448) TESLİMİYET, SEVGİ VE HAKİKATİN İNCELİKLERİ

Teslimiyet ve tabiiyet insanı kurtarır. İnsanın imanı varsa hakikatine, içeriğini tam anlamasa da gereken çalışmaları yaparsa kurtulur. Bunun delili Kur’an’dadır. Eshab-ı Kehf’in peşine takılan Kıtmir, sırf tabiiyetiyle cennete ulaşacaktır.

Sırf sevmek güzeldir. Sevgi beklemek ise gereksizdir. Allah gönlüme sevgiyi atmışsa hamdetmeli ve beklentisiz sevmeliyim. Gerisi belirsizdir. Karşımdaki kalpten mi seviyor, yoksa yalancı bir oyalamaya mı tutunuyor, bunu bilemem. Karşımdaki kişi; benim gönlüm kalmasın diye, bana yalancı sevgi emaresi gösterirse, işte o zaman ben günaha girerim; çünkü onu ikiyüzlülüğe iterek günahına ortak olmuş olurum.

İşte bunun için sadece sevmeli ve seyretmeliyim. Karşıdaki kişinin beni sevip sevmediğiyle zihnimi yormamalıyım. Çünkü onu bana sevdiren Allah, dilerse beni de ona sevdirir. Sevgi zoraki değildir; sevgi, Allah’ın içime akıttığı derûnî bir manadır.

Sevmeliyim ama ardındakini sevmeliyim. Sevdiğim, Allah’a giden yolda bir aynaysa, bu sevgi her an beni aziz kılar.

Ama Allah’a giden yolu tanıtırken, o yolda bulduğum azizliği putlaştırmamalıyım. Sevmeliyim ama ferdî sûreti değil, ardındaki nuru sevmeliyim. İşte sevginin bakiliğindeki sır buradadır. Geriye kalan her şey fânî olup yok olmaya mahkûmdur.

Sır işte budur. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dendiğinde, “Kâlû belâ “Bilakis, Sen bizim Rabbimizsin.” diye cevap verdik. Nerede sordu? Nasıl cevap verdik? Sır.

Evet, sır. Sır dediğimiz şey, hakikatine hiç ulaşılmaz sanılan büyülü şeyler değildir. Sır dediğimiz, aklını çalıştırmayanın hikâye sandığı hayatın öz gerçekleridir.

Anı “an” eyleyen Rabbe hamd olsun. Maziyi setredip seyrettiren Rabbe hamd olsun. Müste future diye zannettiğimiz muzari hâli, sır edip hayatı bizim için yaşam alanına çeviren Rabbe hamd olsun. Allah’ım, nurunla nazar etmeyi nasip eyle.

Birime takılan en çok birim kadar nazar eder; birimin arkasını gören ise birimden birime nazar eder, her şeyin kendi hamdiyle şükrettiğini seyreder ve seyredenin de yine kendisi olduğunu hisseder. Öylece seyreden mahlûku da, mahlûkun seyrini yaratanı da bilir ve önünde secdeye kapanırız.

Allah kulunu sever. Allah kulunu kendisi savunur, kimse kendisini aldatmasın. Bir günah işlendi diye de bir veli velayetten azledilmez. Velayete erenin velisi Allah’tır. Günahsızlık ise sadece peygamberlere hastır.

Ne düşenin dostu olur ne de ayakta olanın dostu… Biz biliriz ki tek dost Allah’tır. Allah, bir kuluyla bana nazar edip rahmetini lütfederse her şeyi teslim ederim. İşte tek dostu dost bilmeliyim ki kulluğumun haddini bileyim. Had bilmeyen, sınıra tecavüz eder; öylece kendine yazık eder.

İşte “seyrederken, seyreden kendisidir” derken bazısı yanlış anlar. Buradaki “kendisidir” kelimesinin öznesini Allah zanneder. Hayır, Allah değil, kul. Allah ise mahlûkâtını yaratandır; güzelliklerini dillendirendir; kulunu bu güzelliklerle tezyin edendir.

“Seyrederken o seyrin sahibi kendisidir” dediğimde, buradaki “kendisinin” Allah olduğunu zannetmeyelim. Hayır, Allah değil, seyreden kuldur. Allah, mahlûkâtını yaratır, güzelliklerini dillendirir, kulunu bu tezyinle süsler ve böylece kulun basiretini güzelleştirir.

O, bana benden yakındır. Bunu hiç ciddi ciddi düşünüyor muyuz? Bu ne demektir? Günlük yaşamda bu hakikati ne kadar hissederek yaşıyoruz? Nurundan oluşan her bir âlem, Allah’ın mutlak nuruyla ayaktadır. Ama Allah’ın mutlak nuru, tüm bu oluşturulan âlemlerden ganîdir.

Her ne kadar her varlık, O’nun nurunun şulelerinden yaratılan ve O’nun zatının sahip olduğu kuvvelerin isimleri olan Esmâ-i Hüsnâ diye tanımlanan manalarla, bir tutam nurun üzerinde işlenen nakışlarla oluşuyorsa da, O, nuruyla bu âlemleri yarattığı gibi, bu âlemler gibi sayısını bilemeyeceğimiz daha nice nice âlemleri de nurundan nükteyle yaratır ve yine O’nun mutlak nuru tüm bunlardan ganî olur.

Zatı ise tümüyle tanımsızdır; nurunun üzerinde dokundurduğu dokumalar kadar, zatının ülviyetinin farkındalığına ereriz ve asla bilinemeyeceğini idrak ederiz. İşte o zaman anlarız ki, sonsuzun yanında sonlu ne ifade eder? Bir hiç.

Öyleyse anlarız ki Allah her şeyden münezzehtir, ama her şey de O’nunla kaim ve ayaktadır. Bu hakikatle nazar edersek, şirkin her türlüsünden kurtulur ve mutlak kulluğumuzun farkındalığına ereriz.

Olayın içeriğindeki hakikatlere doğru işaret kapsamlarını yazdığım için, beni tanımayanlar bana “şeriatte kalmış” derler; kendilerini hakikatte zannederler.

Oysaki dört mertebeyi anlamadan olayın arkasındaki mana derinliği bilinmez: Şeriat, tarikat, hakikat, marifet… Ayrıca şeriat olmadan ne tarikat olur, ne hakikat, ne de marifet olur. Şeriatın hakikatlerini nefsimde uygulamazsam, şeytanın da oyuncağı olurum. Biz biliyoruz ki biz sadece âciz kuluz; bunun dışında hiçbir rütbemiz yoktur.

Bu satırların omurgasında üç ana hakikat var: teslimiyet, sevgi ve kulluk bilinci. Teslimiyet ve tabiiyet, Kitmir misalinde olduğu gibi, hakikatin tüm detaylarını bilmesek de yönelişimizi sahih tuttukça bizi kurtaracak bir sırdır.

Sevgi, beklenmeyen; hesap edilmeyen; karşılık şartına bağlanmayan bir emanettir. Birini sevmek, ardındaki nuru sevmektir; yoksa sûreti putlaştırmak, sevgiyi faniye mahkûm etmektir.

“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabındaki sır, hayatı bir masal gibi dinleyenle, hayatı elestten bugüne kadar gelen kesintisiz bir ahid olarak yaşayan arasındaki farktır.

Seyreden kuldur, yaratan Allah’tır; kul, kendi seyrine bile “ben seyrediyorum” diye sahip çıkamaz; çünkü seyreden nazarın da, seyrettiği manzaranın da kaynağı Rahman’ın nurudur.

Nurdan yaratılmış âlemlerin tamamı O’nunla kaimken, O hiçbirine muhtaç değildir. Bunu idrak ettikçe, “biz sadece âciz kuluz, başka hiçbir rütbemiz yoktur” cümlesi, dilde bir alçakgönüllülük değil, ruhun emin bir sığınağı hâline gelir.

Rabbimizin “(Resûllerin) yanlarındaki müminlere karşı alçak gönüllü olduklarını görürsün.” (Fetih Suresi, 29. ayet meali) hitabını, teslimiyet ve tabiiyetin izzetli tevazu hâli olarak okumalıyız.

“(Kıyâmet gününde) kişi, sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb 96) hadisini, Kitmir misalinde olduğu gibi sevgi ve tabiiyetin insanı nereye taşıyacağını gösteren büyük bir müjde olarak kalbimize yazmalıyız.

“Allah, kullarına karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.” (Bakara Suresi, 143. ayet meali) ayetini, günah işleyen bir velinin bile bir hatayla velayetten azledilmeyeceğini, asıl olanın yöneliş ve istikamet olduğunu hatırlatan bir rahmet dili olarak duymalıyız.

“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât Suresi, 56. ayet meali) hakikatini, tüm rütbeleri, iddiaları, içsel seyr ü sülûk tanımlarını bu tek kelimede -kullukta- eriten ilahî bir mihenk taşı olarak görmeliyiz.

“Kendimizi ne kadar büyük zannedersek zannedelim, nefesimizi kesen her imtihanda aslında ne kadar muhtaç ve aciz olduğumuzu yeniden hatırlamalıyız.” diyen bir hikmetli sözü de, bütün bu manaları toparlayan içli bir cümle gibi içimize nakşetmeliyiz.

Bu hakikatleri bilirken, teslimiyet ve tabiiyeti kuru bir slogan hâline getirmemeliyiz; Kitmir misalini, cahilce bir taklit değil, sadakatle bağlı olunan hak bir yolun bereketi olarak anlamalıyız.

Sevgi konusunda, beklentisiz sevmeyi öğrenmeliyiz; sevmeyi, karşıdan onay almaya, sürekli ilgi görmeye bağlamamalıyız. Sevdiğimiz kişiyi ikiyüzlülüğe itecek sahte sevgi taleplerinden uzak durmalıyız; sevginin ardındaki nuru, yani Allah’a açılan hakikat kapısını görmeye çalışmalıyız.

“Elest bezmi” hakikatini bir masal gibi dinlemek yerine, her gün “Ben bugün Rabbinin önünde verdiğim sözün neresindeyim?” diye kendimize sormalıyız. Sırrı ulaşılmaz bir gölge gibi görmemeliyiz; aksine sırların, aklımızı çalıştırmadığımız için “hikâye” sandığımız gerçek hayat kodları olduğunu unutmamalıyız.

“Allah bize bizden yakındır” ayetini, sadece ezber bir cümle gibi değil, günlük hayatın içine yayılan bir farkındalık hâline getirmeliyiz. Bir işe niyet ederken, konuşurken, susarken, severken, kızarken, gönlümüzün en derin yerinde O’nun bize şah damarımızdan yakın olduğunu hatırlamaya gayret etmeliyiz.

Şeriat-tarikat-hakikat-marifet dengesini, birbirine alternatif dört yol gibi değil, birbirini tamamlayan dört mertebe olarak kavramalıyız. Şeriatı hafife alıp “hakikat ehlî” iddiasına kapılmamalıyız; şeriatın hakikatlerini nefsimizde uygulamadan tarikat ve hakikat iddiasının şeytan için açık bir oyun alanı olduğunu unutmamalıyız.

Kendimizi “veli, arif, hakikat ehli” gibi sıfatlarla yüceltmeye kalkmamalıyız; bütün rütbeleri bir kenara bırakıp, “Biz sadece âciz kuluz, bunun dışında hiçbir rütbemiz yoktur.” cümlesini hayatımızın imzası hâline getirmeliyiz.

Nur-varlık-şirk meselesinde, bütün âlemlerin Allah’ın nuruyla kaim olduğunu, ama Allah’ın nurunun bu âlemlerden tamamen ganî olduğunu unutmamalıyız. Varlığı O’nunla kaim bilirken, O’nu varlığa karıştırmamalıyız; böylece hem şirkten hem de inkârdan uzak, sahih bir tevhid çizgisine sarılmalıyız.