Peygamberlerin ismet sıfatının anlamı, Allahu a’lem, şöyledir… Peygamberler ilahî vahyi sunarken, bu vahye hiçbir şeytanî ses karışamaz. Ama şahsî olarak bazı yerlerde ayak kaymaları olmuştur ki, bu da onların beşer yönüyle alâkalıdır.
O da şunun içindir: Ayak kaymaya açık bir şekilde yaratılan insan, eğer ayağı kayarsa, peygamberlerde gördüğü örneğe göre kendisini nasıl düzelteceğini öğrenmesi içindir.
Zira Allah’ın gözetimi altında olan peygamberlerin ayak kaymaları dahi Allah’ın mutlak kaderiyle ilintilidir ki, insanlar ayakları kayınca peygamberlerin kendilerini nasıl düzelttiklerini görüp, öylece kıvama nasıl geldiklerini ilahî pencere altında görmeleri içindir.
Yoksa peygamberlerin ayak kaymaları, diğer insanların ayak kayması gibi değildir. Zira diğer insanlar nefsî istek ve arzu dâhilinde ayaklarını kaydırırken, peygamberlerin ayaklarının kaymasını, insanlara tövbede dahi rehber olunması için yüce Allah mutlak kader dâhilinde tayin eder.
Bunu tüm peygamberlerin hayatında görmekteyiz. Ayaklarının nasıl kaydığını ve ilahî vahiy sonucu nasıl bir duruş sergilediklerini ve öylece insanlara nasıl örnek olduklarını görmekteyiz.
Yani peygamberler aldıkları ilahî vahiyle örnek oldukları gibi, ayaklarının kayması sonucu da insanlara örnek olmuşlardır.
İsmet, peygamberin insanî tarafını inkâr etmek değil, insanî tarafı içinde ilahî korumayı seyretmektir. Yani ismet; Allah’ın seçtiği rasulleri ve nebileri, özellikle vahyin alınması, korunması ve tebliği noktasında her türlü hatadan, kasıtlı yanlıştan ve şeytanî karışımdan muhafaza etmesidir.
Onlar, imanın ve kulluğun zirvesinde duran rehberlerdir; bu yüzden Allah, ümmetin öncüleri olan bu kutlu elçileri, bilhassa dinin aslını bozacak yanlışlardan korumuştur.
Kur’an’da, “Andolsun ki sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çokça zikredenler için, Allah’ın Resulü’nde en güzel örnek vardır.” (Ahzâb, 33/21) buyrularak, peygamberlerin sadece sözleriyle değil, bütünüyle hayatlarıyla örnek kılındığı bildirilir.
Peygamberler ilahî vahyi sunarken, bu vahye hiçbir şeytanî ses karışamaz. Vahyin alanı, şeytanın nüfuz edemeyeceği kadar korunmuş bir sahadır. Çünkü vahyi indiren de onu koruyacağını vaat eden de bizzat Allah’tır.
Kur’an’da, “Şüphesiz zikri (Kur’an’ı) biz indirdik ve elbette onu koruyacak olan da biziz.” (Hicr, 15/9) buyrulur; bu ilahî koruma, vahyin peygamber kalbine inişinden ümmete aktarılışına kadar bütün hattı kuşatır.
Bu sebeple peygamberler vahyi tebliğ ederken ne şeytanın fısıltısı ne de nefsin vehmi, vahyin aslını bozacak şekilde araya giremez. Vahyin dışındaki içtihatlarında ise, ilahî tashih (düzeltme) devreye girer; böylece ümmete hem ilim hem edep öğretilir.
Ama şahsî olarak bazı yerlerde ayak kaymaları olmuştur ki, bu da onların beşer yönüyle alâkalıdır. Buradaki “ayak kayması”, kasıtlı büyük günahlar değil, beşerî içtihat ve tercih alanında “daha faziletliyi bırakıp faziletli olana yönelme” nevinden zellelerdir. Allah’ın sevgili elçileri, kulluğun en yücesinde olsalar da insandırlar; açlık yaşarlar, üzülürler, sevinirler, yanılırlar ve hemen ardından Rabb’lerinin terbiyesiyle düzelirler.
İşte bu noktada, “Âdemoğullarının hepsi hata eder; hata edenlerin en hayırlısı ise çokça tevbe edenlerdir.” meâlindeki hadis, ümmet için genel bir ilke bildirir. (Tirmizî, Sünen, Zühd, 49 – 2499)
Peygamberlerin beşeriyeti, ümmetin ümidini diri tutmak içindir; “Ben de kulum, ben de tevbe ederim.” diyen bir nebî, günaha düşen kula kapıyı kapatmaz, bilakis açar. O da şunun içindir: Ayak kaymaya açık bir şekilde yaratılan insan, eğer ayağı kayarsa, peygamberlerde gördüğü örneğe göre kendisini nasıl düzelteceğini öğrensin diyedir.
Âdemoğlu, yaratılış itibarıyla şaşmaya, unutmaya, yanılmaya meyilli bir varlıktır. Kur’an, Hz. Âdem’in (aleyhisselâm) kıssasında bize şunu gösterir: “Derken Âdem, Rabb’inden birtakım kelimeler aldı; bunun üzerine Rabbi onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tevbeleri çokça kabul edendir, çok merhamet edendir.” (Bakara, 2/37)
Burada Âdem’in hatası değil, tevbesi öne çıkarılır. Çünkü asıl ders, günahın siyahında boğulmak değil, tevbenin nuruna yönelmektir.
Dünya sahnesinde ayağı kayan her kul, peygamberlerin tevbesine bakarak, “Ben de Rabb’ime dönebilirim.” demeyi öğrensin diye bu zelleler, ilahî bir eğitim programı hâline getirilmiştir.
Zira Allah’ın gözetimi altında olan peygamberlerin ayak kaymaları dahi Allah’ın mutlak kaderiyle ilintilidir ki, insanlar ayakları kayınca peygamberlerin kendilerini nasıl düzelttiklerini görüp, öylece kıvama nasıl geldiklerini ilahî pencere altında seyretsinler. Hz. Yunus’un (aleyhisselâm) kavmini terk etme zellesi, bu eğitimin çarpıcı bir örneğidir.
Kur’an, “Balık sahibi” diye anılan bu nebi hakkında, karanlıklar içinde yaptığı şu yakarışı bize öğretir: “Balık sahibi Yunus’u da an. Hani o öfkelenmiş olarak gitmişti… Derken karanlıklar içinde, ‘Senden başka ilah yoktur; Sen yücesin, gerçekten ben zalimlerden oldum.’ diye yalvarmıştı.” (Enbiyâ, 21/87)
Ayak kayması bile dua öğretir; hata bile tevbenin edebini gösterir. Ben de diyorum ki: Kıssalar, tarih anlatmaz; insanın kendi iç dünyasındaki iniş–çıkışların haritasını çizer.
Yoksa peygamberlerin ayak kaymaları, diğer insanların ayak kayması gibi değildir. Onların sürçmesi, kulluğun bir merhalesidir; bizim sürçmemiz ise çoğu zaman nefsin isyanıdır.
Diğer insanlar nefsî istek ve arzularının peşine düşerek ayaklarını kaydırırken, peygamberlerin zellesi, ilahî terbiyenin bir parçası olarak hemen vahiy ile düzeltilir ve ümmete ders olacak bir forma büründürülür. İşte bu yüzden Kur’an, peygamberlerin hayatını anlatırken onları hem “seçilmiş” hem de “tevbeye öncülük eden” kullar olarak tanıtır.
Aynı zamanda, “Şüphesiz Allah, çokça tevbe edenleri ve çokça temizlenenleri sever.” (Bakara, 2/222) buyruğuyla, peş peşe tevbe eden kulları sevdiğini ilan eder. Peygamberlerin sürçmeleri, bizim için uyarı levhasıdır; “Buradan geçti, burada durdu, burada tevbe etti; sen de dikkat et.” diyen ilahî işaret levhaları…
Bunu tüm peygamberlerin hayatında görmekteyiz. Ayaklarının nasıl kaydığını, ilahî vahiy sonucu nasıl bir duruş sergilediklerini ve öylece insanlara nasıl örnek olduklarını seyrederiz. Hz. Âdem’in (aleyhisselâm) yasak ağaçtan yemesi, Hz. Yunus’un (aleyhisselâm) kavmini aceleyle terk etmesi, Hz. Musa’nın (aleyhisselâm) öfkesinin kabarması…
Bunların her biri, ardından gelen ilahî ikazla ve tevbe ile taçlanmıştır. Böylece insanlık tarihi, zellelerin gölgesinde kararan bir çizgi değil, tevbenin nuruyla aydınlanan bir yol hâline gelir.
Hadiste Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, “Ey insanlar! Allah’a tevbe ediniz. Ben de günde yüz defa O’na tevbe ederim.” buyurduğu aktarılır. (Müslim, Zikir ve Tevbe, 42 – 2702) Bu beyan bile, ismet sahibi bir peygamberin, ümmetine tevbe istikameti gösteren en büyük rehber olduğunun nişanesidir.
Yani peygamberler aldıkları ilahî vahiyle örnek oldukları gibi, ayaklarının kayması sonucu da insanlara örnek olmuşlardır. Vahyin zirvesinde iken bile, “Ben kulum.” diyen ve kul olduğunu yaşayarak gösteren rehberlerdir onlar. Onların secdesi bize secdeyi, gözyaşı bize pişmanlığı, tevbesi bize yönelişi öğretir.
Kur’an, onların şahsında bize şunu fısıldar: “Ey insan! Ne kadar düşersen düş, Rabbinin kapısı sen tevbe ettikçe kapanmaz.” İsmet; “Peygamber hiç hata etmez.” demek değildir; “Peygamber, hatayı bile bizi eğiten bir ilahî derse dönüştürür.” demektir. Kulun en büyük şerefi, hiç düşmemek değil, düştüğü her yerden Rabbinin kapısına yönelmeyi öğrenmesidir; peygamberler ise bu yönelişin en güzel üstadlarıdır.
Tümüne selâm olsun… Kalbim diyor ki: Onların izinden giden, zellelerini bile tevbe ile yıkayan bir yolcu olur; hem vahiyde hem tevbe de peygamberlerin ardına düşen, inşâallah ahirette de onların sancağı altında toplananlardan olur.
Tüm peygamberlere selâm olsun…