3507) Zikrullah yani Allahın zikri… Zikretmeden hiçbir şey üretilemez. Maddi, manevi, zihinsel, ruhsal, dünyevi, uhrevi herşeyi evet herşeyi ancak zikirle oluştururuz. Hz. Zekeriya as zikirde en deha bir çalışmaya sahip olduğu için o isimle anılmıştır. Aşırı zikir ehli olduğu için, Ya Zekeriya kitabı kuvvetle tut hitabına mazhar olmuştur. Zekeriya’nın sonundaki hemzeye tesniye mânası verirsek, maddi ve manevi her türlü güzelliğe zikirle ulaştığı söylenilebilir. Öyle ki, ağaç kovuğunun içinde kesildiğinde, ay bile dememiştir. Çünkü yaptığı zikir sonucu, maddi ve manevi âlemleri cem etmişti. Zikretmek, madden ve manen yani fiziksel ve zihinsel bir hizmet ve üretim biçimidir. Ayetlere dikkat ettiğimizde, zikrullahi ebker olarak bize bildirilmiştir. Zikirden uzak kalan ise, fasid bir dairede ömrünü tüketir.
3508) Dengesiz zikirler kişiliği bozar. Psikolojik sorunlar oluşturur.
3509) ZAN ve ZEN dışında bir yol bul. O yolda Kur’an ve sünnet yoludur. Burada uçup kaçmak yoktur. Ermek ZAN olan et kemik bedenin duyuları üzerinden tatmine ulaşmakta değildir. Ermek ZEN ustası olmak değildir. ZEN yolunda tatminlik nari bir yoldur. Bir kaç ZEN tekniğini edinmekle erdiğini sanan, bilsin ki o bir kaç teknik onun yegâne düşmanıdır.
3510) Kişi bilinçli ve planlı olarak zikir okuyarak düşünce âleminin yönünü değiştirmekle, içinde bulunduğu puslu durumdan kurtulabilir.
3511) Tüm amel ve ibadetlerin temel gayesi zikirdir. Her amelin temel ve sebebi de zikirle hemhal olmak içindir.
3512) Zenginlik çil çil deste deste para sahibi olmak olmayıp, kimseye muhtaç olmamaktır. Kişinin trilyon parası olsa, ama çölde olup bir tas su bulamazsa ve nihayet ölmek üzereyken tüm malı karşılığında bir tas su teklif edilse, tüm malını verir. Çünkü o anda onun için zenginlik sadece bir tas sudur.
3513) Zikir olmadan fikir oluşmaz. Fikir olmadan şükür oluşmaz. Şükür olmadan Hamd oluşmaz. Hamd olmadan kulluk oluşmaz. Kulluk olmadan nefsi idrak oluşmaz. Nefis tanınmadan rabbi tanıma oluşmaz. Rab bilinmeden cihanı neylersin. Rabbini bilmeyen nefsini bilemez. Nefsini bilmeyen cevherini arız bilir ve aruzda notalara karışamaz.
3514) Zikir insanı yeniden kendisiyle yüzleştirir.
3515) Zikir ve yöneliş bakımından Cuma günü öğle namazı saati çok önemlidir. Erkeğin öğle saatinde camide bulunup hutbeyi dinlemesi şarttır. Bayanın da müsaitse gidip dinlemesi veya cuma saatinde kesinlikle evinden dışarı çıkmadan ve alışverişten uzak olarak o saati zikir ve okumakla geçirmesi gerekir. Yoksa cumamız mübarek olmaz, aksine keder olarak kişinin ruhi dengesinde olumsuz etki bırakır. Bu olay o kadar önemlidir ki Allah, cuma süresi adında Kur’an da buna özel yer ayırmıştır.
3516) Zikir, tefekkür ve şükür öz bilincimizin mutlak bilinçle iletişime geçmesi için ana girdilerdir. Çıktısı ise Sünnetullah yaşamıdır. Zikrin tüme varış şekli, aklı ve kalbi aynı hizaya getirmektir. Kendini bilmeden kitaplar deviren, zikirden uzak ve gönlünden bihaber sözde âlimler sardı âlemi. Gün ayık olma günü, hayr ve şerri karıştırmadan sağlam adımlarla sıratta yürüme anıdır.
3517) Şükrü doğuran fikirdir. Fikri doğuran zikirdir. Zikri doğuran ise inandığın birini bulmandır ki başlayasın. İnanmayan başlamaz.
3518) Ensesi kalın diyorlar ya… Demek ki zikir de manevi enseyi kalın eder.
3519) Hangi zikir veya düşünce akımı sizi en yakınınızdan soğutuyorsa veya aranıza zahiri veya batını sevgisizlik aşılıyorsa o şeytanidir. Hemen uzaklaşın…
3520) Nice zikirler vardır ki, bilincini az açıp iradeni felç eder. Kişiyi şeytana güzergah eder.
3521) Tüm zanlardan arınmış… Allah teveddüdünü yaşamış… Nefsindeki tüm kiri paklamış… İşte öyle aziz kullar seyir halinde…
3522) Zulmün yaşandığı yerde yaşamak, zulumat getirir. Kişinin başına çorap geçirtir. Şaşkın kalır da ne yaptığını bilmez olur.
3523) Ben nefsime zulmettim ne demektir? Nefis; Allah’ın ruhundan üflediği varlık şuurumuzdur. Bu varlık şuurunundaki sahip olma noktasına benlik denir. Kabuk olan dünyada et kemik bedenin içinde gözünün açtığı için ben denilen merkez, Allahtan gelişini unutmuş ve et kemik bedenin keyfiyetine tabi olmaya başlamıştır. Et kemik bedenin keyfiyeti ise, bedensel tatmin üzerine bir inşaiyyete yönelmiştir. Bu da bize üflenen ruha ki onun birim olarak sanal benlik olarak gözünü açmasına nefs denmiştir, yaptığımız zulüm olarak karşımıza çıkmıştır. Onun için de nefsimizin büründüğü et kemik bedenin zevk keyfiyyetinden arındırdığımız kadar, yani et kemik bedenin zevkleri hedefini terk ettiğimiz kadar nefsimizi tezkiye ederiz. Yaptığımız temizleme kadar da Allaha yaklaşırız. Zaten Hz. yunus aleyhisselamin duasını okumadaki amacımızda, direk Allahtan temizlenme için destek istemektir. Çünkü çok zayıfız ve çoğu defa yenik düşüyoruz ve nefsimizin hakkını veremiyoruz. Bu da birçok güzellikten bizi yoksun bırakıyor.
3524) Yaz at yabana… Anlayan yoksa tekrar al abana… İşte bunu başardın mı, hatip olmuşsun demektir.
3525) Kim ki Allah zikrinden alıkoyarsa, o şaşırmıştır. Aziz kardeşim… Allah isminin zikri her an kalpte olmalıdır. istediğiniz Esma zikrini veya cümle zikrini veya salavatı okuyun, eğer düşüncede Allah ismi yoksa açık kapı bırakıyorsunuz. Çünkü hu adıyla işaret edilen mutlak zat, ancak bilince Allah ismiyle tanıtılır ve tüm rahmani özellikler öylece kişiye akar.
3526) İnsanın en önemli sermaye toplaması, zikir çalışması ile olur. Zikir bizden bize tecelli!dir. Dışsal veya içse bir Tanrı/ilah yok ki yani Allah; dışsal veya içsel bir Tanrı/ilah bize öylesine versin. Evet, var olan sadece rahman. (Tanrı/ilah)lık ise, içselimizde veya dışasılımızda değildir. İçsellik veya dışasallık tabirleri ise, bizim dünyamızın kavramlarıdır. Allah böyle şeylerden münezzehtir.
3527) Zikir, tefekkür ve şükür öz bilincimizin mutlak bilinçle iletişime geçmesi için ana girdilerdir. Çıktı ise, sünnetüllah yaşamıdır.
3528) Sen zikirden uzaklaş, görürsün çölde terk edildiğin anları. Zikir okuyan çölde de kalsa deve gibi kendini takviye edip yoluna devam eder. Zikirden mahrum olan yolun ne olduğunu görmemiş ki çöl veya bayırın ne olduğunu bilsin.
3529) İman ve zikir olmadan insan mutlu olamaz. Ne kadar mal olursa biraz daha der ve ona göre harcama hırçınlığı da artar.
3530) Eğer zikir terk edilirse… Her şey aslına döner. Zikir devam ederse… Zikir istikametinde değişim devam eder.
3531) Tüm zikirler, iyilikler ve VAR’lığa karşı gösterilen merhametler, kuyudan çıkmak içindir.
3532) Zikirle hemhal olan bilmediği sırlara kapı aralar. Kapı açılınca yazılanlara ihtiyacı kalmaz. Zaten kendi görür ve yazar.
3533) Zikir ile günahtan el çekilmesi ters orantılıdır. Doğru orantılı olamaz. Buna Rabb izin vermez. Yani azaldıkça azalır… Çoğaldıkça çoğalır…
3534) Zikir olmadan bir adım atamayız. Kimse kendini kandırmasın. Zikir okumayan kuru döngüde döner durur.
3535) Zahir veya batini, dünyevi veya uhrevi hiçbir şey beklemeyenlere ne mutlu… Hiç hayal kırıklığına uğramazlar. Ve hep mutlu olurlar.
3536) İnsanı zikir insan yapar. Çünkü zikrullah ekberdir. Bilmediklerinizi zikir ehline sorun der Allah. Çünkü zikir ehli, okuduğu zikirlerle -okuyarak bilinemeyecek şeyleri- kalbe akıtır.
3537) Bizde iki zikir okuyoruz deyip mertebe bekliyoruz. Zikir okuya okuya parmağı ovuk gibi olan kişileri duydum.
3538) Zikri terk eden özüne giden yolları kapatmıştır. Kendisini bedenine hapsetmiştir. Zikrini terk Allah kulunu çok üzmüştür. Sudan çıkan balık gibi etmiştir.
3539) Gerçek şu ki; Gerçekleri hakkıyla hissetmek için zikir şarttır. Toplumsal dedikodular boş davuldan öte değildir.
3540) Budur deva her derde… Hakkı zikir et her yerde…
3541) Nefsinin tatmini uğruna insanlığa zulmedilmesine ve sömürmesine hayır deyip Allah’a koşan aziz kullar en bahtiyar kullardır.
3542) Her bir günah, kişiyi hakikatinden biraz daha uzaklaştırır. Zikri oluşturan her bir amel ise kişiyi biraz daha arındırır.
3543) Bazısı öyle bir zehir aşılar ki, bu zehirin sökülmesi onu ilka etmekten çok çok daha güçtür. Sen sana ilka edilen zehirin farkında değilsen, zehiri ilaç zannedersen altında ezilirsin.
3544) ZAN(beden)veZEN(ruh) peşinde günlerini sayıklayanlardan beriyim.
3545) Hiçbir zorunlu sebep olmaksızın zulümle anılır olmuş bir karyeye yerleşenin hakikati körelir.
3546) Zikirler konusunda çok hassas olmalıyız. Dosan dokuz olan Esma-i Hüsna dışında kalan isimleri kesinlikle zikir olarak okumamalıyız. Örneğin irade sıfatının ismi olan Murid zikri kesinlikle okunmamalıdır. Çünkü aynı anda kişideki tüm özelliklere yani hem NARİ ve de NURİ özelliklere sirayet eder. Bu da, Murid zikrini okuyan kişinin gözünde birçok günahın küçüldüğü fil hakikat seyredildi. Hem birçok sevap dahi işlenmez şekilde gereksiz hissini insanın içine akıtır. Olayı fark eden birçok kişi ise, bu hakikati dile getirmekten geri kalıyordur. Çünkü bu hal nefse hoş göründü ve nefis kendisini öylece ermiş zannetti. Hâlbuki bir gerçeği bilip saklamak kişiyi mesuliyetten kurtarmaz. Bunun gibi diğer isimler dahi ayrı ayrı olumsuzları kişi için çekip getirir.
3547) Zikirlerde seni çıldırtacak veya günahı küçük gösterecek kelimeleri keşfet. Sonra hayatından çıkar ve usul üzere yönelişe devam et.
3548) Zatının kendine seçtiklerinde bir bekleme ve beklenti olamaz. Tüm yön ve sıfatlarında… Bak kendine ve yerini gör…
3549) Zeytin ruha şifadır, bedene devadır. “Vahid”te vahdete görsel önektir.
3550) Bazı zevatlar parmakları oluklaşana kadar zikir okudular. Biz bir iki okumayla işi hallettiğimizi düşünürüz…
3551) Aslında zaman, kişinin anını genişletip daraltmasıyla oluşturduğu akıntıdır.
3552) Zihin bir şeyler ile meşgul olursa, maksada ulaşamaz. Zihin bir kimseye veya objeye esir olmadan serbest bırakılmalıdır.
3553) Zikir kader üzerindeki en büyük yazbozdur.
3554) Acaba ne eksik? Kardeşim benim… Eksik olan şu ki; ayakta, otururken ve uzanırken yani hayatı tümüyle kuşatan ve terbiye eden zikir unutturuldu.
3555) Zemzem suyu içmek nasip ola… Kâbe’de nurlanmak mukadder ola… Hakkın dergâhı dergâhımız ola… Nur-i Muhammedi yol aydınlığı ola…
3556) Titreşim ve dalgalardan oluşan bir hudutsuz okyanus gibidir insanın nuri veya nari yapısına bakan zihinsel dünyası. Yapılan tüm farz ameller, esma zikirleri veya diğer tüm pozitif hareketler yani dine göre sevap olan eylemler, bu titreşimin nuri gücünü arttırır ve nari dünyasını da kendisine musahhar eder. Yapılan negatif hareketler yani dine göre günah olan eylemler ise, bu titreşimin nuri yönündeki gücünü zayıflatır ve nari yapısının tasallutunu kendisi için seferber eder. Öylece şeytanlar insanın kalbine inip rehin alır.
3557) Zikir insanı insan yapar. Çünkü zikrullah ekberdir. Bilmediklerini zikir ehline sorun der Allah. Çünkü zikir ehli, okuduğu zikirlerle -okuyarak bilinemeyecek şeyleri- kalbe akıtır. İşte bu ilme ledünni ilim denilmiştir.
3558) Zikir okurken ilk etapta içinde daralma oluşursa… o hal, içine ekilen tohumun yeşermek istemesindendir. Okurken sıkışma ve sıkılma varsa, sakın geri durma… Oku ve zikrini bitir. Geri adım atan gerisin geri düşer.
3559) Zikirden yoksun olanın göğsü göğün daraldığı gibi daralır. İşte bu en nahoş yokuştur.
3560) Hakkın özelliklerini zikir etme sevdası onun bize yansıyan en büyük rahmetidir.
3561) Zalime destek zalime zulümdür, mazluma ise, ayrı zulümdür, nefse apayrı zülümdür. Zulmün nihayeti küfürdür.
3562) Zümer Suresi 45. Ayette şöyle der; “Allah, bir olması itibarıyla hatırlatıldığında, süre gidecek olan hayatlarına iman etmeyen kimseler bundan hoşlanmaz. O’nun indinden varlığını alan varlıklar anıldığında ise, hemen onlar müjdelenmişçesine yüzleri güler.” Bu ayette vahid kavramı kullanılmış ve “dunihi” kavramıyla olay biraz açılmıştır. Ehadiyyet ve vahidiyyet ayrı ayrı kavramlardır. Ehadiyyette sadece o var. Ama vahidiyyette o var ve onun meydana getirdiği halkı var. Onun meydana getirdiği her şeye ayette “dunihi” ibaresi denmiştir. Ama tüm tasarruf Vahit olandadır. Allah burada der ki benimle yanı sıra yaratmış olduğum varlıklara güç paylaşımı yapma. Tüm güç ve kuvvet benimdir. “DuniHi” olanlarda müstakil bir şey bilme. Eline geçen şeyleri insandan bilip insanlara tapma. Benden bil. Sen insanlardan bilirsen insanlara köle olursun. Ama benden bilirsen efendi olursun. Besmeleyi onun için hatırlarız her yapacağımız işimizden hemen önce. Namazın niyetinden önce hariç… Çünkü Namaz kulun kulluğunu harekete dökmesidir. Kul namazı sanal olan benliğinin adına yapar. Allah adına yapmaz. Umarım ki fark, fark edildi.
3563) Zikirleri okuduğumuz zaman hedefimiz Allah olmalıdır. Yolda gördüğümüz güzelliklere takılırsak, geri kalırız.
3564) Zahir olmadan batın oluşmaz. Buna delil Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizdir. Bilfiil kabıkavseyn halini yaşayan kutlu nebi, son demine kadar salâtı/namazı bilfiil eda etti. Hatta ilaveten gece namazı dahi üzerine farz kılındı. Hatta hatta ayakları şişinceye kadar kıldı. Hatta hatta hatta bazen secdede öyle kaldı ki, Hz. Ayşe ra onun vefat ettiğini sanıp ona dokundu… Ve öyle bağlamalı oruç tuttu ki, artık bir şey yemeyecek diye sandı sahabe. Evet, en büyük delil Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizdir.
3565) Zahir ile batın ayrılmaz ikilidir. Aslında aynı şeydir. Biri görünen diğeri görünmeyendir. İbadetlerde öyledir. Manevi bir olgunluğa erişen, artık bana zahiri şeyler lazım değil diyen, hata eder. Çünkü zahiri terk eden batını da kaybeder.
3566) Namazın zahiri bilgileri “İlmi hal”e girer. Namazdaki miracı anlamak ise “hal ilmi”dir. Kök aynıdır gördünüz mü? Sadece kelimelerin yeri değişmiş… Yani “hal ilmi” olan hakikat ilmini öyle uçuk kaçık bir şey olduğunu zannetme… İçinde bulunduğun an da olunması gereken hal ilminden başka bir şey değildir. Bu hal ilmine erdin diye de ameller senden sakıt olmaz.
3567) Zahiri ilmihali bilgiler uygulamadan, batını ilmin husule gelmesi mümkün değildir. Kimse kendini kandırmasın.
3568) İnsan yapısının derunu yani içeriğini oluşturan nakış; Allah isimleri diye bize bildirilen Esma-i hüsna’nın değişken oranlarda bir araya cevherimiz üzerinde nakışlar şeklinde dokuma oluşturmasıyla oluşur. Hatta sadece insan değil, tüm varlıklar da öyledir. Her insanın bileşkesi yanı karışımı ayrı ayrı dır. O yüzden her insanın ahlakı değişkendir. Zikir ile bize bahşedilen bileşkemizin içerini değiştirebiliriz ve huyumuzu istediğimiz kıvama getirebiliriz. O yüzden Kur’an der ki Allah zikri en büyüktür.
3569) Gelişmek isteyen için tek çare zikirdir. Ben buna şahidim. Şahit olmayana şaşarım.
3570) Zekât salâtın bölümü değildir. Salât Allah’a uruçtur. Zekât ise uruç ile kazandığını halk ile paylaşmaktır. Maddi veya manevi…
3571) Yapmadığımız şeyi söylememizin bedeli Allah katında ağırdır. Çünkü hissetmediğimiz şeyi söylememiz zan ile mırıldanmaktır. Zannın bir kısmı günahtır.
3572) Allah’ın dediği tecelli edince sukut-i hayali yaşayacak tüm zalimler. Allah’ın işi gariptir kula göre. Kul olanı görünce, sukut-i hayalle buluşur kendi indinde.
3573) Eğer zikir terk edilirse… Her şey aslına döner. Zikir devam ederse… Zikir istikametinde değişim, dönüşüm ve yükselme devam eder. Ki bunun sonu da yoktur. Onun için de amel taa ölüme kadar…
3574) Zikir, insan şuuruna şok etkisi yapıp olmasını istediğin manaya göre şekillendirici görev görür. İlk Şoklama yaklaşık 40 gün sürer. 40 tan sonra yoğunlaştığı mana yönünde değişim başlar. Eğer ki zikir ve riyazetler terk edilirse 15 gün gibi bir sürede, Şoklama çözümlenir ve insani yapının barındırdığı oluşumlar eskisi gibi olur. İkinci Şoklama daha fazla zaman alır ki dönüşüm yani Çözümleme ve Şoklama tekrar ederse hücreler şoklamaya karşı direnç elde etmeye başlarlar. Ve Şoklama gitgide zorlaşır. Öyle bir noktaya gelinir ki Şoklama tutmayacak dereceye gelir. Bunu Kur’an, kalbin mühürlenmesi olarak tarif eder.
3575) Zalime “Allah bildiği gibi yapsın” deriz. Allah dışsal veya bir ilah olmadığı için, o ulûhiyeti, melikiyeti ve rububiyeti tüm yarattıklarını çepeçevre sardığı için; bazen insanla, bazen taşla, bazen selle, bazen yangınla, bazen depremle veya aklımıza gelemeyecek şeylerle cezalandırır. Öylece uyanıp kendimize gelmemizi sağlar.
3576) “Hak Teâlâ gölgeyi zahir kılmadan önce,” yani varlık planında nuri muhammediyi ve nuri Muhammedi’den oluşan her bir şuleyi kuvveden fiile diyeceğimiz bir tarzda, mutlak nurundan süzüp bir bireysellik halinde ortaya çıkarmadan önce; “mümkün varlıklara tecelli etmeseydi,” yani yoğunluğu düşürülmüş bir nokta nur üzerine değil de, mutlak nuruyla direkt yoğunluğunu düşürmeden tecelli yapsaydı, “bu gölge, varlıkta ayn’ı zahir olmayan mümkün varlıklar gibi (yoklukta) kalırdı.” Çünkü zaten mutlak nurun yoğunluğu düşmemiş ve istenilen nakış tecellileri gene de mutlak nur üzerinde dokuma oluştururken, hiçbir şey meydana gelmeyecekti. Çünkü zaten tüm dokuma olduğu gibi mutlak nurun şiddeti ile kaybolup sonsuzluk denizinde hiçliğe veya hepliğe kavuşacaktı. (“..Sonra, güneşi gölgeye delil kıldık..”) “Ve güneş, daha önce sözünü ettiğimiz, Allah’ın Nur İsmi’dir.” Burada da hak Teâlâ zatının ışıldayan nuruna güneş ismi ile işaret etmiştir. “Ve his, gölgenin varlığının güneş yoluyla olduğuna tanıklık eder.” İnsani his, bu varlıklarda olan vücudun, aslibir nurdan yansıdığı zaten anlar. (“..Ondan sonra, gölgeyi Kendimize kolaylıkla çektik” [Furkan Suresi, 25/46].) “Onu Kendisine çekmesi, Kendi gölgesi olmasından dolayıdır.” Yani varlığın artık onun hükmünde olması, artık kolaylaştı. İstediğinde istediği şekilde muamelesini izhar eder.
3577) Anlatılan tüm Zahiri kavramların yanında şunlarda düşünülebilir. Adem (Ayn harfi ile) yokluk demektir. Yokluğunu hisseden ve bencillikten geçen kişiye Adem denir. Bencillikten geçende tüm ilahi kuvveler tezahür eder. İlahi kuvvelere meleke denir. Melekeler insana suretleşerek melek şeklinde gözükür. Ademe eren meleklerin kendisine secdesine şahit olur.
3578) Özdeki cevhere gözdeki servetle asla ulaşılamaz. Bu değişmez bir esaatır. Bu esasa erene kadar kişi, epey keçe eskitir.
3579) O’nda O’nunla O olarak… Bu mutlak seyrin zevk halidir. Zati seyr zevk hali kısaca şöyledir… Mutlak sekre uğrayıp, benliğini mutlak olarak örtüp, seyre dalınca da, nefsanî hissiyatı sıfırlayıp, kendindeki sonsuzluk basamağına inip, onun verdiği sonsuzluk ruhuna bürünüp, o ruhu bakım alanı edinip, benliğini oradan diriltip, benliksiz bir benlikle sonsuzluk nuruna dalarak oradan arşa inip, oradan da rahmanın rahmetinin tezahürüne inip, oradan da yaratım sezgisiyle sezgileşip, oradan da kendi nefsini mutlak nefsin gölgesiyle nefis eyleyip, nefesinden nefsini çıkarıp, nefessiz bir tahakküme ulaşarak, öylece kendini görüp, gizli hazinenin kendi hazinesi olduğunun farkındalığı ile secdeye varmak ve öylece miracın verdiği haz ile doruk noktasında gözünü kaldırıp veçhe nazar ederken, bu halin gerçekliği içinde, gözünün gördüğünün kalbinin yalanlamadığı bir eda ile mele-i â’ladan bir selam ile esenliğe kavuşmaktır. Bu hal nasıl oluşur dersen, nasılsız bir nasılla, bunu masalın ötesinde kendi hikâyesini oluşturmakla ve kalbini zenginleştirmekle gerçekleşir. Bu nasıl oluşur dersen, okuduğun zikrin elfazları arasında dolaşırken, her elfazın zıttından sıyrılmakla gerçekleşir. Bu nasıl oluşur dersen, desensiz bir mabette, kulluğunu idrak ile gerçekleşir. Ya bu nasıl olur dersen, Allah’ın ulûhiyeti dahilinde rububiyetini seyrederken, melikiyetini kendi yaşam alanına indirmekle olur. Ya bunun örneği var mı dersen, yegâne örnek, Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin taa kendisi… O da; ilk önce kendisini yaratan rabbinin adıyla okuyarak başladı. Sonra Fatiha suresi okuyup insandan okunanı kendi bakışı eyledi. İki kelam karalamak istedi kalem… Kelamı kalemle kelamlandıran rabbe hamd olsun.
3580) Kendisine bir ilim sorulup da bunu gizleyen kimseye kıyamet gününde ateşten bir gem vurulacaktır.” (İbn Mâce, Hâkim). Hadisi şerifi mucibince yazılarımı paylaşırım. Allah’a karşı mesuliyetten kurtulmak için. Yoksa gizlenir ve günümü gün etmekle ölümümü bekler dururdum…
3581) Doğru, Kur’an tanımları RAB’ÇADIR. lakin her kavram kendi içinde değerlendirilmelidir. kavramlar arasında bağlamsız anlam kaymaları yapılırsa, çok büyük bir günaha girilmiş olur. doğru, mecid Kur’an var, lakin mecid Kurânı anlamak için de abdest almak gerek
3582) Daha işin başında olup da hakikatinin içeriğindeki kavramların öz hakikatlerini kendi özüyle özünde öz olarak, rabbani bir tasarrufla tasavvur etmeden, Elifbanın içindeki beced hevvezi fark etmeden, misal ve temsilin özne ve yüklemini anlamadan. irab ve mebninin kökenine inmeden, sarf ve nahivin derinliğinde yüzmeden, usul ve furuun kanatlarında uçmadan, yegane elfaz çevirisiyle hüküm çıkarıp, teğannileinde nağme olduğunu farz ederek, öylece tek bir kelam olan hakkın sonsuz sınırsız hududsuz ve hecesiz hem harfsiz ve sedasız olan kelamını anladım farzı mahalı ile kendisini müceddid ve müneccim zannederek, sünneti seniyyenin gölgesinden uzak bir derya ile onun denizinde olduğu vehmederek, öylece bir kelam kalıntısı içinde kalarak, işte mecid Kur’an iniş sesininin sonsusluk sedasıyla sesini anlamayarak, içine farazi anlamlar katarak, kelamın müstahakı olmayan bilgilerle belleğine yüklemeler yaparsın ki, o sunduğun kelamlar hakkın kelamından çok nefsani ucubelerle dolu olarak, senin nefsini muğayyer eder.
3583) işte o zaman da bu hallerini nefsinde saklayıp uluorta yerde serersen, ya uyarıcının uyarılarını dikkate alıp içerik kavramlarının içerinin uzandığı yerleri tesbit ederek yeniden bir değerlendirme ile özün öz şifreleri olan rahmet kelamını tasavvur ederek kınayıcının kınamasından çekinmeden hayatta bir mihentk taşı edersin
3584) öylece rahmeti rahmanın, bildiğinle amel edersen, Allaha bilmediklerini öğretir dusturunu yakalamış olursun
3585) Bir önerim var… Sadece kişisel rububiyet alanını besliyeci, ulûhiyet alanını tanıtıcı, Melikiyet alanını düzenleyici bireysel özelliklere atfın olduğu ilahi ilme celb edici ve ilahi kelamla özdeş, nübüvveti ilimle haldaş, rahmani kisveye bürünmüş insani temaşanın mukaddes nişanesinin tevazu ile süslenen, sadakatla beslenen, selamet ile kucaklanan, sadece cemalullaha nazarı barındıran, Seyfullahı nefse indiren, sadakatı sırra bindiren, şefkat dolu kelamları; halim bir tarza bürünerek, Rauf bir uslupla bütünleştirerek, celali bir kalemle ama cemalı nakşederek Paylaşımlarda bulunmak suretiyle, şeytanın tuzaklarını bertaraf eden ve deccalin kör gözüne görünmeyen rahmet seline uzanan raksı bir birimize hatırlatmak amacıyla serapları sulak edip kurakları nemlendirmek suretiyle indi ilahiden meleki tasavvura ayna olarak, insanlığa da örnek olacak bir mizanla terazimizi düzeldip, hakkın eline aracı olmak için, namazda sıkı sıkı duran cemaat gibi saf olalım.
3586) Hırs, bencilliği körüklerken, ruh onun hadimliğine maruz kalarak içsel sezgi düzeneğini kaybederek çokluk içinde etrafında var ettiği çokluk hevesini bir koza gibi örüp kabire çevirerek, öylece kişiye bir girdap oluşturarak, kişinin vehminin üzerinde oluşturduğu parlaklık ile yalancı bir serap şeklinde kişiye sulak bir renk vererek, kişiye batak bir çayır gibi otlak mera mahallinde, yaşamın felsefesini unutturup, özünden akan ilahi numeyi de sindirtip, kendi öz öznesiyle bağlantısını kestirerek, kozasında mahpus edip ülvi yücelikle münasebetini sıfırlar.
3587) Tüm çalışmalarda ve sohbetlerde bütüncüllük onarılmalı, bireysellik peşkeş çekilmemelidir. Eğer ki bir sohbet hanesinde bireysellik peşkeş çekiliyorsa, orada bütüncüllük kaybolmuştur. İşte oradan da marifetin azığıyla değil, dışsallığın samanlığında gıdalanmak husule gelir. Gıdalanarak dünya hanesine veda eden nice niceleri gibi.
3588) Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin çağının hemen sonrasında, Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizden sahabelere aktarılan ve sahabilerden tabiiler hayatında iskan bulan tüm yaşam şeklini, ibadetlerin yapılışını ve tüm muamelat düzeneğini, Kur’an ve sünnet ışığında o zamanki bir çok alim tarafından kayda alındı. Zira söz uçar ve yazı kalır. Ama her ne hikmetse bilinen malum dört mezhep imamlarının kayıt altına aldıkları dışındaki tüm yazıtlar, tarih içinde kayboldu. Ama bu dört mezhep imamının kayıt altına aldıkları günümüze kadar sapasağlam ulaştı. Ayrı ayrı görüşlerin nedeni ise, bazı sahabelerin bazı vakitlerde Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizden gördükleri bazı fiilleri, diğer bazı sahabelerden ayrı gördüler. Bunun sebebi de mutlak hükümler değişmez iken teferruatlarda halkın icablarına göre bazı değişikler olabilir gerçeğidir. Örneğin Medine kışın soğuk olduğu vakitlerde Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz çorapla namaz kılmış, sıcak günlerde çorapsız kılmış gibi… işte bunun gibi ufak tefek ayrılıkları mezhep imamları içinde bulundukları toplumun şartlarını göz önüne alarak yazıp ölümsüzleştirdiler. Yani dört mezhep, İslam medeniyetinin taa kendisi olarak kayıt altına alındı. Yani yaptığımız tüm ameller bu dört mezhepten birine en az uymak zorundadır. Çünkü bu dört mezhebin dışında günümüze sapasağlam ulaşan başka da bir yazıt ulaşmamıştır. Dersen ki ben Kur’an ve sünnetle yolumu çizeceğim.. Evet… Eğer ki tüm ayet ve hadisleri tek tek inceleyip Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin tüm yaşam şartlarını ve hayat felsefesini ele alıp, derin bir analiz yaparak, özüne kavuşacak kabiliyetine varırsan, işte o zaman yaparsın. Ama buna da ömrün yetmez…
3589) Dört kitabın manası “Lâ ilâhe illallah”tır. “Lâ ilâhe illallah”ın manası “Bismillah”tır. “Bismillah”ın manası “B”dir. İşte B ب bendeki nokta… Nûr-i Muhammediyye (Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in nûru) bize ayna; eren erer, ermeyen seyreder. Seyreden hayıflanır; hayıflayan, imrenerek erenlerden dem eder. Her dem de eder bir seher; her seherde edinir bir yâver. Öylece yolculuğunu tamam eyler. Her insan, ayrı nûrun içinden oluşan bir nüktede, ayrı bir titreşimle arştan ferşe bakışını sergiler. Mana ilmine dalarken sana verilen üzümü; eğer toprağı sağlamsa ye, ama bağını sorma. Zira aynı toprakta bir çok bağ yetişir. Tadı güzelse yemeye devam et; ama tadı güzel değilse sakın yüzünü ekşitme, gene de tebessümle ye; yoksa üzümü sevgiyle önüne koyanı üzersin. Üzümü iki iki ye; üzümü çift çift yemek sünnet, hurmayı ise tek yemek sünnet. Çünkü üzüm hem zahiri lezzet hem de batini lezzet verir. Hurma ise zahire batını tekleyerek lezzet verir. Yoksa kişiye olmaz meded; aslında her sünnet-i seniyyenin altında mânâya bakan bir yüz vardır; o yüzleri de tespit edip yürümek lazımdır.
3590) Allah özel bir ruh yaratmıştı ve bu ruhu insan için saklamıştı. Bu ruhun özelliği şu: İnsana sonsuzluk hissini tattırmak. Şimdi… İnsan, kâlû belâda sonsuzluk sedasına ve sevdasına mazhar olarak yaratılıp şahit ettirildi. Sonra da bu et-kemik bedenle; hayvanların dahi kullandığı et-kemik bedenin sıcaklığı ile var edildi. Et-kemik bedenin sıcaklığı ile buluşan insânî ruh, bir anda “Dur dur, neler oluyor?” dedi. Bir anda şok oldu. Sonra kendisindeki sonsuzluk ruhu çalışmaya başladı. Hem kâlû belâ’daki sonsuzluk yurduna bakar oldu, hem de et-kemik bedenin sıcaklığı ile gözünü açtığı bedensel hâletlere baktı. Ve etrafını saran merciler… içsel evrim ve dönüşüm İnsanın et-kemik bedende gelişimi ile ilgili doğru; ama türler arası geçişte bunu dile getiren yanıldı. Çünkü her tür, özel bir birleşke ile var edildi. Allah öyle özel bir birleşke kullandı ki El-Bârî ismi gereği; her saç kılı bile ayrı, her parmak ucu bile ayrı, her göz bile ayrı. İşte olay şu: Sonsuzluk ruhu bizi yönlendirdi; ya bedensel şok bu bedene döndü, ya da sonsuzluk bakışıyla şereflenip Rabb’ine âmâde oldu. Öylece kendisinin seyri sonsuzluk nazariyesiyle kalıplaştı. Kalıbı et kemik bedenin bakışı yönüyle sabitlenenler de ikiye ayrıldı. Ya kendini dünyaya salmak, veya kendini ahirete salmak. İkisi de a’ma grubunda yer aldı. Kendisini sonsuzluk kalıbında donuklayanlar ise aslında ikiye ayrıldı. Biri kalıbında seyrini yeterli buldu, bazısı da kalıplar ötesi seyrini sonsuzlaştırdı. İşte tümü üflenen ruh ile oldu…
3591) Biz kuluz, Allah ise Rab. Allah’ı ancak sıfatları ile tanırız. Allah’ın sıfatları zâtî ve subûtî olmak üzere ikiye ayrılır. Zâtî sıfatlar O’na ait olup hiçbir yaratılmışa verilmez. Bu sıfatlar, Allah’ın eşsizliğinin nişaneleridir. Her biri kulun zihnini açar, kalbine “O’na benzer hiçbir şey yoktur” hakikatini nakşeder. Subuti sıfatlar ise, o bizi yarattıktan sonra, bu sıfatlarla bezemiştir. İşte bizi bezediği tüm tüm sıfatlar, kendisi mutlak olarak o sıfatlarla mücehhezdir. Biz ise sadece yaratılmış birer çehre olarak bu sıfatlarla büründürülmüşüz.
3592) Madde ile mana ayrılmaz bir bütündür; tıpkı beden ile ruh gibi. Biri olmadan diğeri maksadına ermez, işlevini tamamlayamaz. Bal ve içindeki tad misali… Bal yoksa, tadın adı kalır ama hakikati hissedilmez. Bal yiyeceksin ki tadı damağa değsin, kokusu burna varsın, lezzeti ruha dokunsun, enerjisi kana karışsın, rengi göze şifa olsun ve cilvesi kendini fark ettirsin. Ama balın kendisi elde yoksa; ne damak tat alır, ne burun koku duyar, ne ruh lezzetle buluşur. Kan zaten hareketlenmez, göz zaten görmez; cilve diye bir hâl de kayda geçmez. İşte mana ile madde böyledir; zahir ile batın böyledir. Biri diğerinin aynası, diğeri onun can suyudur. Bu yüzden prensibimiz nettir: Şeriat tek, tarikat yoldur; içinde hakikat ve marifet şuurdur. Yol edep ister, kemal edep ile doğar; edep kemale erdiğinde Cemâlullah kıble olur. Ve biliriz ki her nereye dönersen, Allah’ın vechi oradadır. Bu idrak bizim için sadece bir bilgi değil; yürüyüşümüzün kemali, hâlimizin istikametidir.
3593) Şöyle bir soru sorulabilir…. Her şey Allah’ın nuru ile yaratılmışsa, hiçbir şey yoktan var edilmemiş mi oluyor?” Olay şöyle… Özü nur… dereden alınıp içi su ile doldurulup tekrar dereye bırakılan balon ve su misali. Balona girmeden balon içindeki su sınırlanmış olarak yoktu; ama su derede vardı. Yani şekil (suret) yoktu, ama asıl (hamur) vardı. Biz de Nur-i Muhammedî muhtevasından var olmadan önce, nurun içinde münderiç idik. Peki Nur-i Muhammedî var olmadan önce neydi? İşte o mutlak nur ile münderiç idi. Yani daha yaratılmamıştı; ama aslı mutlak nur idi. Allah mutlak nurdan alıp katre (damla) yapınca, mutlak nur azalıp çoğalmadı. Birisi şöyle dedi: “Koca koca binalar dikiliyor, dünyanın ağırlığı çoğalıyor.” Biri de ona dedi ki: “Unutma ki o binalar da dünya hamurundan. Dolayısıyla dünyada bir artı-eksi oluşmuyor.” Neyse, tümü yine ondan… İşte kişi bunu seyredince, kendi varlığının özünü fark eder. Nefesinde seyreder; sonra da âfâkına (ufuklara/dış âleme) bakar. “Oooo… Âfâk da aynı nur…” Seyri yükselince ana kaynak nura nazar eder. Sonra nurda ram olurken… yüzü Vechu’llah’a döner. Nurun kaynağının O olduğunu seyreder. Ve secdede mirâcını tamamlar. İşte “HÛ” zikri bu noktada kişinin zikri olur. Bu noktaya kadar söylenilen her “HÛ” zikri sadece taklîdî idi; bu noktada tahkîkî olur. Yani hâl zikri olur… Hûû…
3594) Reel hayatta karşılığı olmayan her düşünce, hayal ürünüdür. Bu yüzden düşünce planımızın bu reel dünyada bir karşılığı varsa, halka açılır; söze, işe ve fiile dökülür. Çünkü hakikat, hayatta yankı bulduğunda rahmet olur. Ama düşünce planımızın bu reel dünyada bir karşılığı yoksa, o zaman o plan bizim öz zevkimizdir; bize has bir açılımdır. Halka arz edilmez, bizimle Hak arasında sırr-ı Rahman olarak kalır. Orada zevklenir, orada olgunlaşır ve sessizce geçeriz. Lakin her hayal bâtıl değildir. Zira bütün icatlar hayalde başlar. Önce hayalde doğar, sonra elbise giydirilir, ardından arz edilir. Hayal, hakikatin rahmidir; fakat her rahimde doğum olmaz. Bazı hayallere elbise giydirilemez. Onlar fiile çağrılmaz, dile düşürülmez; sır olarak kalır. Ve sır, yerini bildiğinde emanettir. İşte ölçü budur: Hayal, reel karşılık bulduğunda hizmet olur; bulmadığında edep ister. Edep ise her zaman hakikatin kapısını korur.
3595) Allah insana özel olarak, yarattığı ruhundan vermiştir. Bu ruh, sonsuzluk nüvesi barındırır ve bu armağan sadece insana verilmiştir. İşte bu yüzden kalbimizi dünyaya çevirdiğimizde, o ruh burada kıvranır durur; “biraz daha, biraz daha, biraz daha” der ve asla tatmin olmaz. Çünkü dünyanın dili sonludur; ruhun dili ise sonsuzluk… Ama kalbimizi arşa çevirdiğimizde, ruh kıvama girer; mutluluk nüvesiyle dolar. Zira bu ruh sonsuzluğa sevdalıdır; insana da sonsuzluk mutluluk verir. Allah yolunda daim eylesin. Zikir meselesi de böyledir: Dilin damağa yapıştırıp zikir okumak, işin başındakiler için çok harikadır. İnsan biraz daha kalbe inince, aynı işlev bu defa kalpte işlemeye başlar. Dil damakta iken ortaya çıkan o hâl, o incelik; bu defa göğüs kafesindeki letaifler tarafından üretilir. Hatta zikir kalbe indiğinde, dil zaten otomatik olarak damağa çekilir; dikkat edin, zikir okurken dilin oraya kendiliğinden yapıştığını görürsünüz. Fakat daha ileriye geçince iş daha derine iner; ahfâya… gırtlak altına… derken gidip kalbi istila eder. O vakit kalp ile nefis-i nâtıka birbirine bakıp tebessüm eder. Kalp ruhtan enerji alır, sırdan ilham alır. Göğüs kafesinin ortasında bir “benlik noktası” uyanmaya başlar; yönünü geçici sevdadan ülvi bakışa çevirir. Ve burada nefis ki benlik üzerinde işlidir; tatmin olmaya başlar. Çünkü nefis dünyada büyüyen bir açlık gibi değil, Hakk’a dönünce kıvam bulan bir hâl gibi olur. Benlik ve nefis meselesini bir bilgisayar gibi düşün: Donanım vardır; hard disk, anakart, RAM, ROM, ekran, klavye, mouse… Bir de bunun üzerine giydirilen bir işletim sistemi vardır. İşte “BEN” donanımdır; nefis ise işletim… Kalp seyir alanıdır; ruh enerji merkezidir. Ama ben ve nefis sürekli paslaşır; böylece rota çizilir ve kişilik bilinci ortaya çıkar. Velhasıl insan çok kompleks bir varlıktır… Çözene aşk olsun.
3596) Kişi Allah’a iman yüklü bir zihinle doğar. Allah’ı rab bilme üst bilinciyle dünyayı merhabalar. Tıpkı bir bebeğin annesinin sütünü içecek bir zihinle yüklü olarak doğması gibi. Bebeği anne babası kayırmazsa direk Allah’a kulluk ile yaşar. Ama anne baba veya çevre çocuğu kayırır. Tıpkı bebeği kayırıp süt vermeyen anne gibi… Zorla mamaya alıştırılır. Sonra süt kurur ve bebeğin süt emme melekesi örtülür. Zaten kâfir örtmek demektir. Kâfir mutlak yokluk ile şekillenmek değildir. Titanic gemisine binerken tanrı bile batıramaz dediği gemi, batarken tanrım kurtar bizi diye dua eden şahsi hatırlarsınız. Tanrıyı inkâr eden ve zaten Allah’ı hiç bilmeyen kişi bile sabah karşılaştığı arkadaşına Günaydın der. Günaydın duadır. Karşındaki kişi için aydınlık bir gün geçirme isteğidir. İstek ancak birinden istenir. Bak ki senin vicdanın yaratıcını haykırmaktadır. Eğer örtülü olan üst bilince yüklenen zan gibi, tanrı yoksa o zaman karşıdaki kişinin gününü aydın edecek olan kim? Kardeşim… Bil ki tanrı diye bildiğin Allah yanı sıra bir güç sahibi zaten yok… Madem öyle; o zaman mutlak güç ve kuvve sahibi olanı idrak et ki, onun adı da Allah’tır. Kesinlikle bil ki, İslam’ın girişi “(la=Hayır) (ilahe=tanrılara)” sonra kalpte yerini yegâne ulûhiyet sahibi olan Allah’ın haykırışı dirilir ki; onun sedası da “sadece Allah” olarak seyredilir. İşte Allah’ı idrak et ki, günaydını ağzına getirenin Rabbin olduğunu bil. İşte kişiye çevresi tarafından rabbi olan Allah unutturulur. Bilinci birçok şeyi rab sanmaya başlar. Bu sanma olayı on beş yaşından sonra katmerleşmeye başlar. İşlenen her günah bu katmerleşmeyi yoğunlaştırır. Zift misali olur da, milletin ayakyolu olmak için malzemeye yapışkan olmaya başlar. Oysa özgür bir kulluk için dünyaya gelmişti… Tıpkı melek gibiydi. Ruhu ve bilinci saf ve arı idi…
3597) İşçi hakkı, Allah hakkıdır el uzatılmaz. İman ve İslam bir bütünün ayrı anlatımıdır. İmanlı olan işveren, işçisine asgari ücreti verip, kendisi işçinin emeği ile kazandığıyla keyif süremez. İslam ile hemhal olup iman ile şereflenen kişi, asgari ücretle kayıtlanmadan, işçisine kazandığına göre refah payı dağıtır. İşte İslam ahlakı bu ahlaktır. Yoksa İslam ahlakı, işçisini açlık sınırına mahkûm edip üstü parayla, şekilsel olan İslami prensipleri yapmak değildir. Örneğin; vicdanını rahatlatmak için, bol yıldızlı otellerde umreler yapıp, kendi nefsini insanlar nezdinde hoş gösterip, öylece tatmin ederek, kendince islami fantazilere girişmek değildir. Her şeyden önce kişi bilmelidir ki, İslam gönül eğlendirmek için öğretilmemiştir. İslam, insan ile Allah arasındaki deruni ilişkiyi düzeltmek için ve kulun fıtrat üzere sabit kalması ve fıtratını daha da güzelleştirerek meleklerin üzerine çıkıp, yeryüzünde halife olmak için, kendisine idrak ettirilmiştir. Ama her ne çare ki nefsimiz, mutlak iyiliği bize zor gösterirken, fantezilere girişmeleri sevimli göstermektir. Çünkü öze dönüşte rabbiyle hemhal olmak varken, dışsal fantezilerde bencillik ön plandadır. İslam bir yaşam şehridir. Her hakkı hak edilene sunma prensibidir. Sunmayan, hakkı yerine getirmemiş olur ki, ölüm ötesinde haktan mahrum kalmaya mahkûm olacaktır.
3598) Zikirdir bizi bize sunan… Gerisi, zikre zemin hazırlayan. Ben bunu 1990 yılında mana ilmi ile tanışınca daha berrak gördüm. Birinci yolun zikir olduğunu fark ettim; çünkü zikir gelince tefekkür doğar. Tefekkür doğunca, okuduğu ile hallenme başlar. Okunan kelâm, zihinde bilgi diye kalmaz; kalpte hâl olur, ruhun kıvamına karışır. Allah der ki: “Zikrullah ekber.” En büyük olan zikirdir. Onun için her Esma’yı Allah ismiyle anmak çok daha şiddetli tesir oluşturur. Çünkü Allah ismi celâldir. Hangi ismi “Allah” ismiyle mühürleyerek okursak, o zikir bir mühür gibi kalbimize basılır. Celâl, gayrıyı siler; masivayı siler. İşte bu yüzden “gayrı şeyler”in peşine düşmeyin. Zikir, kalbi karartan çokluğu temizler; özü uyandırır, yönü Hakk’a çevirir. Ve zikir çalışmamız plansız bir heves değil; planlı bir çalışmadır. Bilinci kaydırmaz biiznillah; bilinci toplar, derler, merkezine getirir. Zikirle insan kendini bulmaz sadece… Zikirle insan, kendini bırakır; Hakk’ın huzurunda kendine iade edilir.
3599) Yoktan var edilmek, hiçlikten bir şey çıkması değildir. Yoktan var edilmek, şeklin yoktan var edilmesidir; asıl yoktan değildir. Çünkü yok dediğimiz şey, aslında bizim idrakimizin yokluğudur. Hakk’ın katında yokluk diye bir alan yoktur. O’nun katında sadece “olmak” vardır; ama henüz şekle girmemiş olmak hâlinde. Balon misali çok latif… Su derede idi, balona girince “ayrı bir varlık gibi” göründü. Biz de nur deryasında idik; şekle girince “ben oldum” sandık. Nur-i Muhammedî de bir başlangıç değil, bir zuhur mertebesidir. Yani nurun kendisi değil, nurun insana bakan yüzüdür. Bu yüzden Allah azalmaz, çoğalmaz. Çünkü yaratmak, O’ndan bir parça koparmak değildir. O’nun aynı nurunun, mertebelerle görünmesidir. Hu ise işte burada taklit olmaktan çıkar… Çünkü artık dil değil, asıl nefes konuşur. Kul söylemez, Hak söyler. Ve kul sadece olunan yer olur. Bu noktada zikreden kalmaz, zikir kalır. Arayan kalmaz, bulunan kalır. Secde kapanış değil, asıl açılıştır. Ve kişi anlar ki, aradığı şey başından beri kendinde saklıydı.
3600) Hakk’ın talebesi olan bu aciz kul, yaşadığı hâllerin o an Allah’tan geldiğini idrak edemediği zamanlarda, sanki karşıdan geliyormuş gibi zannedip üzülerek diline taşıdı; bilmediği yerde acele etti, göremediği yerde yükü büyüttü, yük büyüyünce söz de büyüdü, kalp daraldı, içe bir sızı indi. Sonra anlaşıldı ki her şey, bu aciz kulun arınması, yıkanıp durulması, belli bir kıvama gelmesi içinmiş; inciten sandığım hâller meğer içimdeki pası söken bir terbiye, zorlayan sandığım engeller meğer ruhumu yükselten bir rahmet rüzgârıymış. Uçak yükselmek için rüzgârı arkasına almaz; rüzgâr önünden gelir ki kanatlarına direnç olsun da yükselsin, işte önümüze gelen her engel de böyledir; ruhun gelişimi için, yükselişi için gelir ve insan o rüzgârın hikmetini geç fark edince…
3601) Bir yaprağın sonbaharda dalından dökülmesi, içimde derin bir tefekkür hâlinin doğmasına vesile oldu; çünkü o solan yaprak dalından düşmedikçe ağacın özündeki su, dalına gerektiği gibi yetişemiyor; teslimiyetle dökülen o eskimiş, yıpranmış yaprağın yerine tazecik, pırıl pırıl bir yenisi meydana geliyor. O solmuş yaprak görevini tamamlamış oluyor; düşmeden yenisi gelmiyor, gitmeden tazelik gelmiyor, ayrılmadan yenilenme olmuyor. Kalbimiz de böyle; gereken temizlik ve arınma olmadıkça kalp paslanıp köreliyor, insanın iç âlemi ağırlaşıyor, ışığı sönükleşiyor; fakat o temizlik ve arınma gerçekleşince, hayal bile edilemeyecek bir parıltı insanı bekliyor, tıpkı yaprağın ardından gelen o yeni tazelik gibi, insanın içi de yeniden diriliyor, nefes bile başka türlü alınmaya başlıyor.
3602) Allah’ı “saf aşk” olarak tanımlayıp bu aşkın zuhuruyla zahire çıktığını ve bunun “sen” olarak gerçekleştiğini söylemek, tevhidi derinleştirmek değil farkında olmadan yaratıcı ile yaratılan arasındaki ontolojik sınırı kaldırmak olur; hâlbuki Allah Teâlâ Zât’ı itibarıyla müteâlîdir, görünmez, bedenlenmez, bir “ben”e dönüşmez, zuhur eden O’nun Zât’ı değil esmâ ve sıfatlarının tecellîleridir ve tecellî hulûl değildir. Kul ne kadar saflaşırsa saflaşsın, idraki ne kadar genişlerse genişlesin kul olarak kalır; varlığı Allah’la kaimdir ama Allah’ın kendisi değildir, bu sınır kalktığında secde kaybolur, secde kaybolduğunda ise marifet değil nefsin ilahlaştırılması başlar. Hakiki vahdet idraki, secde edecek yer bulamamak değil secdede derinleşmektir; hayreti hamdsız bırakmak değil hayreti hamde dönüştürmektir. Allah’ın kuluna muhabbeti haktır fakat bu muhabbet “Zât’tan Zât’a iki aşkın karşılıklı meşki” gibi tasvir edilemez; Allah’ın sevgisi yaratılmış sevgiye benzemez, ikilik ve özdeşlik içermez, kul bu muhabbetin faili değil mazharıdır. Hakikat şudur: Allah sevilir ama olunmaz, bilinir ama özdeşleşilmez, tecellî eder ama hulûl etmez; kulun kemali “ben O’yum” noktasında değil, “ben O’nun huzurunda kulum” eşiğinde durabilmektir.
3603) Sırlar kalbe bir bir inerken kalp dile gelir, dil susar; gece çökerken isim parlar, zikirle yanar gönül ve uçar; her nefes bir yakarışa, her isim bin mânâya dönüşür; ben kaybolur, O kalır ve sessiz anlara nur yağar; bu hâl artık ne söz ister ne soru ne de cevap, kalbe bir “Allah” yeter, içimde bin kapı, bin kitap açılır.
3604) İnsanın iç dünyasında gerçekleşen gerçek dönüşüm, yalnızca bireysel çaba ve ibadetle sürdürülebilir bir istikamet kazanmaz; çünkü nefsi emmâre, kişinin kendi kendini terbiye etmesine çoğu zaman perde olur. Mürşid, dönüşümü yapan değil, Allah’ın lütfuyla gerçekleşen bu hâlin doğru okunmasına, istikamette kalmasına ve nefsin aldatmalarından korunmasına vesile olan rehberdir; bu sebeple manevî yolculukta mürşid gerekliliği bir tercih değil, denge ve selamet için bir ihtiyaç olarak ortaya çıkar.
3605) Mutlak yaratıcı istediğini yaratması için kün demesi kâfidir. İnsan asla bir kukla gibi değildir. İnsana irade verilip değer kılınmıştır. Kuklaya örnek Hacivat Karagöz oyununu gösterebiliriz. Sahte bir şahsiyet verilmiş ve oynuyor sahnede, güldürüyor izleyicileri. Hacivat ile Karagöz’e, benliğini ışıkları elinde tutan hissettiriyor. Ama ortada oynayan karakterlerde bir can ve irade yoktur. Bunlardaki teslimiyet insanın teslimiyeti gibi değildir. Çünkü o karakterde irade olmadığı gibi kuvvette yoktur. Ama insanda irade vardır lakin kuvvet yoktur. İnsandaki tüm havl ve kuvvet Allah’tan gelmektedir. Ama insandaki iradenin içeriği de Allah’ın hükmü dâhilinde yer almaktadır İşte mutlak teslimiyet, yaratıcının fıtratı üzerinde yaşamaya denir. Bu da nimete erenlerin yoludur. Demek ki gazaba uğrama yolunda da kişi irade edebilir. Yoksa Fatiha süresinde neden nimete erenlerin yoluna ermek için dua edilsin ki… Akıl var mantık var. Olunmayacak şey niye ısrarla iste denilsin ki. Hem günde farz olarak beş vakit… İşte biz varız ve sonsuza kadar da var olacağız. Tüm sıfatlarımız Allah’ın subuti sıfatlarından nasiplendirilerek var edilmişlerdir. Biz kendimize hiç bir elbise uydurmuyoruz. Allah bize elbise giydirip bizle bizdekini bizde seyrini bizim için yaratmıştır. Hem biz ile seyrimizi var etmektedir. Öylece kapalı olan hazinesini seyreden benlik sahibi bireyi var eylemiştir. Hiçbir kulun elbisesi diğer bir kula uygun değildir. Çünkü her kul özgü olarak var edilmiştir. Yokluk sahnesinde ki teslimiyet diye bir şey de düşünülemez. Çünkü biz yoklukta değil, varlıkta varlıkla var edildik. Varlık sahnesinde teslim olacaksın ki senden mutlak benliğe doğru seyir oluşsun. Sen olmasaydın senden bu seyirde oluşmayacaktı. Amenna de ve teslim ol Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin Nazif yoluna. Öylece nimete erenlere katılarak mutluluğun tadına er.
3606) Şeytan sadre, yani benlik merkezine vesvese verir; oradan kalbe ulaşmak ister. Ruh, sır, hafî ve ahfâ mertebelerine ise asla tesir edemez. Kalbe gelen vesvese zayıf bir fısıltıdır. Gücünü hakikatten değil, ilgiden alır. İnsan beden merkezli yaşadıkça bu fısıltıyı vehmiyle büyütür. Takılmasa, vesvese birkaç an içinde yok olur. Vesvese tutuldukça büyür, bırakıldıkça söner. Şeytan benliğe dokunur; ruhun özüne ulaşamaz. Çünkü ruh ilahî nefhadandır. Kalbe gelen her düşünce sahiplenilmez. Hakikate uymayan bırakılır. Kalp Hakk’a yöneldikçe sadır temizlenir. Sadır temizlendikçe vesvese barınamaz.
3607) “Ubade b. Samit şunları anlatıyor: “Ben Ehl-i Suffa’dan bazı kimselere Kitap (yazı yazmayı) ve Kur’an’ı öğrettim. Onlardan biri bana “yay” hediye etti. Ben (içimden); “Bu (öyle değerli) bir mal değildir. Bununla Allah yolunda ok da atarım; onun için Resulullah’a gidip bunun caiz olup olmadığını soracağım.” dedim Ve ona giderek: “Ya Rasulellah! Kendisine kitap (yazı yazmayı) ve Kur’an öğrettiğim, o da bana bir kavis / yay hediye etti, bu (öyle değerli) bir mal değildir. Bununla Allah yolunda ok da atarım” dedim. (Allah rasulu sas): “Eğer boynuna ateşten bir tasma geçirilmesini istiyorsan kabul et.”dedi.” (Ebu Davud, İcare, 1)”