Lahut âlemi; vecihten yansıyan nurun, üzerine tutunduğu ve tüm nurun üzerine işlenildiği, isimsiz ve resimsiz hem alansız ve mekânsız olan, hatta hatta olansız olan ve ol emrinin üzerine çizildiği, şu anki değerlendirmelerimize göre, mutlak ortamsızlık olarak anlayabiliriz.
“Lahut” (İlâhî Zât’ın mutlaklık katmanı) mahlûkatın hiçbir şekilde nüfuz edemediği, yalnızca Zât’ın kendi kendini seyir ettiği mertebedir. Ne mekân ne zaman ne yön vardır. “Ol” emrinden önceki hâl gibidir; ama “önce” bile denemez, çünkü henüz zaman yoktur. Lahut, bütün varlığın kaynağının dahi ötesinde olan, idrakin sustuğu, tefekkürün eridiği alandır. “O, evveldir, âhirdir, zahirdir, bâtındır; O, her şeyi bilendir.” (Hadîd 3)
Bunun ötesinde bir tanımın yapılmasının mümkün olmadığı kanısındayım. Çünkü tanım, sınırlamayı gerektirir. Oysa mutlak Zât sınırlanamaz. Bu yüzden kelimeler orada susar, akıl orada diz çöker. Tasavvufta “Lahut”un ötesine dair konuşmak, karanlıkta güneşi tarif etmeye benzer. “Hiçbir şey O’nun benzeri değildir.” (Şûrâ 11)
99 esmâ Zâtına bakan yönüyle mutlak olarak her biri sıfatlanmış ve nuruna bakan yönüyle de o esmâlar ile tanıtılan sıfatlar doğrultusunda nuruna şekil veren ve yaratımını meydana getiren mutlak Zât’ın ne aynısı ne de gayrısı olan kendi özellikleridir. “Ne aynıdır ne gayrıdır” ifadesi, kelâmın ve marifetin zirvesidir. Esmâ, Zâtın bize bildirilen özellikleridir. Bizde malum olan yaratılmış özellikler ne kadarsa, ancak Allah’ı o özellikleri ile anımsarız. Zât, esmâsız düşünülemez, zira zaten kendi özellikleridir ama bildiğimiz esmâ ile de Zât’ın özelliklerini sınırlayamayız. Her isim bir yöneliştir, ama Zât yönsüzdür. Zira hadsiz ve hesapsız esma ve sıfatlara sahiptir. “En güzel isimleri O’nundur.” (A‘râf 180)
Allah’ın özellikleri, yani mutlak Zât kendisine Allah derken, aslında o isimler ile muttasıf olduğunu beyan eder. Çünkü tüm isimler Allah’a racidir. Yani Allah kelimesinin içeriğini açıklar. “Allah” ismi, diğer bütün isimlerin mazharıdır; yani Rahman, Hakîm, Kadîr, Aziz gibi bütün isimler “Allah” isminin içindedir. Bu yüzden “Allah” ismi, esmâ-i hüsnânın özeti gibidir. “O Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur. En güzel isimler O’nundur.” (Tâhâ 8)
Bildiğimiz 99 esmâ ve daha bilemediğimiz sayısız esmâlar ile tanıtılan kuvveler yaratılmamış olup, her biri mutlak Zât’ın öz sıfatlarıdır. Dilerse bu sıfatları kullanır, dilerse de kullanmaz. Allah’ın isimleri yaratılmış değildir; çünkü onlar Zât’ın nurudur. “Rahman” ya da “Alîm” olmak, Allah’ın hâli değil, varlığıdır. Fakat O dilerse bir ismi tecellî ettirir, dilerse gizler. “O, dilediğini yaratır, dilediğini seçer.” (Kasas 68)
Esmâ-i Hüsnâ, her biri bir sıfat olarak mutlak Zât’a ait özellikler yani vasıflardır. Buna Allah boyası da denilmektedir. Allah boyası (Sıbgatullah), varlıkların üzerine işlenmiş esmâ tecellîsidir. Bu boya, hiçbir mahlûkun silemeyeceği ilâhî bir mühürdür. İnsan ruhu bu boyadan pay almıştır; o boya fıtratın rengidir. “Allah’ın boyasıyla boyanınız! Allah’ın boyasından daha güzel boya kiminki olabilir?” (Bakara 138)
İşte yaratımını o sıfatlarla Lahut âlemi üzerine nakşederek meydana getirdiği her bir özelliğini, esmâlar ile bize tanıtarak ve Allah ismiyle de bizzat kendisini bize mutlak olarak isimlendirerek tanıtmıştır. Yaratım, Zât’ın esmâ aracılığıyla görünmesidir. “Nakşetmek”, ilâhî kudretin nurla şekil vermesidir. Bizim gördüğümüz her suret, O’nun isimlerinin bir izidir; her izde O’nun nefesi gizlidir. “Her kim göklerde ve yerde olanlara bakarsa, Allah’ın sanatını görür.” (Nûr 43’ün mealiyle) “Ben gizli bir hazineydim; bilinmek istedim, mahlûku yarattım ki beni bilsinler.” (Kudsî hadis)
İşte Esmâ-i Hüsnâ, mutlak Zât’ın ayrı ayrı özelliklerle yaratım yapabilme özelliklerine verilen isimlerdir. Yani mutlak Zât diyor ki: “Ben bu özelliklerle yaratımımı yaparım. Beni Allah olarak tanıyın ve bilin ki Allah olarak tanıdığınız ben, bu özelliklerle yaratımımı yaparım.” Bu, ilâhî beyanın özüdür: Allah, Zâtının bilinmesi için kendi sıfatlarını açığa çıkarmıştır. “Rahman” dilediğinde merhamet zuhur eder, “Kahhar” dilediğinde azamet görünür. Her fiil bir isimle ilişkilidir, fakat o isimler sadece perdedir. “Her şey O’nun emriyle olur; O ‘Ol!’ der, o da olur.” (Yâsîn 82)
“Sizleri de bu yaratım yaptığım özelliklerimle yarattım. Bu özellikler benim yaratım oluşturma özelliklerimdir. Ama ben bu özelliklerin aynısı değilim. Bu özelliklerin tümü benimdir. Yaratım ve oluşturma yapmak için, nurumu bu özelliklerle bezediğim özelliklerimdir.” İnsan, esmâdan yoğrulmuş bir tecellîdir. Allah, insanı kendi isimlerinin aynası kılmıştır. Her insanda farklı bir esmâ daha belirgindir; kiminde Rahîm, kiminde Adl, kiminde Sabûr… Ama hiçbirinde Zât’ın sıfatının tamamı yoktur. Sadece nurdan yaratılan her bir varlık üzerinde yaratılış işlevini meydana getirmesi için ihtiyacı olduğu kadarı ile kendisinde yaratım tecellisi olarak oluşumunu meydana getirmiştir. “Andolsun, Biz insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tîn 4)
“Sakın demeyin mutlak Zât bu özelliklerin aynısıdır. Ama sakın demeyin bu özellikler, mutlak Zât kendinden kendine nurunu seyrederken, mutlak Zât’ın seyrini oluşturmak için ortaya koyduğu özellikleri değildir veya mahlûktur.” Bu, tevhid ilminin en ince uyarısıdır. Zât, sıfatların aynısı değildir ama onlardan da ayrı değildir. “Ne aynıdır ne gayrıdır.” O’nun “nurundan nur”dur; mahlûk değildir, Zât’ın vechinden sadır olur. “Hiçbir şey O’na denk değildir.” (İhlâs 4)
“O yüzden de kelâm ilmiyle uğraşanlar, NE AYNIDIR NE DE GAYRIDIR demişlerdir. Yani mutlak Zât nurunu serdederken bu özellikleri kullanmış, belki öyle özellikler ile de yaratabilir ki, o özelliklerinden hiç bahsetmemiştir bile…” “Ne aynıdır ne gayrıdır” hükmü, hem teşbihi hem tenzihi içinde barındırır. Bu dengeyi koruyabilenler “ehli marifet” olur. Çünkü Zât sınırsızdır; biz sadece O’nun bildirdikleriyle tanırız. “O’nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez.” (En‘âm 59)
“Yani esmâlarla tanıttığı özellikler, onun öz oluşturma özellikleridir ki, asla yaratılmamışlardır. Özellikleri yaratmamış, özellikler zaten onun özellikleridir. Özelliğini yarattı demek abes olur ve gerçeği yansıtmaz.” Allah’ın sıfatları ezelîdir. Onlar varlıkla birlikte başlamadı; çünkü O, yaratılmadan önce de “Kadir”, “Alîm”, “Hayy” idi. Bu yüzden “sıfat yaratılmıştır” demek, O’na eksiklik isnadıdır. “O’nun kelimeleri tükenmez.” (Lokman 27)
“Örneğin siz görüyorsunuz, bu görme özelliği ile bakıyorsunuz. Siz bu görme özelliğini, isterseniz gözünüzü kapatır ve kendinizde gizlersiniz. İsterseniz gözünüzü açıp bakarsınız. Şimdi bakma isteği olunca, kendinizde görme yaratmıyorsunuz. Zaten gören gözünüz var. Ama isterseniz kullanırsınız, isterseniz kullanmazsınız. Kullanıp kullanmamakta da özgürsünüz.
İşte aynı bu olay diğer tüm özelliklerimiz için geçerlidir.” Bu örnek, sıfatların ezelî oluşunu anlatır. Allah’ın “irade” sıfatı da böyledir; ister diler, ister dilemez ama o dileme kudreti her daim vardır. Kullanmak yaratmak değildir, açığa çıkarmaktır. “Allah, dilediğini yapandır.” (Hûd 107)
“Yani esmâlarla anılan özelliklerini yaratmamış, zaten onun özelliği, isterse kullanır, isterse kullanmaz. Kullanmaya da mecbur değildir. Kullanmamaya da mecbur değildir. Her tasarımını bu özelliklerle tasarlar ve yaratır.” Allah’ın fiillerinde mecburiyet yoktur; çünkü mecburiyet acziyet doğurur. O, her şeyi kendi hikmetiyle yapar, keyfî değil, hikmetî iradeyle. “O, her an yeni bir yaratıştadır.” (Rahman 29)
“Bizde nakşın yoğunluğu kadar, bezeme söz konusudur. Ve bu esmâlarla anlatılan özellikler hiçbir zaman kaybolmaz. Mutlak olarak, mutlak Zât’ın öz sıfatlarıdır.” İnsan, esmâ tecellîlerinin bir yansımasıdır. Kiminde Rahmanlık ağır basar, kiminde Kahharlık. Lakin her insanda bu nakşın bir tonu vardır. Bu yüzden “Allah boyası” herkeste farklı parlar ama özde aynıdır. “Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde ayetlerimizi göstereceğiz.” (Fussilet 53)
“Ama nasıl ki görme olayında, görmek bizim özelliğimiz iken ama biz olmuyorsak ve kendi öz benliğimiz ve zatımız ayrı ise, ama görmek bizim bir vasfımızsa, aynen öyle de tüm özellikler kendisini bize Allah olarak tanıtan zatın özellikleridir ama zatı değildir.” Bu örnek, “sıfat” ile “zat”ın ayrımını öğretir. Görmek bizim vasfımızdır ama biz göz değiliz; göz bizde bir alet, görme bizde bir kuvvedir. Aynı şekilde esmâlar, Allah’ın zatında birer alet değil, zatın bizdeki tecellîleridir. Bizdeki her güç, O’nun sıfatlarından bir yankıdır; fakat O ne o güçtür ne de ondan ayrıdır. “Gözler O’nu idrak edemez, ama O gözleri idrak eder.” (En‘âm 103)
“Ama bizim olayı anlamak için oluşturduğumuz kavramlar ve örneklemeler olayı anladıkça, olayı anlamak için verilen örneklerin basitliği anlaşılacak ve tebessüm oluşacaktır.” Marifet yolunda insan, her idrakinde biraz daha hayrete düşer. Başta karmaşık gelen sırlar, sonra basit görünür; sonra da bilginin bile perde olduğunu fark eder. O an “tebessüm” doğar; çünkü bilen, bilmediğini bilir. “Rabbim! İlmimi artır.” (Tâhâ 114)
“Allah muhalefetün lil havadis zâtî özelliği ile, kesret âlemindeki bizde oluşturduğu özelliklere onun özellikleri asla benzemez.” “Muhalefetün lil havadis”, yani “yaratılmışlara benzememek” sıfatı, Allah’ın tenzih sıfatlarının en merkezindedir. O’nun kudreti, bizim kudretimize benzemez; O’nun ilmi, bizim bilgimize benzemez. Benzememek, yokluk değil, üstünlük demektir. “Hiçbir şey O’nun benzeri değildir.” (Şûrâ 11)
“Çünkü bizim özelliklerimiz yaratılmış ve kayıtlı iken, onun mutlak olarak tüm özellikleri hudutsuz ve yaratımsızdır.” Bizim görmemiz sınırlıdır, duymamız kayıtlıdır; O’nun görmesi hudutsuzdur, işitmesi ezelîdir. Bizim sıfatlarımız doğar, gelişir ve söner; O’nunki başlangıçsız ve sonsuzdur. O yüzden her varlık, O’nu taklit eder ama asla ulaşamaz. “Allah, her şeyin yaratıcısıdır.” (Zümer 62)
Mutlak zat; hüviyetiyle, esmâsıyla ve ef’aliyle bir-tektir. Sakın ha ayrı ayrı bilip ona cüz oluşturma. “Ne aynıdır ne gayrıdır” çizgisini sakın unutma. Zira bize tanıtılan sıfat, esma ve ef’aller ile asla sınırlanamaz. Zira bilmediğimiz ve duymadığımız hududsuz sıfat, esma ve ef’alleri vardır ki, mutlak gayb kapsamında onlardan asla haberimiz olmayacaktır. İşte bu ahval, marifetin mihveridir.
Lahut, aklın değil, kalbin sustuğu yerdir. Orada söz yok, sadece şahitlik vardır. Allah’ın boyasıyla boyanmak, O’nun sıfatlarının sende zuhur etmesine izin vermektir. Bu, fanilikle değil, teslimiyetle olur. Her insan, ilahî isimlerin bir aynasıdır. Kimsede eksik yoktur; her birinde farklı bir renk parlar. Allah’ı benzetmeden sev, uzaklaştırmadan bil. Tenzih aklın, teşbih aşkın yoludur; ikisi birleşmeden hakikat doğmaz. “Allah güzeldir, güzelliği sever.” (Müslim, İman 147) Bu güzellik, esmâ tecellîsinin varlıkta görünüşüdür.
“Allah’ın boyasıyla boyanınız; Allah’ın boyasından daha güzel boya kiminki olabilir?” (Bakara 138) Her varlık bir renk, her renk bir isim, her isim bir nefes, her nefes bir hatırlatmadır. Allah’ın boyasıyla boyanmış olanlar, artık varlığı değil, boyayı görür. Ve o boya, HU’nun ebedî nefesidir.