392) EL VEDÛD MUHABBETİ VE TUTKU–AŞK KARIŞIKLIĞI

Olayın detayını anlamak için olaya biraz açıklık getirelim; mevzuubahis olayı bilmeden sınırsız muhabbeti oluşturan El Vedud esma tecellisi ile aşkı birbirine karıştırmayalım. Çünkü her iki mana içeriğinde de hedef, Allah’a yolculuktur.

Ama bedensel veya ruhsal tutkuyu aşk sananlar çoğunluktadır. Çoğunluğun tutkuyu aşk sanmaları ve o şekilde düşünmeleri, bu mukaddes kavramları kirletemez. Aslında aşk-ı ilahî, sanal benliği mutlak benliğe kayıtsız şartsız teslimiyetidir.

Tabii ki bu teslimiyet kişiyi bir yere kadar taşır. Çünkü teslimiyetten hâsıl olan seyir, bekabillah yolculuğunda başlar. İşte bekabillah ile fenafillâh sınırında aşkın işi biter.

Aşkı içsel tutkunluktan ayıramayan anlayış, veli kulların dervişlerini yönlendirdiği ve o yoldan temizlik yaptıkları aşk değildir. Bu sonradan oluşan tutkunluğun adını değiştirip “aşk” koyma olayı, velilerle doğmadı. Bu karanlık olan tutkunluk, insanlıkla beraber var oldu.

Bu, bizim sınav enstrümanlarımızdan bir enstrüman oldu. Allah’ın velilerinin dervişlerine vermek istedikleri hedefler ise bambaşka idi. Olayı bilmeden tutkuya aşk deyip bunu velilere mâl edersek, Allah’ın velilerine haksızlık etmiş oluruz.

Şunu da bilelim ki aşk bedensel olamaz. Bedensel olarak hissedilen, birbirini çeken hormonların kalbe dokundurduğu kavuşma azmidir. Burada kavuşma olup hormonsal tatmin bitince, kalbe basınç yapan eğilim biter. İşte o zaman kalbinde oluşan kavuşma isteğinin aşk olmadığını anlarsın.

Aşkta asla ve asla yanan özlem bitmez. Kavuşsa dahi, aşktan muhabbete dönüşen yakıcılık katlanarak devam eder. Âşık ve maşuk arasında bu hep devam ettiği için de, aşkın doğurduğunun ötesini göremez olur.

Burada ilk vurgum şu: El Vedûd’un sınırsız muhabbet tecellisi ile insanların “aşk” diye sahaya sürdüğü tutkulu hâlleri birbirine karıştırmayalım. İkisi de yönünü Allah’a dönmüş gibi görünse de, iç dinamikleri farklıdır.

El Vedûd muhabbeti, kulun benliğini temizleyerek, onu marifetle derinleştirir; tutku ise benliği şişirerek, onu bir noktaya kilitler. İkisi de içte yanış üretir; ama birinin dumanı tevhide, diğerinin dumanı benliğe dolar.

Ben bu ayrımı özellikle öne çıkarıyorum ki, “Aşk” kelimesinin parlak boyası altında saklanan nefsî tutkular, hakikat diye pazarlanmasın.

“Her iki mana içeriğinde de hedef Allah’a yolculuktur.” derken ince bir noktaya dokunuyorum: İnsan, bedensel veya ruhsal tutkuyu bile, içten içe Allah’a dönüş arzusunun bozulmuş bir formu olarak yaşayabilir.

Yani asıl özlemi Hakk’a yöneliktir; fakat yol, kulda kırılmıştır. Bu yüzden tutkuyu aşk sanan çoktur. Çoğunluk böyle zannediyor diye kelimenin hakikatini kirlenmiş saymıyorum; bilakis, hakikati merkeze alıp çoğunluğun zannını teşhir ediyorum.

“Aşk-ı ilahî, sanal benliği mutlak benliğe kayıtsız şartsız teslimiyettir.” cümlesini, kendi nefsime adres yazısı gibi okuyorum. Burada “benlik yok olsun” değil; “benlik, mutlak benliğin önünde diz çöksün, tahtı terk etsin.” diyorum.

Bu teslimiyet, insanı bir yere kadar taşır; ama bu taşımanın son durağını da net koyuyorum: bekabillah ile fenafillâh sınırı. Yani aşk, insanı kapıya kadar getirir; içeriye, bekâya taşıyan ise marifet, haşyet ve muhabbetullahın sükûnetidir.

Aşkı içsel tutkunluktan ayıramayan anlayışın, velilerin dervişlerine talim ettirdiği aşk olmadığını özellikle söylüyorum; çünkü tarih boyunca, nefsi azgın tutkulu hâller, “veli yolu” diye sunuldu. Nice karanlık tutku, “aşk” adıyla aklandı.

Oysa velilerin hedefi, dervişi tutkuya hapsetmek değil; tutkuyu El Vedûd’un sükûnetli muhabbetine dönüştürmekti. Onlar, aşkı emmareyi çatlatan ilk tokmak olarak kullandılar; ama tokmağı baş tacı yapmadılar. Emmareyi kıran tokmak, namaza, zikre, şükre, edebe dönüşsün istediler.

“Aşk bedensel olamaz.” derken, bugünün aşk algısını kökten sorguluyorum. Bedensel olan, hormonların kalbe dokundurduğu kavuşma iştahıdır. Bu iştah, kavuşunca diner; hormonsal basınç çekilince kalp eski hâline döner.

“Onsuz yaşayamam.” diyen nefis, kavuşup birkaç yıl geçince “İdare eder.” moduna girer. İşte o noktada, kalpteki kavuşma isteğinin aşk değil, biyolojik ihtiyacın itmesi olduğunu fark eder insan. Aşk ile bu dürtüyü birbirine karıştıran, hem nefsi yorar hem kalbi tüketir.

Hakiki aşkın ayrıcı çizgisi, yanan özlemin bitmemesidir. Kavuşsa dahi, ateş başka bir forma dönüşür; yakıcılık muhabbet olarak devam eder.

Bedensel bağ, hormon bitince solar; aşk ise kavuşmayla sönmez, sadece biçim değiştirir. “Artık gördüm, yeter.” demez; “Gördükçe daha çok özlüyorum.” der.

Bu yüzden “Aşkta asla ve asla yanan özlem bitmez.” diyorum. Eğer bir duygu kavuşunca sönüyorsa, o aşk değil, nefsin doygunluğudur.

Âşık ve maşuk arasında bu yanış böyle devam ettiği için, çoğu zaman aşkın doğurduğunun ötesini göremez olur insan. Yani aşk, kapıda bırakılması gereken vesile iken, asıl maksat sanılır.

Kapıdaki güzelliğe vurulup, içerideki sarayı unutan yolcu gibi… Ben tam bu noktada diyorum ki: “Dur, kapıya takılıp kalma. Aşkın doğurduğu hâlin ötesinde, El Vedûd’un sonsuz muhabbet iklimi var. Kapıya hürmet et, ama içeri girmeyi de unutma.”