Her huzursuzluk aslında bir habercidir. Bizi uyarmakta ve uyandırmaya çalışmaktadır. Allah tarafından gelen bir ikazdır. Kendimize kulak vermeyip hakikatimizi bilemediğimiz müddetçe, yaşanan zorluklar yakamızı bırakmaz. Huzursuzluk, habercimizdir. El-Habîr olan Allah’tan bize gelen bir elçidir. Bizlere, beklentilere girmemeyi öğretmektedir. “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizin kazandığı şeyler sebebiyledir.” (Şûrâ, 30).
Her huzursuzluk hâli, bize bizdeki olana; yani kendimizdeki sorumluluğu, Es-Samed olanı kabullenmemiz gerektiğini hatırlatır. Bu bir bağlantıdır, bir hatırlatmadır ve Er-Rezzâk olandan bir rızıktır. Kontrolü, hükümranlığı ve hikmet sahibi oluşuyla El-Hakîm olan Allah, bizi uyararak irademizi kendi elimize almamız gerektiğini bildirir. Kendimizdeki huzura nasıl erişileceğini ve vuslata nasıl ulaşılacağını göstermek için bir kapı aralamaktadır.
Ancak biz bunu fark edemezsek; sıkıntılar, duygular, nefsimiz, olumsuz düşünceler bizi kontrol altına alır ve bize cehennemi yaşatır. Özümüzdeki kudreti, yani El-Kâdir olandan yansıyan azameti fark ettiğimiz oranda, bu kudrete dayandığımız kadar, yani Allah’ın ipine sarıldığımız kadar üzerimizdeki kara bulutlar dağılmaya başlar. Böylece bize orta yol olan sırat-ı müstakîm yavaş yavaş aydınlanır. “Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarılın, bölünüp parçalanmayın.” (Âl-i İmrân, 103).
İşte o zaman, İslam olmaya; yani ilahî sistemi, teslimiyeti yaşamaya, kendimizle barışmaya ve huzura doğru yürümeye başlarız. Kendimize ve çevremize karşı anlayış içerisinde açık oldukça, dünyamız da genişler. Bu anlayışı içimizde dönüştürdüğümüz kadar da cennetimizi inşa etmiş oluruz. Anlayış, rahmet kapısının; yani ruhun aslına rücû etmesinin anahtarıdır. Kendimizdeki değeri anlamaya başladığımızda ve birilerinden ya da bir şeylerden beklentiye girmekten vazgeçtiğimizde yani putlarımızı kırdığımızda gönle, hürriyete açılan kapılar tek tek açılır.
Bu içsel seyri izlemeye başlar, gönül Kâbe’mize giden yolda yürümeye koyuluruz. Gönüle ulaşmak; yani içsel olarak da hacca gitmek farzımızdır. Zaten İslam’ın beş temel esasından biri olan haccın mânevî yanı da, oradaki ritüelleri yaparken içsel ubûdiyetimizi zirveye çıkarmaktır. Bu, gerçek anlamda “Müslüman olmak” hâlinin bir şartıdır. “Kim Allah’a yönelerek haccı tamam ederse, annesinden doğmuş gibi günahlarından arınır.” (Buhârî, Hac, 4).
Kendinden korkma. Cesaretli ol ve kendinle yüzleş. Gizlediğin yüzlerinle, olumsuzluklarla yüzleş ve güzel bir niyet içerisinde öncelikle onlara teşekkür et. Böylece Rabbü’l-Âlemin’e hamd et. Başına gelen her musibetle seni uyarmaktadır. Karşılaştığın her musibete açık ol ve verilmek istenen nefis terbiyesini oku. Bil ki Rabbin seni terk etmedi; hep seninleydi. “Rabbin sana yeter; O, en güzel vekildir.” (Furkan, 31).
Farkına varıp terk ettiğin her hata kadar Rabbine dönersin. Bunu kendine hatırlat. Öyleyse hâlinden şikâyet etme. Bırak her şey hür olsun ve kendi hürriyetlerine kavuşsun. Her yüzleşmemiz, bir maskemizi düşürecektir. Her düşen maske, bize yeni bir giriş kapısı olur. Farklı yüzlerimiz olduğu kadar, yüzleşmelerimiz de farklı olacaktır. Bu yüzlerin hepsini fark edip farkları da fark ettiğimizde, işte o zaman Furkân olan Kur’ân’ı okumaya başlarız.
Furkân’ı okuduğumuzda, geride bıraktığımız yol kadar miraca çıkışımız tamamlanacaktır. Böylece tekbir olan “Allâhu Ekber” ile, yani gerçek yüzümüzün mutlak sahibiyle buluşacağız. Cemâlullah seyrine dalacağız. İkiz kardeşimiz olan Kur’ân-ı Kerîm’e kavuşacağız ve kendi Fâtiha’mızı okuyacağız. Nasîbimiz olsun inşâAllah. Allah (Celle Celâlühû) temiz ve tek olanı sever. Sübhânallah. Elhamdülillah. Allâhu Ekber.
Fâtiha suresi üzerine kısa bir tefekkür ile bu konuyu kapatalım… Her nefes alışımız bir Fâtiha olsun. Çünkü Fâtiha, yalnızca bir sûre değil, tüm Kur’ân’ın özü ve kalbidir. Rabbimiz onu bizlere günde on yedi defa okumayı farz kılmıştır. Zira bu sûre, kulluğumuzun anahtarı, hayatımızın rehberi, tevhidin ve kulluğun ilanıdır.
“Bismillâhirrahmânirrahîm” derken, her işin Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başladığını kabul ederiz. Bu bir yöneliştir; her an O’nun adıyla yaşamanın, O’nun rahmetini üzerimizde bilmenin sırrıdır. Bu idrak, gafletle yaşadığımız her anı silkeler, bizi kulluğun huzuruna taşır.
“Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn” dediğimizde, hamdin sadece Allah’a ait olduğunu, nimetleri başkasına mal edemeyeceğimizi idrak ederiz. O, âlemlerin Rabbidir; biz ise sadece O’nun terbiyesinden geçen kullarız. Hamd, nimeti verene bilinçle yönelmek ve nimetin O’ndan olduğunu fark etmektir. İşte bu farkındalık, nankörlük perdesini kaldırır.
“Er-Rahmânir-Rahîm” tekrarı, kulun nefsini umutla doldurur. Çünkü rahmet, cezadan önce gelir. İnsan ne kadar hata yaparsa yapsın, dönüş kapısı açıktır. “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin” (Zümer, 53) ayeti, Fâtiha’nın bu noktasında gönle ümit tohumları eker.
“Mâliki yevmiddîn” dediğimizde, dünya hayatının geçici hâkimiyetini bırakıp, hakikî mülkün sahibini kabul ederiz. Kıyamet günü, hiçbir sultanın saltanatı kalmaz; yalnızca Allah’ın hükmü geçerlidir. Bu idrak, dünyada iktidar ve güç peşinde koşan nefsimizi susturur, hakikate teslim eder.
“İyyâke na‘budu ve iyyâke neste‘în” ayeti, kulun kulluğunu ilan ettiği en derin andır. “Yalnız Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz.” Bu, kulun bağımsızlık vehmini kırdığı noktadır. Çünkü gerçek özgürlük, yalnızca Allah’a kul olmakla elde edilir. Başka hiçbir bağ, bu özgürlüğün önünde duramaz.
“İhdinâ’s-sırâta’l-mustaqîm, siratallezine enamte aleyhim” duası, yol arayışımızın nişanesidir. Hak yol, istikamet üzere olmaktır. Aşırılıklardan, ifrat ve tefritten uzak durmaktır. Sırat-ı müstakîm, Peygamberlerin yoludur. “Kendilerine nimet verdiklerinin yolu” dediğimizde, Nebîleri, sıddıkları, şehidleri ve salihleri hatırlarız (Nisâ, 69). Onların izinde yürümek, Fâtiha’nın duasını hayatımızda ete kemiğe büründürmektir.
“Ğayri’l-mağdûbi aleyhim ve le’d-dâllîn” ile yolumuzu şaşırmaktan Allah’a sığınırız. Gazaba uğrayanların yolu, bilip de yaşamayanların yoludur; sapmışların yolu ise hakikati bilmeden yanlış yola gidenlerindir. Fâtiha, bize bu iki uçurumdan sakınmayı öğretir.
Bu sûreyi her okuyuşumuzda, aslında kendi varlığımızı okuruz. Çünkü Fâtiha bir aynadır: Hamdimizi, yönelişimizi, aczimizi, ümidimizi ve yol arayışımızı bize gösterir. “Her nefes bir Fâtiha olsun” demek, her anımızı kulluk şuuruyla yaşamaktır.
Fâtiha’nın özü, kulun kendi özünü fark etmesidir. Bu sûre, kulun gönül Kâbe’sinde kıldığı bir namazdır. “Elhamdülillâh” diyerek varlığımızın O’na ait olduğunu, “Mâliki yevmiddîn” diyerek dönüşümüzün O’na olacağını, “İyyâke na‘budu” diyerek özgürlüğümüzün kullukla mümkün olduğunu idrak ederiz. Tasavvuf ehli için Fâtiha, bir seyirdir: abdiyyetten ubûdiyete, ubûdiyetten hakikate yolculuktur.
Ey insan, her gün okuduğun Fâtiha’yı sadece dilinle değil, kalbinle de oku. Hamdini bilinçle yap, kulluğunu şuurla ilan et, sırat-ı müstakîm için her nefeste dua et. Namazlarında bu ayetleri tekrar ederken, Rabbine verdiğin ahdini hatırla. Çünkü Fâtiha, bir dua olduğu kadar bir misaktır.
Her nefesini bir Fâtiha bil. Hamd ile başla, Rabbine yönel, rahmeti hisset, ubudiyetini ilan et, yolunu arzu et, sapmaktan Allah’a sığın. Böylece nefeslerin namaza, namazların miraca dönüşür. İşte o zaman hayatın bütünü bir Fâtiha olur; her nefes bir secde, her an bir teslimiyet olur.
Gaye, Fâtiha’yı kendimizde okuyup bu yola sadık kalabilmektir. Hayatımıza gerekli değeri verip Hakk’a doğru destur alarak gönlümüze abdest aldırmaktır. Her nefes alışımız bir Fâtiha olsun. Ruhumuza hediye olsun. Ruhumuza Fâtiha. Sevgi ve muhabbet ile…