Esas güzellik, iman ve amelle Allah cemaliyle buluşmaktır. İşte gerçekten sevinç çığlığı o an atılır. İşte o zaman sonsuz bayrama ulaşırsın. Bunu böylece bildikten sonra ZEN hakkında az malumat yazalım.
Öncellikle bilelim ki; hakikî güzellik, dünya süslerinde değil, Allah’ın cemaline kavuşmaktadır. O an öyle bir sevinç vardır ki, bütün bayramlar onun yanında sönük kalır. Çünkü kul Rabbine yöneldiğinde, gönül huzura erer ve ebedî mutlulukla dolar. “O gün bazı yüzler vardır ki Rablerine bakarak ışıldar” (Kıyâme 22-23) ayeti bu hakikati bildirir.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de, “Kul Rabbinden razı olursa, Rabbi de kulundan razı olur” buyurarak bu sevinci işaret etmiştir. Gerçek sevinç, dünya sevinçlerinden ibaret değildir. Aksine gerçek sevinç nefsin arzularını terk edip kişinin Rabbine yönelmesindeki zevki hissetmesidir. Öylece Allah’ın cemaline yönelmek ve O’nun rızasını bulmaktır. Kul, iman ve ameliyle Rabbine kavuştuğunda gönlünde öyle bir huzur olur ki, dünyevî sevinçlerin tamamı sönük kalır.
İnsan evladı anne karnında 120. Güne ulaşınca Allah indinden kendisine sonsuzluğa açılan bir pencere olarak ruh üflenir. Bu ruh üflenince insanın et kemik bedeninin ölümüyle beraber üflenen ruhun üzerine binip yaşamını devam ettirmesi için kendisine et kemik bedenin avantajlı konumunu kullanarak ikinci bir beden oluşturmaya başlar.
İnsan, anne karnında ruhla şereflenerek hakikatin yolcusu olur. Bu ruh, sadece dünyalık bedene değil, sonsuzluğa açılan bir kapıdır. Hadiste buyurulur ki: “İnsanın yaratılışı annesinin karnında kırk gün nutfe, sonra bir o kadar alaka, sonra bir o kadar mudga olur. Sonra melek gönderilir, ona ruh üflenir.” (Buhari, Bed’ü’l-Halk, 6).
İşte bu ruh, Allah’tan bir emanet olup insanı ebediyete hazırlar. Mana erleri de, ruhu “ezelî sırra açılan pencere” diye tarif etmişlerdir. Dolayısıyla ruhun üflenmesi, insanın sadece bu dünyaya değil, sonsuzluğa da açılan bir yolcu olduğunu gösterir. Anne karnında atılan bu sır, ölümden sonra da devam eder.
Ruh, bedeni aşan bir varlık olarak insana ikinci bir boyut kazandırır. “Sonra onu başka bir yaratılışta inşa ettik. Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir” (Müminûn 14) ayeti, bu sırra işaret eder.
İşte bu ikinci beden tümüyle bu bedenle tıpatıp aynıdır. Bedenin şekli ve şemaili nasıl değişim gösteriyorsa, işte o ikinci beden de öylece konumlanır. Ama et kemik bedenden ayrı bir hüviyete sahiptir. Yemeğe ve içmeye ihtiyacı yoktur. O sırf bir yaşam frekansıdır. Ve üflenen ruha ev sahipliği yapar.
Bu ikinci beden, ruhun yolculukta bineği gibidir. Ölümle beden toprağa dönerken, bu latif beden yolculuğa devam eder. Kur’an’da, “Her nefis ölümü tadacaktır” (Âl-i İmran 185) buyrulur. Ama bu tatma ruhun yokluğu değil, başka bir bedene intikali demektir.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur” buyurarak bu hakikati işaret etmiştir. Hak yolunun erenleri de, bu ikinci bedeni “fani bedene bürünmeyen hakikat libası” diye tarif etmişlerdir.
Ruhani beden, et ve kemikten oluşan bedenin ötesindedir. O, yeme içmeye muhtaç değildir; sırf bir nurî yapıdır. Kul, bu bedenin farkına vardığında ölümün sadece bir kapı olduğunu idrak eder. “Onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz” (Bakara 154) ayeti, ruhun devam eden varlığına dair bir işarettir.
İşte ZEN dediğimizde bu bedene işaret ederiz. Bu beden, et kemik bedenin istek ve arzularından uzak olarak yaşanıldığında, hafifler. Artık bu et kemik bedenden bağımsız hareket edebilecek kuvvete de ulaşır. Bu işlev her kişi için mevzubahistir.
Ruhani bedenin asıl gücü, nefis terbiyesiyle ortaya çıkar. Nefsin arzularına bağlanan kişi, onu ağırlaştırır. Ama helal ve harama riayet eden, kalbini zikre açan, bu bedeni hafifletir. “Kim beni zikrederse ben onunla beraberim” (Buhari, Tevhid, 15) kudsî hadisi, zikrin bu yükseliş sırrını bildirir. Erenler de, “Nefsini öldür ki, ruhun dirilsin” diyerek bu bedeni hafifletmenin yolunu işaret etmişlerdir.
Ruhani beden, et ve kemiğin arzularından uzaklaştığında hafifler ve manevî seyrine daha kolay kanat açar. Nefsin bağlarından kurtulan ruh, hakikatin kapılarını daha berrak görür. Nitekim kişi nefsin zincirlerini kırmadan ruhun kanatlanmaz.
Yani kişi nefsi terbiye denilen dışsal baskılama ile et kemik bedenin dürtülerini azaltmaya giderse, bu ikincil beden hafifleyip dışarılarda dolaşabilir. Hızı ise ışık hızından 33 kat daha hızlıdır. Yani o hızla dışarıda dolaşıp tekrar et kemik bedene girebilir.
Bu latif yolculuk, tasavvufta seyr-i enfüsî olarak da işaret edilmiştir. Ama bu seyir iman ve salih amelle desteklenmediğinde, sahibine fayda vermez. “Allah’a koşun” (Zâriyât 50) ayeti, bu yönelişin istikametini gösterir. Yani ruhun yolculuğu oyun değil, Allah’a yaklaşma gayretiyle anlam kazanır. Ehlullah da, “Işık hızından öteye geçsen bile, iman yoksa yürüyüşün boşluktur” diyerek uyarmışlardır.
Nefsin terbiyesi, ruhun açığa çıkması için bir anahtardır. Ruhani seyrin hızı, maddi ölçülerle kıyaslanamayacak kadar büyüktür. Ancak bu yolun hakikati, iman ve salih amelle birleşmediğinde yalnızca hayranlık uyandıran bir gölge olur. “Doğrusu nefis, kötülüğü emreder; ancak Rabbim’in merhamet ettiği müstesna” (Yusuf 53) ayeti bu ince sırra dikkat çeker.
Bu gidiş ve gelişler, hem böylece kuvvete ulaşmalar, eğer, iman ve ameli salih yoksa, ölüm ötesinde işine yaramayacaktır. Ölümle beraber tüm bu işlevini kaybedecektir. Çünkü şimdi et kemik bedenle intisaplı yaşadığı için, Allahın 99 esmanın tümüne seyrangahlığını sürdürür. Ama et kemik bedenin ölümüyle imansızdan rahim esması alınacak, artık tüm kuvvetini kaybedecektir.
Ruhani tecrübeler, imansız ve amelsiz kalınca birer aldanıştan öteye gitmez. Kur’an’da, “Kim Allah’a ve ahiret gününe iman etmezse, onun ameli boşa gider” (Maide 5:5) buyrulur. Yani iman, tüm manevi yolculukların kalbidir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de, “Ameller niyetlere göredir” buyurarak, niyet ve iman olmadan yapılan gayretlerin faydasız kalacağını hatırlatmıştır. Erenler, bu hakikati “İman kandil olmadıkça ruhun ışığı yanmaz” diye ifade etmişlerdir.
Zira iman ve amelsiz bir yolculuk, ruhani bedenin kuvvetini ölümle birlikte kaybettirir. Dünyada kazanılan her yetenek, imansızlıkla bir anda boşa çıkar. Rahmân ve Rahîm esmasının bağını kaybeden ruh, destekten mahrum olur. “Kim Allah’a kavuşmayı umarsa, bilsin ki Allah’ın belirlediği vakit elbette gelecektir” (Ankebût 5) ayeti, iman olmadan yolculuğun fayda vermeyeceğini hatırlatır.
İşte bundan dolayı, kişinin imanı ve ameli salihi yoksa havada uçarsa, suda yüzse veya tayyi mekan veya tayı zaman yapsa bile, buna istidraç denilecektir. Ölüm ötesinde bir şey elde edemeyecektir.
İstidraç, Allah’ın izin vermesiyle inkârcılara da olağanüstü hallerin açılmasıdır. Ancak bunlar, onları hakikate değil helake götürür. Kur’an’da, “Onlara mühlet veriyoruz, çünkü hileleri daha çok artsın diye” (Âl-i İmran 178) buyurulur. Bu sebeple kerametle istidraç arasındaki fark, niyet ve imandır. Hak erleri, “İstidraç göstereni değil, teslimiyet göstereni ara” diyerek bu inceliği bildirmiştir.
Dünya üzerinde birçok ZEN ustaları mevcuttur. İnsanlara ruhani vücutlarını hafifletip güzellikler yaşatmak suretiyle bir şeyler edindirirler. Hatta hatta bir çok kimyasal narkotik ilaç, tütsü veya buhurlarla, et kemik bedenin ruh üzerindeki hâkimiyetini kısıtlayıcı tedbirlerle sözde güzellikler yaşatırlar. Biraz geçtikten sonra eskisinden daha da hantal olurlar. Çünkü o maddeler bedende salgılama yapmış ve ruh bedeni biraz özgürleştirmiş, ardından o etki gittiğinde, eskiden beter olunmuştur. Bu olayı bilen mafyalar, insanları kandırıp öylece mal ve mülklerine el koyup onları da sahte maneviyat naraları ile kandırmaya devam etmektedirler.
Sahte yollar, ruhu hafifletmek bir yana daha da ağırlaştırır. Çünkü hakikat, maddi sarhoşluklarla değil, kalbi Allah’a bağlamakla elde edilir. Kur’an’da, “Şeytan içki ve kumarla aranıza düşmanlık sokmak ister” (Maide 91) buyurulur. Yani madde bağımlılığı kişiyi Allah’tan uzaklaştırır. Hak yolunun erenleri de, “Zikir ile açılmayan kapıyı ne tütsü ne duman açar” diyerek sahte maneviyatlara karşı uyarmışlardır.
Et kemik bedenin zevklerinin peşinde koşmak kişiyi ZEN’e ulaşmaktan mahrum eder. Onun için et kemik bedenin zevkleri ile uçup ZEN ustalığına soyunmak, büyük bir hayaldir. Genel olarak sahte zen ustaları, bedene kimyasal madde veya buhurlar koklatarak sahte ZEN’cilik oynarlar.
Nefsani arzulara dalmak, ruhani bedeni köreltir. “Nefsini ilah edinen kimseyi gördün mü?” (Casiye 23) ayeti, insanın nefsini takip ederek hakikatten uzaklaşacağını gösterir. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), “Gerçek mücahid, nefsine karşı cihad eden kimsedir” buyurmuştur. Ehlullah da, “Nefsini doyuran, ruhunu aç bırakır” diyerek bu hakikati dile getirmiştir.
Ama Allaha ve Hz.Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimize iman edip teslim olmadan, ZEN’e ulaşmak için gerekli olan tüm şartları yerine getirmek suretiyle ZEN ortamının verdiği hisle ruhani olarak uçup fena ve beka makamlarındaki huşuyu beklemek, hayal denizinde kulaç atmaya benzer. Ayrıca fena makamındaki Allah ile kaimliğini yaşamayı hissediş olmadan, bekaya dair meraka girmek ise, kişiye hayalden öte bir zevk vermeyecektir.
Hak yol, yalnızca iman ve teslimiyetle değer kazanır. “Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Âl-i İmran 85) ayeti bu gerçeği bildirir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de, “Amellerin en hayırlısı Allah’a iman ve istikamettir” buyurmuştur. Erenlerin işareti de açıktır: “Teslimiyet olmadan görülen her hal, hayal deryasında bir serap gibidir.”
Özündeki o değer biçilmez katmanlara ulaşmak, ancak zikirle mümkündür. Zikrin birinci basamağı farzlara yapışıp haramlardan korunmaktır. Zikrin ikinci basamağı, Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin öğrettiği dua ve zikirlerle hakka yaklaşmaktır. Farz ile helal haram, düsturlarına riayet etmeden, ulaşılacak hiçbir makam da olmayacaktır.
Zikir, kalbi Allah’a bağlayan en büyük nimettir. “Onlar, iman edenler ve Allah’ı zikretmekle kalpleri huzura kavuşanlardır. Dikkat edin! Kalpler yalnızca Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d 28) ayeti zikrin hakikatini bildirir. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), “Amellerin en üstünü farzları yerine getirmektir” buyurmuştur. Erenlerin sözüyle, “Zikir, helal-haram çizgisini koruyan kalpte nur olur; aksi halde sadece dilin çırpınışıdır.”
Ayrıca hiçbir ZEN ustası, onlara tüm dünyayı verseler de et kemik bedenin zevkleri içinde kör ve sağır olanla arkadaşlık etmez. Çünkü bu arkadaşlık onları maddenin kesafetine çekecek ve ruhi özelliklerini kaybettirecektir. Hiçbir ZEN ustası dünyalık ile dost olmuyorken, fena ve bekadan Allah nurunun kokusunu alan mı, dünyevi menfaat için dost olacak.
Dünya menfaatine dalmak, ruhani dostluğu bozar. “Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir, ahiret yurdu ise takva sahipleri için daha hayırlıdır.” (En’am 32) ayeti buna işaret eder. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), “Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse kiminle dost olduğunuza dikkat edin” buyurmuştur. Erenler, “Dünya menfaatine yaslanan dostluk, kalbi taşa çevirir” diyerek uyarmışlardır.
Yok, dostum yok, dünyevi menfaat için hürmet edenden uzaklaş ki hakkın tecellilerinin sırlarına vakıf olasın. Dünyevi tüm menfaatlerin getirisi WC’ye kadar sürer. Bunu tüm hayvanlar da yapar. Sen bunun için var olmadın dostum. Sen dünya için yaratılmadın. Ama dünyadan da nasibini sakın unutma. Rabbimiz “dünyada da ahirette de güzellik iste” der.
Dünya malı geçicidir; insanı Allah’a yakınlaştırmıyorsa yükten başka bir şey değildir. “Allah’ın sana verdiğinden ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma.” (Kasas 77) ayeti, dengeyi gösterir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Gerçek zenginlik mal çokluğu değil, gönül tokluğudur” buyurmuştur. Dünya menfaati bir heves, Allah rızası ise sonsuz nefes getirir.
İşte ey nefsim; dünyadaki nasibinin peşinde koşarken, Allah’ın sana üflediği ruhun verdiği his ile sende oluşturduğu sonsuzluk marifetinle eğer dünyaya meyl edersen, işte o zaman bu sonsuz ulaşım hevesini dünyaya çevirir ve asla tatmin olmadan içinde boğulup gidersin. Çünkü kalp ancak Allah zikri ile tatmin olur.
Kalbin hakikatte doyacağı tek kaynak Allah zikridir. “Bilin ki, kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur.” (Ra’d 28) ayeti bu hakikati açıkça bildirir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Dünyayı isteyen ilmini arttırsın; ahireti isteyen zikrini arttırsın” buyurmuştur. Nefis dünyaya yönelirse, sonsuzluk arzusunu fani olana bağlar ve kişiyi kendi hevesinde boğar” diyerek uyarmışlardır.