205) İNSANLIĞIN UNUTULAN MİLYON YILLIK HAFIZASI

İnsanlığın geçmişi sanıldığı gibi on bin, on beş bin yıl falan değildir. İnsanın mazisi, tarih kitaplarının yazdığı birkaç bin yılla sınırlı değildir.

İnsan, sadece topraktan değil; “Ruhumdan üfledim” (Hicr, 29) hitabına mazhar olan bir varlıktır. Ruh, zamanın ötesinden geldiği için, insanlık da zamanın sınırına sığmaz. İnsanlık tarihi, yaratılışın kadim nuruyla başlar; bu nur, varlığın en derin tabakasında daima “ben buradayım” der.

İnsanlığın tarihi, toprakla değil, nurla başlar. Ruhun yeryüzüne inişi bir takvimle sınırlanamaz. Zaman, ruh için değil, beden için vardır. Ruhun menzili ezelden ebede uzanır. On bin yıl dahi, o sonsuzluğun sadece bir nefesidir. İnsanlığın geçmişini ölçmeye çalışan, aslında kendi idrak sınırını ölçer.

Düşünsenize, yüz yirmi dört bin nebi, üç yüz on üç tane resul gelmiş ve geçmiş bu dünya sahnesinde… Her peygamber, insanlığın farklı bir bilincini temsil eder. Nebiler (haber getirenler) insanın iç dünyasında rehberlik ederken, resuller (risaletle gönderilenler) dış dünyaya yön verirler. Her biri, insanın ruhunda ayrı bir kapı açar. Bu kadar çok peygamberin gelişi, insanın tekâmül serüveninin ne kadar uzun bir zamana yayıldığını gösterir.

Her peygamber, bir devirde Allah’ın kelamını insana tercüme eden bir nur elçisidir. Her nebi, insanlık bilincinin bir safhasını temsil eder. Binlerce nebî, aslında tek bir hakikatin farklı perdelerde seslenişidir. Bu sayı, insanın ilahi kelama muhatap olma tarihinin derinliğini gösterir.

Aralarında on yıl dahi olsa, milyondan fazla yıl eder. Tefekkür et! Her peygamber bir devirdir, bir çağdır. Bu çağlar arası süre bile milyonlarca yılı bulur. Zira Allah’ın “kün” (ol) emrinden doğan yaratım, zamanla sınırlı değildir. Her peygamber dönemi, insanlığın bilinç basamaklarından birine tekabül eder. Böyle bakıldığında, insanın geçmişi sadece bir tarih değil, bir bilinç zinciridir.

Her peygamberin dönemi, insanlığın ayrı bir katmanıdır. Nebiler zinciri, insanın tekâmül merdivenidir. Her basamak ayrı bir bilinç devrimidir. Bu yüzden geçmiş, sadece tarih değil, tecellîlerin seyir sahnesidir.

Hz. Süleyman (aleyhisselam)’ın geçmişi yaklaşık yüz bin yıldan daha eskidir. Hz. Süleyman (aleyhisselam), sadece hükümranlığın değil, hikmetin de sembolüdür. “Rabbim! Bana öyle bir mülk ver ki, benden sonra kimseye verilmesin” (Sad, 35) niyazı, onun teknolojik, ruhsal ve tabiatüstü güçlerle ilişkisini gösterir. Bu sadece maddi saltanat değil, zamanın ötesine uzanan bir hikmet idrakidir.

Hz. Süleyman (aleyhisselam), hem kudretin hem de hikmetin sembolüdür. Onun “mülk” duası, sadece maddi saltanat değil, ilim ve idrakın da saltanatıdır. Onun zamanı, sadece tarih çizgisiyle değil, hakikat halkasıyla da ölçülür. Süleyman’ın hükümranlığı, maddeyle mana arasındaki dengeyi temsil eder.

Hz. Süleyman (aleyhisselam), göklerde de uçuyordu. “Rüzgârı onun emrine verdik.” (Enbiyâ, 81) ayeti, havanın enerjisini kullanma kudretine işaret eder ve bu sırrın ifadesidir. Yani o dönemde, rüzgarın frekansını kontrol eden bir sistem vardı. Bu, bugün bizim uçak dediğimiz şeyin, o dönemde ilahî izinle farklı bir boyutta işlediğini anlatır.

Rüzgâr, Süleyman’ın bineğiydi; o, tabiat kuvvetlerini emrinde tutan bir hükümdardı. Rüzgar, enerjidir; enerji, nurun hareketidir. Süleyman (aleyhisselam), rüzgarın titreşim yasalarını çözmüş, Allah’ın izniyle o enerjiyi hükmüne almıştır. O, bugünkü havacılığın manevi kökenidir. Uçmak, onun için sadece bir araç değil, tefekkürün de kanadıdır.

Hem de ileri derecede teknolojiyi kullanarak, doğada yaratılan radyasonik yapının oluşturduğu varlıklar olan cinler âlemiyle de iç içe yaşayıp, üzerlerinde hüküm sürerdi. Cinler, enerjisel boyutta var olan varlıklardır; ateşin özünden, yani “nâr”dan yaratılmışlardır.

Hz. Süleyman (aleyhisselam), bu varlıkların frekansına hükmeden bir ilimle donatılmıştı. Onlara görev verir, inşa ettirir, haber taşıtırdı. Bu, bir üstünlük değil, “emanet bilinciyle idare” sırrıdır.

Yani Hz. Süleyman (aleyhisselam), enerjinin esiri değil, Rabb’inin izniyle yöneticisiydi. O, madde ile mana arasındaki perdede yaşayan bu varlıkları “Rabbimin izniyle” (Neml, 40) yönetmiştir.

Ayrıca hayvanlarla ve bitkilerle de iletişim içindeydi. Bu, “dil bilmek”ten öte, yaratılmışların titreşim dilini idrak etmekti. Her varlık, Allah’ın bir ismini taşır. Hayvanlar ve bitkiler de kendi varlık dilleriyle zikrederler. “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih ederler.” (İsrâ, 44) ayeti, bu sırrı açıklar. Süleyman (aleyhisselam), bu tesbihi işitebilen kalbe sahipti.

“Kuş dili ona öğretildi.” (Neml, 16) ayeti, bu sırrı işaret eder. Hayvan ve bitkiler, kendi varlık dilleriyle tesbih ederler. Bu diller, harften değil, titreşimden oluşur. Hz. Süleyman (aleyhisselam), bu tesbihi işiten kalbe sahipti. Onun ilmi, mahlûkatın Rabb’ine yönelen zikrini anlamak ve o zikre katılmaktı.

Öyle ki; maddi bir nesneyi ışınlama diye duyumunu aldığımız bir şekilde, bir anda ötelerden alıp getirte biliyordu. “Bir göz açıp kapayıncaya kadar onu sana getiririm.” (Neml, 40) buyruğunda işaret edilen hadise budur. Bu, ışınlanma değil, nurla nakildir. Çünkü nur, zaman ve mekân perdesine tâbi değildir.

O, Allah’ın “kün” emrinin bir yansımasıyla maddeyi bir noktadan diğerine geçiriyordu. İlahi iznin dışında hiçbir şey hareket etmez. Bu, zaman ve mekân perdesinin kalktığı bir ilim halidir. “İsm-i Âzam” ilmiyle, varlık noktasal hale gelir ve o nokta dilediği yere aktarılır. Bu, Allah’ın “kün” emrinin fiilsel bir yansımasıdır.

Dolayısıyla Hz. Âdem (aleyhisselam)’ın geçmişini yedi bin veya on bin gibi zamana sığdırarak tefekkür edersek, hata ederiz. En az milyon yılın üstündedir.

Onun yaratımıyla birlikte, Allah’ın “halife” sıfatı insanda tecellî etmiştir. Bu tecellî, yalnız bir bedensel yaratım değil, ruhun maddeye dokunuşudur. Bu yüzden, Âdem’in tarihi değil, “varoluş tarihi” vardır. Milyonlarca yıl, ruhun madde üzerindeki seyri olarak okunmalıdır.

O, ilahi nefesin ilk yeryüzü yankısıdır. Onun tarihi, sadece maddenin değil, hilafet ruhunun da tarihidir. Milyonlarca yıl, ruhun bedene inişine hazırlanış devresidir. “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 30) hitabı, bu uzun hazırlığın ilahi başlangıcıdır.

İnsanlığın geçmişi, tozlu arkeoloji kitaplarında değil, ruhun ezelî seyir defterindedir. Her peygamber, insanın içindeki bir makamın habercisidir. Nebiler zinciri, insanın ruh yolculuğunun haritasıdır. Süleyman (aleyhisselam), ilmin kudret olduğunu öğretti. Kudret, Allah’a dayanmadıkça azap olur.

İnsanlığın tarihi, bilincin seyir tarihidir; zamanla ölçülmez. Bilim, ilmin suretidir; hakikat, Allah’ın “Ol!” emrindedir. Âdem (aleyhisselam), nurdan topraklaşan bilincin adıdır; biz o bilincin torunlarıyız. Zamanı aşmak, zamanı anlamakla değil, zamansız olanı hatırlamakla mümkündür.

“Rüzgarı onun emrine verdik; dilediği yere akardı.” (Enbiyâ, 81) “Bir göz açıp kapayıncaya kadar onu sana getiririm.” (Neml, 40) “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 30) “Ona ruhumdan üfledim.” (Hicr, 29) “Biz insanı en güzel surette yarattık.” (Tîn, 4)

Yorum yapın