240) AŞK KURNAZLIĞINDAN İLAHİ TEVEDDÜDE

İslam, aşkı değil teveddüdü yani Allah için sevmeyi ve sevilmeyi emreder. Çünkü aşkta akıl askıya alınır ve kişi dengesizleşir. İslam’da sevgi, teveddüd (Allah için sevmek) olarak tanımlanır.

“Aşk” kavramı, aklın sınırlarını aşarak kişiyi ölçüsüzlüğe sürükleyebilir. Hâlbuki Allah için sevmek, ölçü, denge ve hikmettir. “Allah, iman edenlerin sevgisini artırır.” (Meryem, 96)

Yani aşk, İslami bir kavram değildir. İslam’dan önce de vardı; sonra İslam’a da uyarladılar. Yani bid’attır. Aşk kelimesi, Arap kültüründe İslam öncesi dönemlerde “şiddetli tutku” manasında kullanılırdı. Bu tutku, çoğu zaman kişiyi mecazî bir sarhoşluğa sürüklerdi.

İslam, bu kelimeyi ıslah etmemiş; onun yerine “muhabbet” ve “meveddet”i koymuştur. Çünkü aşkın kökü “aşeka” (sarılıp boğan sarmaşık) kelimesinden gelir; muhabbet ise “temiz sevgi”dir.

Sevmek ve sevilmek, iki sihirli kelime… Sen sevebilirsin ama karşı tarafın da seni sevmesi için, onun da gönlünü almalısın. Yani sevmek kolay ama sevilmek zordur. Sevgi, bir yönlü değil çift yönlü bir tecellidir. Allah da “Sever ve sevilir.” (Mâide, 54) buyurur. Sevgi, kulun Rabbine yönelmesiyle başlar; Rabbin kuluna teveccühüyle kemale erer. İnsanlar arasında da bu kural geçerlidir: gerçek sevgi, karşılıklı vefa ile anlam bulur.

İşte nefsi emmarenin hoşuna giden, sevilmeden sevmek ve kendini sevgide yok etmektir. Zira sen de sevilmelisin; onun için de gönül kazanmalısın. Nefis, sevilmeden sevmeye razıdır çünkü “karşılıksız acı çekme” hâlini ulviyet zanneder.

Oysa Allah Teâlâ’nın rızası, gönül kazanmakla olur. “Kim bir mümini sevindirirse, Allah onu kıyamet günü sevindirir.” (Taberânî)

Buna ermek için de nefsine terbiye verip insanlarla içli dışlı olup dertleriyle dertlenmelisin dediğinde, bu nefsin hoşuna gitmez. Gerçek sevgi, sadece duygusal değil amelîdir. Dertleşmek, paylaşmak, yardımlaşmak; sevginin fiile dönüşmesidir. Nefis, bu yükü taşımak istemez çünkü sevgide “sorumluluk” vardır.

Üzerinde sevgileri toplamadan, “ben işte aşığım, seviyorum” diyenler, şeytanın sağdan yaklaşmasına çanak tutarlar. Şeytan bazen günah kapısından değil, sevgi kapısından girer. Kişi “ben aşığım” diyerek aklını devre dışı bırakırsa, artık farkında olmadan nefse hizmet eder. Bu, “şeytanın sağdan yaklaşması”dır. (A’râf, 16-17)

İslam’daki sevmek ve sevilmek olan teveddüdü bir kenara bırakıp, İslam’dan öncesine ve hatta Perslere dayanan aşkı onun yerine koymak kadar sinsice bir tahribat olamaz. İslam’ın sevgi anlayışı “rahmettir.” Pers kökenli aşk anlayışı ise “tutkudur.” Rahmet Allah’a yaklaştırır, tutku nefsin esaretine sürükler. Aşk, ilahî aşk kisvesiyle geldiğinde bile içinde gizli bir benlik barındırabilir.

Bu söylediklerimizi anlamayanlar veya anlamak istemeyenler elbette saldırabilir. Bu saldırı, bizi temel realiteden uzaklaştırmayacaktır. Hakikat dile getirildiğinde nefisler rahatsız olur. “Onlar, gerçeği yalanladılar; oysa gerçek onlara geldi.” (En’âm, 5) Hak sözü dile getiren, ne kınayıcıların kınamasından korkmalıdır.

Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in şu hadisine kulak verelim: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size, yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir iş göstereyim mi? Aranızda selâmı yayın.” (Müslim, Îman, 93) Bu hadis, İslam’daki sevginin eylemle yaşandığını gösterir. Selam, barışın sembolüdür. Kalpleri birleştiren sevgi, iman zincirinin halkasıdır.

Evet, kendilerinin “Hak aşığı” olduğunu iddia edenlere iki söz söylersin ki, benliği kabarır ve seni hemen dergâhından atar. Aşk iddiası kolaydır; nefis, en çok “aşk kisvesi” altında gizlenir. Gerçek Hak aşığı, tevazudan dolayı kırılmaz, kovmaz; zira o artık kendisini değil, Hakk’ı görür.

Hani aşıktın Allah’a? Allah’a âşık olan, Allah’ın kullarında da fenasını bulmalı değil miydi? Allah sevgisi, kullarına yansıyan bir sevgidir. “Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmrân, 31) buyurulmuştur. Allah’ı sevdiğini söyleyen, Allah’ın kullarına da rahmet nazarıyla bakmalıdır.

Gerçekten “ben bizzat kendisine Hak aşığıyım” diyenleri birçok defa denedim ki; ne aşk kaldı sinesinde ne de meşk. Hakiki aşk, iddiayla değil istikrarla belli olur. Sözle değil, sabırla. Aşkın ateşi geçici; muhabbetin nuru daimîdir.

Evet dostum, İslam’a sonradan sokulan aşkı ve aşk lakırdılarını bir kenara bırak. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in işaretiyle yürü ve Allah’a er. Yoksa ninnilerle daha çok uyursun. İslam’ın rehberi nefsin sesi değil, sünnettir. Gerçek sevgi, uykudan uyandırır; sahte aşk, ninni gibidir kalbi uyutur.

Aşk, aklı, fikri, imanı, izanı, ikanı, sevgiyi, nefreti… yani duygusal ve zihinsel tüm mantığı bir tarafa koyup kendini koşulsuz salıvermesidir. Artık gözü kör olmuş ve basireti bağlanmıştır.

Aşkın bu hali, seyrin başında tehlikelidir. Çünkü aşk, eğer akıl ve imanla terbiye edilmezse kişiyi ifrata götürür. Gerçek aşk, sınır tanımazlık değil, Hududullah’ta fena bulmaktır.

Meftun olmuş süveyda noktası genleşmiş, tüm göğsünü kapatarak letaiflerini bloke etmiştir. Nefsi nâtıkasını örtmüş, akıl ve mantıktan soyutlanmış ve meczup olmuştur.

Süveyda (kalbin ortasındaki siyah nokta), aşkın merkezidir. Aşırı heyecanla genleştiğinde letaif sistemi bozulur. Zikirle denge kurmak, letaifleri arındırmak gerekir. Aksi hâlde meczubiyet doğar.

Artık göz göre göre kendisini ateşe atsa ve o ateşi dahi etrafa saçsa, kendisi yanmayacağı gibi, atacağı ateş de ortalığı yakmayacaktır. Bu mecaz, aşkın sarhoşluğudur. Kişi kendi hâlini fark edemez. Mevlana’nın dediği gibi: “Aşk, aklı olmayanın değil, aklını Allah’a verenin işidir.”

Bu aşkın uzandığı mahal Allah dahi olmasa, herhangi bir masiva dahi olsa olay aynıdır. Gene de aşk için tüm anlatılan geçerlidir. Aşk, yönünü bulmadıkça nereye yönelirse yönelsin aynı yanlışı üretir. İlâhî aşk, Allah’a yöneldiğinde kurtarır; mecazî aşk, nefse yöneldiğinde yakar.

İşte tüm olay, kendisini salıvermesiyle büyüyen süveyda noktasıyla ilişkilidir. Yoksa bu iş o kadar büyütülecek bir şey değildir. Olayı bilmeyenler de keramet ehli olduğunu sanır.

Ruhsal halleri bilmeyenler, geçici cezbe hâlini keramet sanırlar. Gerçek keramet, kalbin istikametidir.

Yani burada Allah’a iman edip etmemekte bir belirginlik yoktur. Tümüyle kişinin kendisini koşulsuz salıvermesiyle gerçekleşir.

İman, irade ve akılla olur; sadece duygu seliyle değil. Allah’a yönelmeyen aşk, insanı marifetten mahrum eder. İşte olay kısaca budur.

Aşk, aklın zincirini kırar; teveddüd, kalbi Allah’a bağlar. Sevgi, imanla yoğrulmadıkça mecazda kalır. Allah’a aşk, ancak Allah’ın gösterdiği yoldan Kur’an ve sünnetten yürünürse selamet verir.

Zikir, letaifleri dengeler; dengesiz aşk, letaifi örter. Hakiki sevgi, fiile dönüşür: selam vermek, kalp kazanmak, sabır göstermek…

Sev ama Allah için sev. Sevilmek için gönül kazan; kibirle değil tevazu ile. Aşkın sarhoşluğu değil, muhabbetin dirayeti kalbi korur. Nefsine hoş gelen her sevgi, imtihandır.

Zikir, kalpteki süveyda noktasını nurlandırır, yakmaz. İman, duyguyu terbiye eder; aşk, terbiyesiz kalırsa nefis olur.

Teveddüd, kardeşliktir; aşk, sahiplenmedir. Gerçek muhabbet, Allah’ın rızasına götürür. Aşk iddiası kolay, muhabbetin edebi zordur. Sevgiye sığın, ama muhabbetle diril.