’nun nurlandırmasıyla parlayan bir ayna gibidir.

Yani mutlak zat; Allah ismi müsemmasını kendine seçip ayna ederek zat, sıfat, esma ve efal ile kendindeki gizli hazineyi seyir ettiği gibi, insanı da kendisine yeryüzünde halife yapıp, yani kendine ayna içre ayna yapıp, insan ile de zat, sıfat, esma ve efalinin seyrini oluşturur.

“Gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim; mahlûkatı yarattım ki bilineyim.” kudsî hadisi, bu cümlenin özüdür. Allah, kendi Zât’ındaki güzelliği ve kemali seyretmek için “Allah” ismini müsemma kılmıştır.

Bu seyirde Zât, Sıfat, Esma ve Ef’al birbiri içinde tecellî eder. İnsan ise bu seyirde ikinci bir ayna, yani “ayna içre ayna”dır. Halifelik sırrı budur. İnsan, bu aynalığın bilincine vardığında Rabbini tanır. İnsan ile oluşturduğu seyir, kişide idrak edilen Nuri Muhammedinin zuhuratı kadar olduğu halde, Allah ismi müsemmasıyla yaptığı seyri ise, sonsuz ve sınırsızdır.

İnsanda tecellî eden nur, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in nurundan pay aldığı kadardır. Çünkü insanın idrak kapasitesi, Nuru Muhammedî’nin tecellî ettiği ölçü kadardır. Ama Allah’ın kendi Zât’ı ile olan seyri, hiçbir sınırla kayıtlı değildir; sonsuzdur.

Biz okuduğumuz salâvatlarla, Nuri Muhammediyeye kendimizi aynalama yaptığımız için, bizdeki seyrin kuvveti de artıyor. Salâvat, insanın kendi nur aynasını Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in nuru ile parlatmasıdır. Salâvat okudukça kalp, Nuru Muhammedî ile hizalanır ve içsel seyrin gücü artar. Çünkü o nur, yaratılmışların hakikatine giden yegâne yoldur.

Onun için de Allah, ayeti kerime ile bizden salâvat okumamızı istemiştir. “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey iman edenler! Siz de O’na salât ve selâm getirin.” (Ahzâb, 56) ayeti, bu emrin ilahî kökenini gösterir. Çünkü salâvat, Nuru Muhammedî’ye yönelmiş her kalbi, o nurla birleştirir.

Allah, Zât’ı ile tecellî etmez; çünkü O’nun Zât’ı yaratılmışların sınırına sığmaz. Tüm yaratım, Allah’ın nurundan yansıyan ilmî bir tecellîdir. İnsan, bu nurun bir katresinde kendisine ait manalarla var edilmiş sanal bir aynadır. “Hu” tecellîsi, mutlak hüviyetin işaretidir; kul, o tecellîyi ancak Nuru Muhammedî ile fark eder. Salâvat, insanın kendi benliğini Nuru Muhammedî’nin parlaklığıyla aydınlatmasıdır.

“Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur, 35) “Ona ruhumdan üfledim.” (Hicr, 29) “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygambere salât ederler…” (Ahzâb, 56) “O her an bir yaratıştadır.” (Rahman, 29) “Yeryüzünde Allah’ın halifesi kıldım.” (Bakara, 30)

Yorum yapın