212) BEN VE RABBİM HAKİKATİ

Ben, yaratılmış bir varlık olarak “yoktan var” edildim. Rabbim ise “ezelden var” olandır. Benim varlığım, O’nun varlığının bir yansıması değil, O’nun kudretinin eseridir. Yani ben, Allah’ın zatından değil; O’nun nurunun “ol” emriyle var olan bir gölgesiyim.

Benim varlığım, bir yansıma hükmünde olup, aslı itibarıyla yokluğun üzerine inşa edilmiş bir emanet varlıktır. Rabbim’in zatı ise, varlığı kendiyle kaim olan, Vacibu’l-Vücut’tur. Ben mümkün varlığım, O ise zorunlu varlık. Benim nefesim O’nun izniyle; kalbimin atışı, kudretinin tecellisiyledir.

Benim varlığımda benliğe dair ne görüyorsam, hepsi O’nun yaratmasıyla var olmuştur. Ben, O’nun ilminde bir kudret nüktesiydim; sonra rahmet tecellisiyle varlık sahnesine çıktım.

Oysa benim “ben” dediğim şey, varlıkla zannedilen bir yokluk cilvesidir. Ben, kendi başına hiçbir şey yapamayan, ama O’nun izniyle her şeyi yapabilen bir emanetçiyim.

Rabbim, beni imtihan için var etti. Bu varlık, bir sınav yeri; nefesim, bir cevaptır. Benim Rabbim ile olan bağım, hiçbir zaman kopmaz. Çünkü beni yoktan var eden, varlık sahnesinde tutan da O’dur. Ben Rabbim’le irtibatımı zikirle, sabırla, şükürle canlı tutarım. Rabbimi unuttuğumda, varlığım anlamını yitirir; kendimi zannederim, yokluğa düşerim.

“Ben” ile “Rabbim” arasındaki çizgi, marifetullah çizgisidir. Bu çizgiyi geçen, ya Rabbini kendine benzetir ya da kendini Rab zanneder. Oysa kulluk, çizginin farkında olmaktır. Ben kulum, Rabbim Rab’dir. Ben muhtacım, Rabbim gani’dir. Ben acizim, Rabbim kadirdir. Ben geçiciyim, Rabbim bâkîdir.

Rabbim bana kendi isimlerinden birer tecelli giydirdi. Rahman ismiyle merhameti, Kerim ismiyle cömertliği, Hakim ismiyle hikmeti tattırdı. Ama o tecelliler, O’nun zatından bir parça değil, nurundan bir lütuf olarak üzerimde parladı. Ben bu lütufları kendi malım sandığımda, benliğim şirk kokar. Ama bu lütufların Sahibinin O olduğunu bildiğimde, kulluğum kemale erer.

Rabbim bana “Ben size şah damarınızdan daha yakınım.” (Kaf, 16) buyurdu. Ben O’na uzak değilim; O bana uzak hiç değil. O, kalbimin içindedir demem şirk olur; ama kalbimin nuru O’ndan derim, bu tevhiddir. O, bende değildir ama benden ayrıdır da diyemem. O, yaratıcılığıyla benim içimde tecelli eder; ama zatıyla benden münezzehtir. İşte bu sır, “Ben ve Rabbim” hakikatinin sırrıdır.

Kendi benliğini Rabbine perde yapan, Hak’tan uzak düşer. Kendi varlığını O’nun nuruyla var bilen, tevhidin kapısından içeri girer. Bu yüzden “ben” demek bir iddia değil, bir emaneti bilme hâlidir.

Ben, O’nun yaratışıyla varım; O’nun iradesiyle hareket ederim; O dilerse, O’na dönerim. Her şey O’nun emrinde; ben O emre teslim oldukça, “benlik” kalkar, kulluk başlar.

Bu sebeple tevhid ehli, “Ben varım.” demez. O, “Ben Rabbimin nurunda kaybolan bir hiçim.” der. Hiçliğini idrak edenin kalbinde, Rabbine yer açılır. Rabbini bilenin kalbinde, artık “ben” kalmaz. O zaman kalpte yalnız “HU” kalır. İşte o hâl, kulluğun en ulvî makamıdır.

“Ben” diyen, kendini görür; “Rabbim” diyen, Allah’ı görür. “Ben” var oldukça, hakikat perdelenir; “Rabbim” dediğinde, perdeler kalkar. Kulluğun kemali, benliğin yokluğudur. Tevhid, benlikten soyunup, Rabbin huzurunda çıplak kalmaktır. “Ben” bir kabuktur; içindeki cevher, Rabbini tanıyan ruhtur. Her nefeste “HU” diyen, “ben”ini eritip Hakk’a döner.

“Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 56) “Her şey helâk olur, ancak O’nun Zâtı bâkîdir.” (Kasas, 88) “Allah, kişiye şah damarından daha yakındır.” (Kaf, 16) “Sen atmadın, Allah attı.” (Enfâl, 17) “Allah yeter, O ne güzel vekildir.” (Âl-i İmrân, 173)

“Ben ve Rabbim” hakikati, ayrılığın değil yakınlığın farkına varmaktır. Ben, yoktan var edildim; Rabbim, varlığıyla beni ayakta tutandır. Benliğimi terk ettikçe Rabbime yaklaşırım; Rabbimi tanıdıkça benliğim erir. Gerçek kulluk, benliğini bırakıp, Rabbine sığınanların hâlidir. Ve nihayetinde: “Ya Bâkî Entel Bâkî.” Ben yokum, Sen varsın; ben faniyim, Sen bâkîsin.

Yorum yapın