Esma-ül Hüsna ile işaret edilen içeriklerin yani kuvvelerin dokundurma ile yani tabiri caizse ressamın fırça darbeleriyle yaratılan âlem, bünyesinde tüm bu isimlerle yöneltilmiş kuvvelerin cariliği söz konusudur. Âlem, Allah’ın isimlerinin tecelli alanıdır. Her varlık, bir ismin gölgesini taşır. “O her şeyi bir ölçüyle yaratmıştır.” (Kamer, 49) Esma, yaratılışın kalıbı, kudretin mührüdür.
İşte oluşan bu carilik ile Allah’ın yoktan var edişi yani yaratım başlamıştır. “Ol” emrinin yankısı, esmanın cariliğidir. Allah, varlığı isimleriyle var kılmış, yokluktan kudretle çıkarmıştır. “O, bir şeyi dilediğinde ona yalnız ‘Ol!’ der, o da oluverir.” (Yâsîn, 82)
Bu bir istek ile husule gelmiş ve kün emriyle oluvermiştir. Kün emri, ilahi iradenin titreşimidir. Her şey o emrin yankısıyla var olur. Yaratılış bir “irade”nin tecellisidir, tesadüfün değil.
İşte Esma-ül Hüsna ile işaret edilen kuvvelerin Nuri Muhammedî’de zuhûrunu oluşturduğu cilvelerle her ismin gölgesine yani yarattığı ayrı ayrı numunelerine rastlanılır. Nuri Muhammedî, esmanın ilk aynasıdır. Allah’ın isimleri onda cilve bulmuş, oradan varlığa yansımıştır. “İlk yaratılan benim nurumdur.” hadisi bu tecellinin sembolüdür.
İşte Esma-ül Hüsna ile tanıtılan kuvvelerin oluşturduğu cilveler sonucu yaratımı oluşan ve tüm âlemlerin tomurcuğu ve adeta tümel bir gölgesi olan insan, aslından yansıyıp kendisinde gölge bırakan Esma-ül Hüsna’da zikredilen isimlerin zikirleriyle, yaratıcısı ile bağlantı kurmaya başlar. İnsan, “Esmâ-i Külliye”nin mazharıdır. Yani Allah’ın bütün isimlerinden pay almıştır. Bu yüzden insan, zikrinde kendi kaynağına döner. Zikir, insanın aslına çağrısıdır.
Oluşan bağlantı ile, Esma-ül Hüsnâ’nın bizzat her bir ismin işaret ettiği nurun içeriğinin kendisi ile işaret edilen kuvvelerin parçası yani cüz’ü veya kendisinden hulûlü yani yansıtıcısı olamaz. Allah’ın isimleri insanda tecelli eder ama hulûl (Allah’ın insana girmesi) olmaz. Tecelli vardır, birleşme yoktur. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 11)
Ama sahip olduğu BEN’lik yeteneği ile yaratım anında her Esma-ül Hüsnâ’dan her bir ismin içeriğinin kendisine özgü bir nazariye ile kendisinde dokundurup önüne koyduğu yaratım alanı ile senkronize hâline girip, kendisine nuranî güç ve kuvveti çekerek, özüne yolculuğu hem âfâkına nazariyetini elde eder. “Ben”lik, idrak kabıdır. Allah, her kuluna farklı bir ismin dokunuşunu verir. Kul bu isme yöneldikçe, hem kendini hem Rabb’ini tanımaya başlar. “Nefsini bilen, Rabb’ini bilir.” sözü bu senkronun özüdür.
Bu senkronizenin gücüne göre de dünyada fiillerde bulunur. İnsanın ameli, aldığı tecelli gücü kadardır. “Allah hiçbir kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.” (Bakara, 286)
Senkronizenin aşina gücüne de, Rahîm ismiyle tanıtılan ismin dokundurduğu fırça darbesiyle aşikâr olur. Rahîm ismi, varlıkla Allah arasındaki en yumuşak bağdır. Her aşinalık, rahmet tecellisinden doğar. “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (A’râf, 156)
Bu aşinalık, her bir ismin içeriğinin zahir ettiği fırça darbesi kadar kişide, isimlerle kendisine dokunulan benliğin farkındalığını elde eder. İnsanın farkındalığı, kendisine dokunan esmanın farkına varmasıyla büyür. Her tecelli, bir idrak kapısıdır.
Bu farkındalığı sahiplendiği kadar da kendisinde bencillik oluşur. Farkındalık, benlik zemininde filizlenirse kibir doğar. Hakikî marifet, farkındalığı sahiplenmeden yaşamaktır.
Bencillik oluştuğu kadar da, kendisine fırçalarını dokunduran mutlak kudret ile iletişimi kesilir. Nefis benliğini büyüttükçe, ilahi bağ zayıflar. Kalp kibirle dolar, nur perdelenir. “Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez.” (Müslim, Îmân 147)
Bencillikten arınıp, sahibi olarak Allah’ı gördüğü kadar da, kendi nefsinin tanımasına nail olur. “Ben”den sıyrılan “O”nu bulur. Nefsini arındıran, hakikati tanır. “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems, 9) İşte nefsini tanıdıkça, nefsinin içeriğini oluşturan fırça darbelerinin sahibini tanımaya başlar. Nefsin tabiatında tecelli eden isimleri fark eden, sanatkârı tanır. Fırça darbeleri mahlûktur, ressam Allah’tır.
Öylece nefsini bilen Rabb’ini bilir gerçeği aşikâr olur. Bu söz, tasavvufun özüdür. Nefis, Rabb’e açılan aynadır. Ona bakan, O’nu görür. İşte kişi sahip olduğu bu güçler ile de âlemleri yönetir. İnsan, yeryüzünün halifesidir. “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 30) İrade, esma tecellilerinin idaresidir.
Gerçek iman ve kendisini var eden kuvveye ayna olmayı başaran ise, tüm âlemlere meydan okuyacak güçle donanır. Bu güç, kudret değil teslimiyet gücüdür. Allah’a aynalık eden kul, âlemlere ışık olur.
Kişide ani baskılama ile beliren güç, işte duygusallıkta zirve yapıp vehimden uzaklaştığı kadar senkronizesi güçlenir. Kalp berraklaştıkça tecelli artar. Vehim, idraki perdeler. Duygu, saflaştığında ilahi güç açığa çıkar.
Örneğin, Çanakkale Zaferinde Seyit Onbaşı, bu yaratım gücüyle oluşturduğu senkronizesi sonucu düşmanın gemisine mermiyi yollamıştı. Bu örnek, “imanın kudreti”nin tecellisidir. Allah, iman edenlere görünmeyen bir kuvvet verir. “Siz onları öldürmediniz, Allah öldürdü.” (Enfâl, 17)
İşte bu güce kavuşan kişi ne isterse, tüm âlemlerde onu yapacaktır. “Allah’ın dostları, Allah’ın izniyle dilediklerini gerçekleştirirler.” Bu hâl, irade değil, ilahi kudretin kul üzerindeki akışıdır.
Bu güçle senkronize hâliyle varlıklara yansıyan akıl melekesinin uyanıklık derecesine göre, her bir varlık diğer bir varlık ile tek tek irtibat kurup alışverişe başlar. Varlıklar arası irtibat, esmanın yankısıdır. Her şey birbirine “Rab” ismiyle bağlıdır. “Rabbinin her şeye hakkıyla şahit olduğunu bilmez misin?” (Fussilet, 53)
Senkronize hâlinin kaynağını reddederek tüm gücü kendinden bilenler, kendilerini adı bırakamadık bir tanrı gibi görürler. Tüm güçleri istidraç olup, azaplarına azap katar. Bu, Firavunlaşmadır. İstidraç, iman nurundan mahrum gücün adıdır. “Biz onları yavaş yavaş helake yaklaştırırız, farkına varmazlar.” (A’râf, 182)
Zayıf ruhlu kişiler de ona uyarak onun vehmî gücüne güç katarak, onun daha karanlıkta kalmasına vesile olurlar. Zayıf nefis, karanlığa meyleder. Bu yüzden mürşid ışığına ihtiyaç vardır. Nefs, yönlendirilmeyince zulmette kalır.
Aynı şekilde senkronize olduğu kuvvelerin sahibini tanıyıp iman içinde insanlığa liderlik yapanlar da olmuştur. Bu liderlik, zahirî değil batınîdir. İmanla güçlenen kalp, insanlığa rehber olur. İşte bu şekilde imanlı liderler de, insanlara güzellik yolunda ön ayak olurlar. “Sizin en hayırlınız, insanlara faydalı olandır.” (Hadis) İmanlı lider, halka rahmettir.
Her insanın hakkını kendisine sunarlar. Adalet, Rahman’ın sıfatıdır. “Allah adaleti ve ihsanı emreder.” (Nahl, 90) ‘İşçinin alın teri kurumadan ücretini verin’ hakikati işte burada zuhur eder. Bu hadis (İbn Mâce, Rühûn, 4), hak sahiplerine hakkını hemen vermenin tevhid yansıması olduğunu gösterir.
İstidraç sahibi ise, insanları sömürüp haklarına ulaşmaktan onları mahrum eder. Nefsî kudret, adaletsizliği doğurur. İstidraç ehli, zulümle güçlendiğini zanneder, oysa helake yürür. İşte kötü ve iyi ruhlu kişilerin savaşı devam edip gidecektir. Kıyamete kadar sürecek olan bu mücadele, hak ile bâtılın savaşından ibarettir. “Hak geldi, bâtıl yok oldu.” (İsrâ, 81)
Semandaki ne ise, yere de o yağacaktır. Bu, kaderin sembolik ifadesidir. Gökte rahmet varsa, yere rahmet iner; gökte gazap varsa, yere gazap yağar. “Gökte olan da yerde olan da O’na aittir.” (Ra’d, 16) Semadaki yağmuru yere tertemiz indiren kullardan olmak ümidiyle… Yağmur rahmettir; rahmeti taşıyan kul da “rahmet elçisi”dir. “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (A’râf, 156) Dua budur: Yağmur gibi arıtıcı olabilmek.
Her varlık, Esma-ül Hüsna’nın bir yansımasıdır. Tecelli, Allah’tandır; sahiplenmek şirktir. Zikir, insanda esmayı aslına bağlayan iptir. Bencillik arttıkça nur kesilir, tevazu arttıkça nur akar. Gerçek güç, teslimiyetin içindeki kudrettir. İstidraç ehline aldanma, zira güç bazen gazaptır. Nefisle savaş, en büyük cihattır. Hakikî liderlik, insanlara hakkını vermektir. Yağmur gibi ol: temiz gel, temiz bırak.
Ey gönül ehli, Yaratılış bir tabloysa, sen o tabloda bir renk değil, ressamın fırça izisin. Kendini sahip bilme; çünkü o fırça, kudret elindedir. Her darbede bir esma, her esmada bir hakikat gizlidir. Ve her hakikat, seni O’na götürür.