196) ÜVEYSÎLİK, MURÂKABE, TESLİMİYET ÇEMBERİ

Bir veliyi Allah’a en yakın kılan şey, onun teslimiyetindeki kemâldir. Fakat bu teslimiyet bir anda, bir hevesle oluşmaz. Teslimiyetin şıpsevdi bir yönü yoktur; o, kademeli bir olgunlaşmanın meyvesidir. Kişi, nefsinin gölgesinden sıyrıldıkça, kendi varlığını adeta yok olmuş gibi hisseder. Bu hâl, “seyreden” olarak var olduğu ama müdahil olmadığı bir makamdır. Artık karışma yoktur; şüphe kalmamıştır.

İşte murakabe bu noktada büyük bir destektir. Kalpteki bağ güçlendikçe hâller şiddetlenir, idrak derinleşir ve teslimiyet hâli doğar. Kul, aklına geleni kalbine indirebilecek bir izne erişir. Çünkü akla getiren de kalbe indiren de Allah’tır. Hamd, bu nimeti bahşeden Rabbü’l Âlemîn’e mahsustur.

Teslimiyet, seyrin adım adım ilerlemesidir. Her hâl bir diğerine köprü olur. Kişi, hâller arasında yükselirken, hangi makamın daha ileri olduğunu sormak edepten sayılmaz; yeter ki gaye merak değil, marifet (derin bilme) arayışı olsun. Zira bu yol, kaplumbağa gibi yavaş ama emin adımlarla çepeçevre korunmakla yürünür. Hız, cemâl tecellîsinde değildir; çünkü cemâl öğreterek, celâl dönüştürerek terbiye eder.

Cemâl (ilâhî güzellik) ile öğreten Rab, kulunu mutluluk içinde eğitir. Celâl (ilâhî kudret) tecellîleri daha serttir, dönüşümü hızlandırır; ama cemâl, kulun kalbini incitmeden yoğurur. Kişi, düşe kalka yürür; her düşüşte bir kabuk kırılır, her kalkışta bir hakikat doğar. Düşmekten yorulan kul, sonunda “artık ben düşmüyorum, düşen bencilliğimdir” der. İşte o an kendi iç kıyametini yaşar.

Her düşüş bir öğreti, her kalkış bir doğuştur. Nihayetinde kul kendi kıyametini yaşar; bencilliği yıkılır, hakikati açığa çıkar. Bu hâl, “Rabbü’l Âlemîn mutluluk içinde bana öğretiyor” hâlidir. Çünkü Rab, hem cemâl hem celâl tecellîsinde eğitendir.

Bu kıyamet, bencilliğin yıkılıp hakikatin doğduğu andır. Kul artık bilir ki, “güç ve kuvvet ancak Allah’tandır.” Kendi acziyetini idrak eder, fakrını (yoksulluğunu) hisseder. İşte bu idrak, gerçek teslimiyetin kapısıdır. Çünkü fakrın içinde fenâ (yokluk) saklıdır.

Murâkabe bağı sıkılaştıkça kalp, nur cemâliyle parlar. Rabbü’l Âlemîn kulunu her an yeniden yaratır. O, her nefeste öğretir; evrile evrile, sivrile sivrile… Ve o anın duasının özü şudur: “Ey Rabbim, güç ve kuvvetin ancak Senden olduğuna imanla yaşayayım. Acziyetimi ve fakrımı en derin hâliyle hissedeyim. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in yolunda yürümekle sana daha daha yakın olayım…

Tasavvuf yolunda bir hakikat vardır ki, görünmeyen bir elin tuttuğu gönül, bazen görünenden daha sıkı bağlanır. İşte bu hâl, Üveysî bağ olarak bilinir. Nefsani duygularına hakimiyet bakımından görmeden manevi olarak bağlanmak, kalbin hissiyatının şiddeti bakımından görerek sevmekten daha şiddetli bir bağ ortaya çıkarır. Çünkü görmeden bağlanan, kalp gözüyle görür; gören artık gözle değil, gönülle idrak eder.

Ayrıca görmeden oluşan yakınlık hali, gördüğünde eğer bedensel oluşumlara takılırsa, kalbi irtibatın zayıflamasına sebep olabilir. Zira en büyük veli dahi bizim gibi yer, içer, konuşur, dünyevi işlerle de meşgul olur, çarşı pazar gezer ve uyur.

Mana ehlerine beşeri gözle temaşa ettiğimizde, kalbimizin deruni hissediş hali bozulursa, işte o zaman görmeden hakka olan rağbet daha keskin olur. Onun içindir ki, Allah’ın dostlarına en yabancı olanlar, genellikle onlara düyvevi bazda en yakın olanlardır.

Üveysîlik, zamanın ve mekanın ötesinde bir irtibat halidir. O, Hızıriyet makamının nefesiyle yürünen bir bağdır. Bu bağda mekân yoktur, zaman yoktur. Kalpten kalbe akan bir nur vardır. O nur, ilk olarak Hz. Hızır (aleyhisselâm) vasıtasıyla, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in nûrundan bir nefes olarak ümmetin iç dünyasına üflenmiştir. Böylece zahirde görünmeyen ama bâtında daima diri olan bir hat açılmıştır.

Bu yüzden Üveysîlik, bir mürşidin fizikî varlığından ziyade, ilâhî iznin tecellî ettiği bir kalbî geçiştir. Hızır, zamanla kayıtlı olmayan bir mürşiddir. Onun yol göstermesi, “görmeden bağ kurma”nın kaynağıdır. Bu yüzden murâkabe ehli, gönül gözüyle bağlanır; çünkü bu yolun piri “görmeden görme”dir.

Bu kutlu ümmette bu hattın ilk taşıyıcısı, Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahu anh) olmuştur. Zira o, Efendimiz’in nurunu hem zâhirde hem bâtında taşımış, “Sıddîk” sıfatıyla bu teslimiyetin timsali olmuştur. Ondan sonra gelen Selman-ı Fârisî, Kâsım bin Muhammed bin Ebû Bekir, Cafer-i Sâdık, Bâyezîd-i Bistâmî, Ebû’l Hasan Harakânî, Yusuf Hemedânî, Abdülhalik Gücdüvânî, Arif Rivegerî, Mahmud Encir Fagnevî, Ali Ramitânî (Azizan), Muhammed Baba Semmâsî, Emir Kulal, Bahaeddin Nakşibend, Alaaddin Attâr ve daha sonra gelen Hacegân silsilesi… Hepsi bu nurlu zincirin halkalarıdır. Her biri kalpten kalbe bir akış taşımış, nurun sürekliliğini sağlamıştır.

Bu silsilenin kaynağı, Sahabe devrinden Tâbiîn’e, oradan Evliyaullah’a uzanan bir sırdır. Çünkü her devirde birçok gönül, Hz. Peygamber Efendimiz’in nûruna “kalpten kalbe” bağlı kalmıştır. Bu bağ, Üveys el-Karanî (radıyallahu anh) üzerinden daha da derinleşmiştir. Üveys el-Karanî Efendimiz, Rasûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) zahiren hiç görmemiş ama kalben bütün bir ümmetten daha kuvvetli bağ kurmuştur. İşte bu hâl, “Üveysîlik” adını almıştır. Lakin zahiren de peygamberimizi göremediği için, sahabelerden bir alt kademede makamını tamamlamıştır.

Üveysî bağ, kalpte işleyen ruhtur. Çünkü bu bağ, sadece isimlerin değil, ilâhî nazarın aktığı hattır. Murâkabe sayesinde kalp, Rabbin huzuruna uyanır. Artık o kalp, her nefeste “O’nunla”dır.

Üveysî bağ, bir velâyet silsilesi olduğu kadar, aynı zamanda bir rahmet zinciridir. Bu zincirde her halka bir diğerine rahmet taşır. Görmeden bağlı olan, Hak’tan gelen bir akışla manevî terbiyeye alınır. Böylece kişi, mürşidini görmeden de onun nurundan beslenir. Çünkü bu nur, Hz. Hızır (aleyhisselâm)’ın nefesinden, Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk’ın sıdkından, Hz. Üveys el-Karanî’nin kalbinden süzülerek manevi ilhamını aktarmaktadır.

“Kalpten kalbe akış” ifadesi, bu hakikatin dilidir. Çünkü kalp, Rabb’in nazar ettiği yerdir. Kalp gözü açık olan, gönül gözüyle Rabbinin kul üzerindeki muradını seyreder. Bu seyrin kaynağı, murâkabe yani kalbî gözetimdir. Murâkabe, Üveysî bağın işleyiş merkezidir. Zira murâkabe olmadan bağ sabit kalmaz.

Üveysî bağ, velâyetin gizli damarlarından biridir. Görmeden bağlı olan, Hak’tan gelen bir akışla manevî terbiyeye alınır. O kişi, Allah dostlarının gönül nuruyla yoğrulur. Bu hâlde kul, “Ben onlardan ders almadım” demez; çünkü bilir ki, kalbinde hissedilen her hâl, o gönül zincirinin bereketidir.

Mürşid, silsiledeki halkaları birleştiren ilâhî bir akışın taşıyıcısıdır. Her halkadan geçişte kul, yeni bir “murâkabe gücü” kazanır. Emir Kulal Hazretleri’nin talebesi olan şahı nakşibendiyi çok yıllar önce yaşamış ve dünyadan göçmüş olan Abdülhalik Gücdüvânî’ye yönlendirmesi, bu zincirdeki nur akışını kolaylaştırmıştır. Bu yönlendirme, manevî olarak “görmeden bağ kurabilme” kudretini açmıştır. Bu yüzden mürşidlerin irşadı, sadece zamanla değil, gönül bağıyla da mümkündür.

Emir Kulal Hazretleri, Bahaeddin Nakşibend Hazretleri’nin terbiyesinde bir sır taşıyıcısıydı. O, Abdülhalik Gücdüvânî Hazretleri’nden gelen Hacegân silsilesinin nûr akışını kendi zamanına taşımış ve bu bağı daha sonra Üveysî (görmeden manevî bağ) yoluyla da açık tutmuştur. O, Bahaeddin Nakşibend Hazretleri’ni zahirde değil, bâtında bir asansör gibi yükselten, görünmez bir akışa bağlamıştır. Artık o andan itibaren “görmeden murâkabe gücü” bu silsilenin tüm halkalarına sirayet etmiştir. Bu yüzden bugün biz, o halkadaki her velî ile kalbî bir rabıta kurabiliyoruz.

Bu bağ, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den doğmuş, Hz. Ebû Bekir, Selman-ı Fârisî, Kâsım bin Muhammed, Cafer-i Sâdık, Bâyezîd-i Bistâmî, Harakânî, Fârmedî, Yusuf Hemedânî, Gücdüvânî, Arif Rivegerî, Mahmud Encir Fagnevî, Ali Ramitânî (Azizan), Muhammed Baba Semmâsî, Emir Kulal, Bahaeddin Nakşibend, Alaaddin Attâr, Ya’kub Çerhî ve sonraki Hacegân silsilesiyle sürmüştür. Görünmeyen ama kesintisiz bir nefes zinciridir bu.

Ayrıca bu zatlar hafi zikri esas alarak Üveysî bağın zahirdeki temsilcileri olmuşlardır. Onlar kalpten kalbe akışı, hazırda ve gıyapta gönülden gönüle taşımışlardır. Bu bağ, Allah’ın “Ben kulumun zannı üzereyim.” kudsî hitabının tasavvufî karşılığıdır. Çünkü kul, nasıl inanırsa öyle bağlanır. İman gönülde ise bağ da gönüldedir.

Bu bağ öyle bir sırdır ki, maddî olarak kopmuş gibi görünse de, manevî olarak hiç kesilmez. Bir mürid, mürşidini görmeden de onun nefesini hisseder. Çünkü bu, nurdan bir ağ gibidir. O ağın içinde her gönül bir düğümdür, her düğümde Rabbin zikri vardır. Gönül, zamana ve mekâna bağlı değildir. Bir velî, Rabb’inin izniyle gönüllere görünmeden tesir eder. Bu bağ, murâkabeyi kolaylaştırır; çünkü göz değil, gönül görmeye başlar.

Teslimiyet, fakr ile başlar, fenâ ile tamamlanır. Fakr, “benim elimde bir şey yok” demektir; fenâ ise “ben diye bir şey yok” hâlidir. Bu hâle ulaşan, Allah’ın dostudur. Onlar için artık korku yoktur, mahzun da olmazlar.

Üveysî bağ, bir himmetin (manevî yardımın) görünmeyen yönüdür. Bu bağda göz değil, gönül hüküm verir. Gözle bağ kuran, göremediğinde kopar; ama gönülle bağ kuran, uzak kalsa da irtibatını kaybetmez. Çünkü onun ipi göğe bağlıdır. Üveysî bağ, “görmeden görme” makamıdır. Burada akıl değil, kalp hüküm verir. Bu hâlde olan kimse, zâhire değil, bâtına teslim olur. Onun rehberi zamansızdır, çünkü mürşidi zamanın dışındadır.

Sahabe devrinden itibaren bu bağ, Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk’ın sıdkı ve Üveys el-Karanî’nin aşkı ile yoğrulmuştur. Tâbiîn devrinde, bu aşk ilme; evliyalar devrinde ise hikmete dönüşmüştür. Artık bu zincir, ilimden hikmete, hikmetten huzura akan bir nehir gibidir.

Hz. Hızır (aleyhisselâm), zaman dışı bir mürşid olarak Üveysî bağın asli piri kabul edilir. Hızır’ın nefesi, Rabbin “Ol!” emrinin kalplerdeki yankısıdır. Bu yüzden bu bağla yürüyenler, kendi mürşidlerini sadece bir isim olarak değil, bir nur olarak taşırlar.

Üveysîlik, zâhiri inkâr etmez; bilakis onu kalbin merkezine taşır. Görmeden bağ kuran kalp, Rabbi’nin nazarına mazhar olur. Çünkü Allah kalbe nazar eder, göze değil. Göz görmediğinde de kalp bilir; kalp bilir çünkü Rabbi öğretir. Gönül bağı, mürşid-mürit ilişkisinin ledünnî boyutudur. Görmeden bağ kurabilen bir kalp, Allah’ın “Senin Rabbin, seni terbiye etti ve terbiyeni güzel yaptı.” hitabını kendi iç âleminde duyar.

Üveysîlikte esas, teslimiyetin görünmeyen hâlidir. Kul, “görmedim ama hissettim” der. İşte o his, Hakk’ın kalpteki tecellîsidir. Bu bağ, sâdık olan gönüllerle diri kalır. “Kalpten kalbe akış”, yalnızca bir rabıta değildir; bu, hızıriyet makamından zamandan bağımsız irşadının bugüne uzanan tecellîsidir. Bu yüzden bu yolda asıl bağ, “görmeden iman edenlerin” bağıdır.

Hakikat yolunun en ince noktalarından biri, görmeden görmenin sırrına ermektir. Bu hâl, murâkabe denilen kalbî uyanıklığın kemâle ermiş hâlidir. Çünkü murâkabe, dış gözün sustuğu, iç gözün açıldığı bir tecellî alanıdır. Göz kapanır, gönül açılır; akıl susar, kalp konuşur.

Murâkabe, kalbin sürekli Allah huzurunda olduğunu idrak etmesidir. Kul, artık “ben” değil “O” ile bakar, “O” ile duyar, “O” ile hisseder. Bu hâlde göz, eşyanın zahirine değil, Hakk’ın nuruna nazar eder. “Görmeden görme” işte bu nazarın eseridir.

Hakiki murâkabe, kalpte ilâhî kameranın açık olması gibidir. Kişi, her an Rabbinin kendisini gördüğünün farkında olur. O an kul için dış âlemdeki görüntüler perdeleşir, iç âlemdeki nurlar görünür hâle gelir. Bu yüzden murâkabeye eren kimse, görmeden görür; çünkü artık “göz” değil, “nazar” çalışmaktadır.

Murâkabede görmeden görmek, Üveysî bağın kalpteki yankısıdır. Çünkü Üveysîlik, görmeden bağ kurmaksa; murâkabe, o bağın içinde kalabilmektir. Kalp o kadar saflaşır ki, artık kalp gözüyle seyre başlar. Seyir, “Allah bana bakıyor.” şuuruyla başlar, “Ben Allah’la bakıyorum.” bilinciyle kemâle erer.

Görmeden görmek hâlinde kişi, Rabb’inin cemâlini her şeyde hisseder. Artık ağaç, su, taş, nefes hepsi aynı ilâhî sesin yankısı olur. O zaman kul için dış görünüşler silinir, iç mânâlar görünür hâle gelir. Bu hâl, “gözleri vardır ama görmezler” hitabının tersidir; çünkü burada kalp görür, göz artık yalnızca perdeyi kaldırır.

Bu makamda kul, kendi varlığının gölgesiyle vedalaşır. Artık Hakk’ı seyreden bir “ben” değil, Hakk’ın kendi sıfatını kendinde ayinedarlık yaparak seyreden bir aynadır. İşte bu yüzden murâkabe hâli, insanın iç kıyametini hazırlar. Düşe kalka, yanışla, seyr ile kişi kendi bencilliğini yakar; o yandığında göz değil, nur kalır. Bu hâlin kemâli, “Allah beni görüyor” inancından “Ben O’nun görmesiyle görüyorum.” bilincine geçmektir. Artık görmeden görmek yoktur; çünkü her şey O’nun görmesidir.

Murâkabe hâli, nefsi susturup kalbi konuşturan bir hâl olduğundan, sabır ve edeple yürünmezse yanlışa düşülür. Bu yüzden mürşidin gözetimi olmadan yapılan murâkabe, nefsin kendi yansımasını hakikat sanmasına yol açabilir. Gerçek murâkabe, silsileye bağlanmış kalplerin nuruyla mümkündür.

Görmeden görme, akılla açıklanamaz; bu, nur-i basîret (kalp gözü) ile olur. Kalp gözü açıldığında, kul artık mekânı değil, manayı seyreder. Bu yüzden büyükler demiştir: “Kalp gözüyle bir kere gören, bin kere görenden daha basîrettedir.”

Bu hâl, Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahu anh)’ın sıdkının, Hz. Üveys el-Karanî (radıyallahu anh)’ın aşkının, Hz. Hızır (aleyhisselâm)’ın rehberliğinin, Bahaeddin Nakşibend Hazretleri’nin murâkabesinin bugüne uzanan yansımasıdır. Onlar görmeden görmüş, bilmeden bilmişlerdir; çünkü Allah onları kendi nuruyla seyrettirmiştir. Murâkabede görmeden gören kimse, artık sahiplenmez. Çünkü o bilir ki, görmeyi kendisinde dokuyan Allah’tır. O hâlde murâkabenin gayesi görmek değil, görülmeyi bilmektir.

“Her an O, bir yaratmadadır.” (Rahman Suresi, 29) Murâkabe ehli her an Rabb’inin yeni bir tecellîsine tanık olur. Allah her an yeni bir yaratış içindedir; kul da her nefeste yeniden doğar. “Güç ve kuvvet ancak Allah’ın izniyledir.” (Hadis-i Şerif) Kendi gücüne güvenen yanılır; teslim olan ise Allah’ın kudretiyle dirilir.

“Allah’ın dostlarına korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.” (Yunus Suresi, 62) Velâyet (Allah dostluğu), huzurun ve teslimiyetin en yüce makamıdır. “Ben kulumun zannı üzereyim.” (Kudsi Hadis) Kul, Rabb’ini nasıl bilirse, o tecellîyi yaşar. Teslimiyet, doğru zanla başlar.

“O sizi görür; siz O’nu görmeseniz de O sizi görür.” (Hadis-i Şerif) İhsan makamı, görmeden görmenin kemâlidir; kalp, bu idrakte sürekli diri kalır. “Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf Suresi, 16) Murâkabe, bu yakınlığın kalpte fark edilmesi hâlidir. “Nereye dönerseniz dönün, Allah’ın vechi (yüzü) oradadır.” (Bakara Suresi, 115) Görmeden görmek, Allah’ın tecellîsinin her yönden yansıdığını fark edebilmektir. “Gözler O’nu göremez, ama O gözleri görür.” (En’âm Suresi, 103) Murâkabe, işte bu görmeyle görmenin farkına varmaktır.

Velhasıl… Murâkabe, görmeden gören kalplerin yolu, artık gözle değil, HU ile bakmaktır. Ve o anda bütün varlık, tek bir hakikat olur: “Gören O’dur, görülen ise O’nundur.” Üveysî bağ, zamanın zincirlerini kıran, kalpten kalbe uzanan nurlu bir hattır. Ve bu silsile, gönüllerde yeniden dirilir; çünkü Rab her an yeni bir yaratıştadır. Teslimiyet, murâkabe ile olgunlaşan bir haldir; düşe kalka, adım adım, cemâlin nurunda yürüyen kalplerin yoludur.

Yorum yapın