Bazı mecralar, ayetlere mecazi anlamlar yükleyerek insanları zahirden uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Böylece şeriat-ı garrâyı buharlaştırıp, hayalden örülmüş bir inanç kurgusu inşa ediyorlar. “Aslında onu demek istememişti, bunu kastetmişti” diyerek Kur’an’ın apaçık beyanlarını bulanıklaştırıyorlar.
Kur’an, insan aklının üstünde ama insan aklına hitap eden bir kelamdır. O, tefekkür ettirmek için indirilmiş, ama inkâr ettirmek için indirilmemiştir. Zahir kelamı mecazla gölgeleyenler, hakikatin güneşini perdeleyen bulutlara benzerler. Hakikat güneşi asla sönmez, ama bulut gözü alır.
Elbette her ayetin mana derinliği sonsuzdur; çünkü sınırlı olan, sınırsızın kelamını tam olarak kuşatamaz. Allah’ın kelamı denizlere sığmaz, yedi deniz de eklense yine bitmez. Ancak bu sınırsızlık, zahirin iptalini değil, hikmetin derinleşmesini ister. Her ayetin zahiri manası bire bir gerçektir; çünkü Allah, kullarına oyun oynamaz, bulmaca çözdürmez.
Kur’an, anlaşılmak için indirilmiştir; sırra kadem basmak için değil. Zahir, hakikatin kapısıdır; batın ise o kapıdan içeri girebilenlerin nasibidir. Kapıyı inkâr eden, eve giremez. Her kim zahiri bırakıp mecazda oyalanırsa, orada kaybolur; çünkü mecaz, ancak zahirin gölgesinde anlam bulur.
Her mümin, ayetlerin zahiri anlamlarıyla bire bir mükelleftir. Çünkü Allah “apaçık deliller”le konuşur. “Kur’an’da apaçık beyanlar vardır” derken, mecaz arayanlar aslında kendi nefsine yorum üretir. İlmin özü, teslimiyettir; tefekkürün sınırı da edep dairesidir.
Zahir ile hükmetmek, teslim olmuş aklın işidir. Batınla derinleşmek, teslim olmuş kalbin işidir. Akıl teslim olmadan batına yönelirse, kibirle karışır; kalp teslim olmadan zahire tutunursa, kuru şekle döner. İman, akıl ile kalbin birleştiği noktadır.
İlimde derinleşenler vardır; ancak onlar Allah’a boyun eğip, halkın kalbini karıştırmazlar. Gerçek âlim, yüceliği bilgiyle değil, tevazu ile taşır. Çünkü Allah’tan en çok korkan, ilimde en derin olandır. Âlim kibirli ise, bilgisi cehalete dönüşür.
Gerçek âlim, kalemini kılıç yapmaz; kelamını merhametle sarar. Zira bilgi, sahibini yakar; eğer o bilgi, aşk ve teslimiyetle yoğrulmamışsa. Âlimin kemali, “bilmiyorum” diyebildiği yerde başlar. Bilmeyen kibirlenmez; ama bilen haddini bilmezse helak olur.
Bir kelime okumayan yaşlı bir kadın “Sen doğru dedin, ya Rasûlallah” dedi; ilmin kapısı Hz. Ali (k.v.) de aynı sözü söyledi. Çünkü Kur’an her akla, her gönüle, içinde bulunduğu idrak seviyesine göre hitap eder. Kur’an’ı anlamak için filozof olmaya değil, iman etmeye ihtiyaç vardır.
Gerçek ilim, kalbin ilmiyle ölçülür. Okuma bilmeyen bir müminin “amin” deyişi, nice kitap okuyanların bilgeliğinden üstündür. Çünkü o “amin”, Rabbinden emin bir kalpten çıkar. Kur’an, sadece harfleriyle değil, kulun mutlak hâliyle dokunur.
Yedi kat gök diyorsa yedi kattır, yeri yaydım diyorsa yaymıştır, güneş ve ay belli bir yörüngede diyorsa o yörünge öyledir. “Geçemezsin” diyorsa geçemezsin, “insan en şereflidir” diyorsa öyledir. Kâinatta her şey Allah’ın emrine boyun eğmiştir.
Kur’an’ın kelamı, mutlak varlığın beyanıdır. İnsan onu anlamaya değil, ona teslim olmaya çağrılır. Zira iman, “anladım” demek değil, “inandım” diyebilmektir. Allah’ın kelamına “belki” demek, hakikatin kapısına “ama” demektir.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, kâinatın yaratılış sebebidir. O’nun nuru olmasaydı, hiçbir varlık; varlık bulamazdı. İlahi hakikatin bütün kemalatı O’nda toplanmıştır. Allah, “Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım” sırrıyla O’nu insanlık için hem örnek, hem rehber, hem de hakikatin aynası kılmıştır.
O’nun varlığı, yaratılışın merkezidir; ama bu merkez bir benlik merkezi değil, bir rahmet merkezidir. “Rahmeten li’l âlemin” sırrı, yalnız Arap yarımadasına değil, her asra, her ruha, her kalbe doğar. Kim O’na bağlanırsa, Rahman’ın şefkatine bağlanır.
Bilim, ışık yılı ölçer; ama vahiy, hakikatin nurunu gösterir. İnsan gözü yıldızları sayar, Allah ise o gözün içindeki nuru yaratır. İnsan bilimiyle göğe çıkmaya çalışır ama kalbiyle yere düşer; çünkü vahyi reddeden ilim, karanlıkta ışık arar.
Bilim görmek içindir, vahiy görmenin sebebi içindir. Akıl bilimi taşır, kalp vahyi taşır. İkisi birleşmezse, göz görür ama kalp kör olur. İman, bilginin tamamlayıcısıdır; çünkü iman, sınırlının sınırsıza açılan kapısıdır.
Bazı insanlar Kur’an’ın zahirini bırakıp mecazların peşinde koşarken, hem şeriatı hem imanı buharlaştırdılar. Zahir, bir disiplin ve yaşam tarzıydı; mecazı merkeze alanlar o disiplini kaybedip “yorum dini” kurdular. Öylece Allah’ın apaçık ayetleri, mecazın puslu aynasında yansımaz oldu.
Hakikat, her çağda aynı hakikattir; değişen, insandır. İnsan Kur’an’a değil, Kur’an insana şekil verir. Ayetlerin mecazına değil, emrine teslim olan kurtulur. Hakikate giden yol, mecazdan değil, teslimiyetten geçer.
İşte asıl mesele budur: iman ve hakka teslimiyet. İman, aklın kabullenmesi değil; kalbin Allah’a boyun eğmesidir. Akıl teslimiyetle nurlanır, kalp teslimiyetle dirilir. İman olmadan ilim, denizsiz gemi gibidir.
Hakk’a teslim olan, mecazın değil, hakikatin peşindedir. Çünkü hakikate teslim olan, mecazı da doğru anlar. Kur’an’ın ayetlerini anlamanın yolu, Kur’an’a boyun eğmektir. Kim diz çökmezse, ayakta göremez.
Zahir, Hakk’ın elbisesidir; batın, O’nun kokusudur. Elbiseyi atan, kokuyu kaybeder. Her mecaz, bir perde; her teslimiyet, bir hakikattir. İlim seni secdeye götürmüyorsa, o bilgi cehlin ta kendisidir.
Kur’an’ı kafasına göre yorumlayarak, zahiri emir ve yasaklarını göz ardı edenler kurtulamaz; Kur’an’a uyan kurtulur. Edep, ilmin kalbidir; teslimiyet, imanın ruhudur.