131) ALLAH ŞİRKİN HER TÜRÜNÜ ASLA AF ETMEZ

Öncellikle çok önemli bir uyarı ile bu yazımıza başlıyalım… Halk ile Allah’ı aynı düşünmek küfürdür. Böyle düşünerek şirkten korunayım diyenin psikolojisi bozuktur. Acilen bir psikiyatrikte görünmelidir. Zira insanın Rabbi ile mahlûku birleştirmesi, varlığını doğru okuyamamasından kaynaklanır.

Zira Allah’ın (azze ve celle) buyruğu açıktır: “Allah, kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları dilediği kimse için bağışlar.” (Nisâ, 4/48).

Bu uyarı, insanın zihnini berrak tutması, aklını teslim etmemesi içindir. Halk ile Hakk’ı aynı görmek, hulûl ve ittihad inancıdır ki İslam akaidinde küfürdür. Çünkü Allah, yarattıklarından ayrı ve münezzehtir. (Şûrâ, 42/11). Kişinin böyle bir yanılgıya düşmesi akıl bozukluğunun da göstergesidir.

Tüm olayların kökeninde, kişinin kendisini aşka kaptırmasıyla gerçekleşir. Çünkü bu hastalık, insanın aklını kısıtlar ve nari katmanı zirve yapar. Nari katmanın zirve yapmasıyla da, şeytani varlıklar kişiye sağdan yaklaşıp onu ulvi hedeften alıkoyar. Hakiki aşk, kişiyi Allah’a (azze ve celle) yaklaştırır; nefsani aşk ise kişiyi yanıltır.

Nefsini aşk sananlar, akıllarını askıya alıp şirk tehlikesine sürüklenir. Oysa Allah Teâlâ, “Onlar ki ayakta iken, otururken ve yanları üzerindeyken Allah’ı zikrederler, göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler. Rabbimiz! Sen bunları boş yere yaratmadın.” (Âl-i İmrân, 3/191) buyurarak zikri ve tefekkürü emreder.

Aşkın yanlış bir yönelişle nefsanî tutkuya dönüşmesi, kişiyi ateş (nar) tabiatına hapseder. Bu hâlde şeytan sağdan yaklaşır; yani kişiye iyilik maskesiyle gelir ama onu ulvî hedeften alıkoyar. (A’râf, 7/16-17).

Aşkın psikolojik hastalığında kişi kendisini kaybederek hakikatine yabancı kalır. Öylece ne yaptığını bilmeden doğru yolda olduğunu zanneder. Büyüklerin ikazı nettir: “Kendini kaybeden hakikati kaybeder.” İslam’da akıl ve kalp beraber yürür.

Akılsız kalp şaşkınlığa, kalpsiz akıl kuru bilgiye götürür. Hakikat, aklın ve kalbin dengesiyle kavranır. Aklı iptal eden her aşırılık, kişiyi doğru yolda zannederken sapıklığa düşürür. İslam’da akıl, imanın direklerinden biridir.

Allah (azze ve celle) her günahı affedebilir; ama şirki asla affetmez. Çünkü şirk, insanın varlığını kökten çürütür, kalbin bağını koparır. İnsana düşen, aklını ve kalbini birleştirip İslam itikadında sabit olmaktır. Allah’ın ipine sımsıkı sarılmak, sahih tevhid üzere yaşamaktır. O halde şunu bilelim: Hakiki kurtuluş, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin öğrettiği tevhid inancına bağlı kalmaktır. Kullukta şirkten uzak durmak, kalbi Rabbine arı ve berrak şekilde teslim etmektir.

Tüm olayların kökeninde, kişinin kendisini aşka kaptırmasıyla gerçekleşir. Çünkü bu hastalık, insanın aklını kısıtlar ve nari katmanı zirve yapar. Nari katmanın zirve yapmasıyla da, şeytani varlıklar kişiye sağdan yaklaşıp onu ulvi hedeften alıkoyar.

Nefsin ateşle parladığı aşk, kalbin nurlu aşkından farklıdır. Nurlu aşk insanı Allah’a (azze ve celle) çeker, nari aşk ise şeytani tuzaklara sürükler. Kur’an, şeytanın sağdan yaklaşacağını bildirir: “Sonra onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım; sen de onların çoğunu şükredenlerden bulamayacaksın.” (A’râf, 7/17).

Aşkın psikolojik hastalığında kişi kendisini kaybederek hakikatine yabancı kalır. Öylece ne yaptığını bilmeden doğru yolda olduğunu zanneder. Büyüklerin dediği gibi: “Aşkın ateşi insanı ya arıtır ya da yakar.” Aşk, aklı iptal ettiğinde insan kaybolur; ama akıl ve edep ile birleştiğinde kul, marifetullaha erer.

Kişinin aşkın psikolojik hastalığında kendisini kaybetmesi, onun için en büyük tehlikedir. Çünkü öylece sağlıklı düşünmekten mahrum kalır. Oysaki birçok ayet, akıl etmez misiniz? Evet, akıl edemez, çünkü aklını âşık olduğunda yitirmiştir. Kur’an’da defalarca “Aklınızı kullanmaz mısınız?” (Bakara, 2/44) buyrulur.

Akıl, Allah’ın insana verdiği en büyük emanettir. Aklın askıya alınması, hakikati kavramaktan mahrum bırakır. “Onlar yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, akledecek kalpleri, işitecek kulakları olsun?” (Hacc, 22/46). Aklını askıya alan, hakikati göremez.

Bu akıl yitirmesi, sadece kendisini Allah’a âşık sanmasında değil, kendisini içinde yok olacağını zannettiği hangi obje olursa olsun, kişi onu düşünüp aklını askıya alırsa, mahrumlardan olur.

İster beşerî aşk olsun, ister “ilâhî aşk” adı altında yanlış bir yöneliş olsun, aklı iptal eden her hâl mahrumiyete götürür. Hakiki aşk, teslimiyetle birleşen muhabbet-i ilâhîdir.

Akıl en büyük hazinemiz ve aklı ziyan edecek veya askıya aldıracak her eylemden uzak durmamız, Allah’ın üzerimizdeki hakkıdır. Aklı korumak farzdır. İslam’da içki, uyuşturucu, aşırılık gibi aklı iptal eden her şey haram kılınmıştır. Çünkü akıl, kulluğun temel şartıdır.

Halk ile hakkı birleştirmek, aşk hastalığına yakalananların, bu hastalık sonucu akıllarının kendilerinden uzaklaşıp muhakeme gücünü kaybedip öylece delirmelerindendir. Halk ile Hakk’ı bir görmek, mahlûku Allah’ın zatıyla karıştırmak şirktir.

Ehlullah, “Allah ile halk karıştırılamaz; halk, Hak’tan gelen bir tecellidir” diyerek bu ayrımı koymuştur. Bu durum, “hulûl” ve “ittihad” inancına kapı açar. Yani Allah’ın mahlûkatta hulûl ettiği veya mahlûkun Allah’la birleştiği zannı. Bu itikad küfürdür.

Bunları meczup diye nazikçe adlandırırlar. Kusurlarına bakılmaz. Ama aklı başında olan o sofraya otursa, küfre sapar. Zira cenabı hak, tüm halkı hak üzere yaratmıştır. Hak olarak değil, bu farkı fark et ve küfürden arın. Meczup, aklını yitirdiği için mazur görülebilir.

Ancak aklı başında olan aynı sözleri söylese küfre düşer. Çünkü Allah, halkı hak üzere yaratmıştır, kendisi hak değildir. Şatahat denilen sözler, bazen hâl ehlinin taşmasıdır. Lakin bu sözler itikat yapılırsa küfürdür. Onun için ehli sünnet, hâl ile itikat arasındaki çizgiyi korumuştur.

İşte bu saplantı, aşkın kişide oluşturduğu bir hastalıktır. Zira aşk, yakmayı ve sadece maşuku bırakmak ister. Hatta hatta demişlerdir ki, âşık ve maşuk diye ikilikte de şirk vardır. İkisini de kaldır. Eee… Tam bir boşluk kişi kapsar. Neye ve nasıl inanacağını bilmez olur. Gerçek aşk, Allah’ın (azze ve celle) rızasında eriyen aşktır. İkilik şirk değildir; çünkü Allah sever, kul da sever.

Kur’an’da: “Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever.” (Mâide, 5/54) buyurulmuştur. Burada ikilik vardır ama şirk yoktur; aksine teveddüd vardır. Hakiki aşk, ikiliği kaldırmaz; ikiliği Allah’ın irade ettiği sınırlar içinde yaşatır. Kul kuldur, Allah Allah’tır. “Âşık ve maşuk yok, sadece O var” anlayışı, insanın sorumluluğunu inkâr etmesine ve boşluğa düşmesine sebep olur.

Bu mesele, tasavvuf yolundaki en hassas noktalardan biridir. Hakiki aşk, Allah sevgisinin kulun kalbinde hâkim olmasıdır. Bu sevgi, aklı iptal etmez; bilakis aklı nurla besler. Hakiki ârifler, aklı ve kalbi birlikte işletmişlerdir. Onlar bilirler ki, “ne ayn ne gayr” hakikati, tevhid sırrıdır. Yani kul Allah değildir ama Allah’ın varlığıyla kaimdir.

Bu aşk illetini, İran’ın fethinden sonra, bazı kişiler oradaki aşk kültürünü İslam’a uyarladılar. Hani ateş pereseler kendilerini aşırı aşka kaptırıp ateşte yok ediyorlardı ya, işte bunu İslam’a uyarladılar ve sünneti seniyyede olmayan yeni bir inanç şekli türedi. İslam’da aşkın temeli marifet ve muhabbetullahtır; yok olma, kendini ateşe atma değildir.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) aşkı ibadet, zikir, tefekkür ve güzel ahlâkla yaşanır kılmıştır. Ateşperestlerin aşk anlayışını dine yamayanlar, ümmeti hakikatten uzaklaştırmıştır.

Oysaki İslam’ın temel kaynağı Kur’andır ve sünneti rasulullahtır. Orada der ki, onlar da Allah’ı sever, Allah’ta onları sever. Hem bakın olaya, ortada ikilik vardır ve ikilikte şirk değildir.

Buradaki ikilik, kulun Allah’a sevgiyle yönelmesi ve Allah’ın kulunu sevmesi hakikatidir. Bu karşılıklı sevgi, teveddüddür. Tasavvuf büyükleri de bu hakikati “muhabbetullah” olarak dile getirmiştir. Şirk, Allah’ın yanında başka ilah kabul etmektir; sevgide ikilik şirk değildir.

Demek ki şirk, insanın ulûhiyette, melikiyette ve rububiyette Allah yanı sıra bir söz sahibi tanımasına deniliyormuş. Yoksa şirk, kendi varlığının farkındalığı değilmiş. Kur’an’da açıkça bildirilmiştir: “Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz; bunun dışında dilediğini bağışlar.” (Nisâ, 4/48). Bu uyarı, iman esasını korumamız gerektiğini gösterir. İnsan kendi benliğini fark etse de, onu Allah’a rakip görmedikçe şirk olmaz.

Zaten sana varlığının farkındalığını unutturanlar, senin dostun değil, olsa olsa senin düşmanındırlar. Senin hüviyetini kaybettirip düşmana peşkeş çekmek isteyen şeytani oyunlara alet olmamak için, kendi varlığı en güçlü şekilde fark edip, rahmana boyun eğmek zorundasın.

Gerçek dost, kulun Allah’a daha çok yönelmesini sağlayandır. İnsanı kendinden vazgeçirip akılsızlığa ve hezeyana sürükleyenler ise düşmandır. Kur’an, dostluğun ölçüsünü verir: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostudurlar; iyiliği emreder, kötülükten men ederler.” (Tevbe, 9/71).

Hele bakın şu ayete; Ey iman edenler! İçinizden kim dininden haklı ve hayırlı çizgiden geri döner irtidat ederse, Allah onların yerine kendisinin onları sevdiği, onların da Kendisini sevdiği; mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise ‘güçlü ve onurlu,’ Allah yolunda cihad edip çaba harcayan ve gerçekleri savunmak hususunda hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah rahmetiyle Vâsi geniş ve kuşatıcıdır, Alîm’dir.” (Mâide, 5/54). Bu ayet, hakiki muhabbetin ölçüsünü ortaya koyar:

Allah’ın sevgisine mazhar olanlar, alçak gönüllü, cesur ve kınayıcıdan korkmayan kullardır. İslam’ın muhabbet anlayışı, karşılıklı bir sevgi ve teslimiyet üzerine kuruludur. Bu sevgi, insanı hem kullukta derinleştirir hem de toplumsal hayatta adaletli kılar.

Yani İslam’da teveddüd söz konusudur. Teveddüd te karşılıklı muhabbet vardır. Yani esas vahdet, halkın hakkı hakkın istediği şekilde sevdiği yoldur. Teveddüd, aşkın kaynağını ilahî iradeye bağlar. İnsan kendi hevâsına değil, Allah’ın razı olduğu yollara yöneldiğinde gerçek muhabbetullahı yaşar. “Allah müminleri sever, onlar da Allah’ı severler” hakikati, kulluğun özüdür.

Allah sonsuz, hudutsuz, tektir. Bunu böyle kabul etmek zorundayız. Mutlak zat dediğimiz de ise, tüm kavramlar düşer ve sadece “HU/O” der tükeniriz. Çünkü Allah ismi, mutlak zat kendisini bize o isimle tanıtır. Mutlak zatı Allah olarak bilir ve zatına “HU/O” isim zamiriyle işaret edebiliriz. “HU” zikri, aklın susup kalbin hayrete daldığı noktadır. Büyükler, mutlak zat hakkında susmayı, ancak Allah’ın isimleri ve sıfatlarıyla tanımayı öğütlemişlerdir. Çünkü zat, hiçbir kavramla sınırlandırılamaz.

Ama mutlak zatı kendi anlayışımıza göre şekillendirirsek yanılırız. İşte esas sorun orada başlar. Çünkü asla ve asla mutlak zat tefekkür edilemez. Ancak mutlak zatın kendisini bize tanıttırdığı kadar onu tanır ve kullukta bulunuruz. Yoksa yanlış düşüncelere dalar İslam itikadından uzaklaşmış oluruz.

Mana ehli, bu noktada sürekli “tenzih” üzerinde durmuş, yani Allah’ın her türlü benzetmeden münezzeh olduğunu vurgulamıştır. İnsan, kendi sınırlı tahayyülünden yola çıkarak Allah’ı tanımlamaya kalktığında yanılır. Bu nedenle Kur’an, “Onlar Allah’ı hakkıyla takdir edemediler” (Zümer, 39/67) buyurmuştur.

Çünkü mutlak zatı olarak sonsuz hudutsuz vs bile düşünmek hatadır. Çünkü mutlak zatı asla düşünemeyiz. Onun zatını tasvir için hiçbir kelime kullanamayız. Sonsuzluk ve sınırsızlık kavramları dahi mahlûkun kavramlarıdır. Allah’ın zatını bu kavramlarla sınırlamak, onu mahlûk kalıplarına hapsetmek olur. Doğru olan, zatı sadece O’nun bildirdiği kadar bilmek ve teslim olmaktır.

Onun zatını tasvir için kullandığımız her kelime sınırlı olan hulkiyetimizden sadır olmuştur. Dolayısıyla sonsuz ve sınırsız kavramları da, hulkiyetimizden doğan kavramlardır. İnsan, düşünce ve tahayyülünde daima yaratılmış kavramlara dayanır. Bu nedenle kullandığımız her kelime, aslında sınırlılığımızın bir yansımasıdır.

Mutlak zat ise, tüm bu sınırlılıklardan münezzehtir. “Gözler O’nu idrak edemez, O ise bütün gözleri idrak eder” (En’âm, 6/103). İşte sonlu ve sınırlı anlayışımızdan çıkan tabirlerle onu tasvir edip sonra kendimizi onda yok etmeye kalkmamız, çok büyük hezeyandır.

Hakikat yolunda “fenâ” ve “bekâ” makamları anlatılırken bile bu tehlikeye işaret edilmiştir. “Fenâ” kulun benliğini terk etmesidir; fakat bu terk ediş Allah’ın zatında erimek anlamında değildir. Aksine kulun kulluğunu bilip Rabbinin önünde boyun eğmesi demektir.

İşte sonsuz hudutsuz derken aslında demek istediğimiz bizim ister şuurumuzun ve idrakimizin, mutlak zatın kendisini Allah olarak tanıttıktan sonra, Allah’ın sıfat ve esmalarının sonsuz ve sınırsızlığı ile ilintilidir. Yoksa buradaki sonsuzluk ve sınırsızlığın mutlak zatı tabir ettiği yönüyle değildir.

Onun zatı her düşünceden ve kavramdan beridir. Dolayısıyla mutlak zatı tefekküre düşünce planımız yetmez. Sonsuzluk ifadesi, Allah’ın sıfatları ve esmalarının kuşatıcılığına aittir; zatının kendisine değil. Mesela Rahmet sıfatı sonsuzdur, Kudreti sınırsızdır. Fakat zatı hakkında “sonsuz” demek, mahlûki bir tabir olur. Burada “HU” zikriyle teslim olmak gerekir.

Mutlak zatın kendisini bize Allah olarak tanıtıp onun özelliklerinin ise sonsuz ve sınırsız olması olayı, her şeyimizle onun büyüklüğünü ve azametini olduğu gibi kavranamayacağı hakikatidir.

Onun için de Allahu ekber deriz. “Allahu Ekber” demek, O’nu büyüklükle sınırlamamak demektir. Çünkü insanın aklıyla tahayyül ettiği her büyüklük, başka bir büyüklükle ölçülür. Oysa Allah’ın büyüklüğü hiçbir ölçüye sığmaz. Bu yüzden “ekber” ifadesi, O’nun büyüklüğünü kavrayamayacağımızın itirafıdır.

Esmalarında anlamları yapılırken diyorlar ki, çok rahimli, çok kerimli vs. Aslında bu tercüme kabul edilemez. Çünkü bu tabir dahi bizim idrakimize göre bir tanım olup ona hudut koymuş oluyor. “Rahman” dendiğinde Allah’ın rahmetinin büyüklüğü yalnızca sayıyla değil, keyfiyetle de sınırsızdır. İnsan, “çok” diyerek sınırlandırır. Oysa Allah’ın rahmeti, yaratılmışların bütün hayal gücünü aşar. “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır” (A’râf, 7/156) buyruğu bu hakikate işaret eder.

İşte, esmalar esma âlemini anlatır. Sıfatlar onun subuti sıfatlarını. Zat ise, zatini tanıtmak için ona zati sıfatlarla işaret edilir. Esmalar, Allah’ın kudretinin mahlûkata yansıyan yönleridir.

Subuti sıfatlar, bizde cüz’î bir şekilde tecelli eden sıfatlardır; hayat, ilim, kudret, irade gibi. Zati sıfatlar ise yalnız Allah’a mahsustur; vücûd, kıdem, beka, muhalefetün li’l-havâdis, kıyam bi nefsihî, vahdaniyet. Bu farkı gözetmeyen, itikatta kayar.

Bir konuya daha işaret ederek bu söyleşiyi tamamlayalım; Rahman arşın üstüne istiva etti, Rahim arşın altında varlıkları oluşturdu. Rahman ana Rahim baba gibi kavramlar, asla ve asla İslam itikadında mevzubahis değildir. “Rahman arşa istiva etti” (Tâhâ, 20/5) ayetini zahirî anlamda mekânla ilişkilendirmek sapmadır.

İstiva, Allah’ın kudretinin bütün kâinatı kuşatmasıdır. Rahim tecellisi ise, mahlûkatın doğup gelişmesinde rahmetin bir yönünü gösterir. Anne-baba teşbihi insanın zihnine yakınlaştırmak için kullanılsa da, hakikatle alakası yoktur.

Çünkü anne ve baba iki ayrı cins arasında gerçekleşir. Ortaya onlar gibi başka bir cins meydana gelir. Oysaki Rahman olan Allah, her varlığı belli başlı esma kuvveleri ile ve tüm içerikleri ile birlikte kün emriyle yaratım alanına koyar.

Allah’ın “kün” emri (Yâsîn, 36/82), yaratmanın hiçbir aracıya muhtaç olmadan doğrudan iradesinden var olmasıdır. Anne-baba gibi aracı sebepler insana göredir, Allah için geçerli değildir.

Yaratım alanı ise, arşın altı olarak Rahim esmasının tecellisine mazhar olarak oluşur. Yaratılan her varlık ise, Abdurrahman olarak oluşur. İbnurrahman olarak değildir. İbnurrahman olarak varlıklara bakanlar, hak yolundan sapmışlardır. Hıristiyanlar sadece İsa Allah’ın oğlu dediler.

Birçok sözde tasavvufçular ise, herkesi ona oğul yaptılar. Bu resmen sapkın bir inanış ve şirktir. “O, doğurmamış ve doğmamıştır” (İhlâs, 112/3). İşte bu ayet, Allah’ın ne bir babalığa ne de oğulluğa nispet edilemeyeceğini açıkça ortaya koyar.

Hristiyanların “İsa Allah’ın oğludur” inancı nasıl sapıklık ise, tasavvuf kisvesi altında insanları “İbnurrahman” diye tanımlamak da aynı derecede batıldır.

Allah her günahı istediğine affeder ama şirki asla af etmez. “Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz; bunun dışındaki günahları dilediğine bağışlar” (Nisâ, 4/48). Bu ayet, şirkten sakınmanın iman yolunun temeli olduğunu hatırlatır.

İşte hakikat budur ki, Allah’ın zatı hiçbir ortak kabul etmez. O, ne doğurmuş ne de doğurulmuştur, hiçbir şeye muhtaç değildir. İnsanın en büyük imtihanı, kendi varlığını doğru tanıyıp Allah’a boyun eğmesidir.

Şirk, sadece putlara tapmak değildir; aklını, kalbini, sevgisini Allah’ın dışında bir merkeze teslim etmek de şirktir. Aşkı ilahlaştıran, aklı askıya alan, halkı hakla karıştıran kişi aslında fark etmeden şirke düşer.

Oysa müminin yolu açıktır: Allah’ı birlemek, peygamberlerin öğrettiği yoldan yürümek ve imanla beraber salih amel işlemektir. Kur’an, “Kim Rabbine mülaki olmayı arzu ederse salih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın” (Kehf, 18/110) buyurarak, kulluğun özünü ortaya koymuştur.

Böylece biliriz ki, bütün yaratılışın hikmeti Allah’ın tevhidini kavramaktır. Tevhid, insanın kalbine yerleştiğinde şirkten uzaklaşır, akıl ve kalp nurla birleşir. İnsan, nefsin dar koridorlarından çıkar, Rabbine açılan geniş ufuklara yönelir.

Sonunda en büyük nimet, Allah’ın cemalini seyretmek; en büyük azap ise O’ndan mahrum kalmaktır. İşte iman ehline düşen, kalbini şirk gölgelerinden arındırmak, zikrin ve marifetin nuru ile besleyerek Rabbine tam teslim olmaktır.

İnsan aşkı yanlış yerde kullandığında yanar ve kaybolur, ama aşkını Allah’a yönelttiğinde arınır ve kurtuluşa erer.

Hakiki aşk, kulun kendi benliğini ilahlaştırmadan, Rabbinin kudretini teslimiyetle seyretmesidir. Çünkü aşkın kendisi bir imtihandır; insanı ya sahte putlara sürükler ya da Hakk’a teslim eder. Kalbin derinliklerinde gizlenen bu sır, ancak tefekkürle, zikirle ve muhabbetle açığa çıkar.

Rehber olarak bize düşen, Kur’an ve sünnetin ışığında yürümektir. Allah’ın emirlerini yaşamak, nefsimizi disipline etmek ve aklımızı kaybetmeden sevgiye yönelmek kulluğumuzun temelidir.

Zikir, kalbi diri tutar; amel, imanı kuvvetlendirir; sabır ve teslimiyet, yolu aydınlatır. Şirkten sakınmak için her an kalbimizi yoklamalı, sevgimizi Allah için kılmalı ve O’nun rızasını merkeze alarak yaşamayı kendimize şiar edinmeliyiz.

Yorum yapın