393) RUHSAL AŞKIN EDEBİ VE AKLIN REHBERLİĞİ

Aşk insana ruhsal bir kuvvet verir ve bu hâlde akıl her zaman devrede olmalıdır. Aşkta mesafenin önemi yoktur; çünkü aşk ruhtadır ve beden bu devrede dışarıda kalır. Zaten bedene inen aşk, artık aşk değil, tutkudur; dürtüseldir, nefse kayar.

Aşk, ruhun derinliklerinden doğan bir nefes gibidir; bedenden bağımsızdır ama bedende tezahür eder. Akıl, bu nefesi koruyan mihenk taşıdır. Akıl devreden çıktığında aşk, nefisle karışır ve hakikatten kopar.

Bu yüzden hakikî aşk, insanı önce haddini bilmeyi öğretir; çünkü aşkın ilk meyvesi edep, ikinci meyvesi ölçüdür. Aşk, ruhta kalabildiği müddetçe kulun varlığını hafifleten bir nur olur; nefse indiği anda ise onu ağırlaştıran bir yüke dönüşür.

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin, günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Âl-i İmrân, 3/31)

O yüzden ruhsal aşkı yıllarca temiz bir hat üzere devam ettirenler çok nadir kullardır. Zira akıl devrede olmazsa, belli bir süre sonra ruhtaki aşk bedene iner, nefsanîleşir ve ardından da kaybolup gider.

Ama akılla desteklenirse aşk, işte o zaman bu aşk insanı sonsuz aşka taşır. Böyle olduğu vakit de bu aşk, kişi için en büyük nimet hâline gelir.

Aşkı yıllarca temiz tutabilmek, nasip işidir; fakat nasibin kapısını zorlayan şey iradedir. İrade, aklın elini tutar, akıl da aşkı istikamette tutar. Aşk nefsanîleştiğinde önce gözü perdelemez; önce kalbi perdelemeye başlar. Kalbi perdelenen, artık hakikati kendi hevesi üzerinden okumaya başlar.

Oysa akılla desteklenen aşk, kişiyi “sonsuz aşka”, yani Allah’ın rızasına taşır. Böyle bir aşk, kulun amel defterinde sadece bir his olarak değil, bir nimet ve bir şükür vesilesi olarak yazılır. “Müminlerden öyle kimseler vardır ki Allah’a verdikleri sözde sadık kaldılar.” (Ahzâb, 33/23)

Ayrıca aşk kalpte aniden doğar; çünkü ruh, bebeğini kalpte doğurmuştur. İşte o anda esas olan, o bebeğe sahip çıkmaktır; tıpkı dünyaya yeni gelen bebekler gibi.

Aşkın ani doğuşu, ruhun hakikate birden açılan penceresidir. Bu anlar çok kıymetlidir; çünkü kalbe doğan bu “aşk bebeği”, henüz hiçbir kalıp ve beklentiyle kirlenmemiş saf bir hâl taşır.

Kul, bu hâli fark ettiği anda şükre sarılırsa, aşkı korumaya niyet etmiş olur. Nasıl ki yeni doğan bebeğe ilk nefesinde kimlik verilir, aşkın ilk doğuşunda da kulun kalbine “emanet” damgası vurulur. O emanet, aşkın kendisidir. “O, dilediğine rahmetini tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Âl-i İmrân, 3/74)

Eğer o aşk bebeğine sahip çıkılmazsa, nasıl savunmasız bir bebek korunmazsa ölürse, aynı şekilde sahipsiz bırakılan aşk da yolda yitip gider. Fakat kalpte doğan bu aşk, akıl ve edep ile korunur, merhametle sarılırsa, yıllarca akıp giden bir muhabbet ırmağına dönüşür.

Aşkı sahipsiz bırakmak, aslında kendi kalbini sahipsiz bırakmaktır. Aşk, ilâhî bir emanet olduğu için, onun korunması da ibadet hükmündedir. Akıl, edep ve merhamet; aşk bebeğinin üç sütunudur.

Akıl, sınır çizer; edep, taşmayı engeller; merhamet ise aşkı sertlikten korur. Böylece aşk, geçici bir heyecan olmaktan çıkar; yıllara yayılan bir muhabbet ırmağına dönüşür. Ve o ırmak, sahibini önce kendisine, sonra Rabb’ine taşır. “Müminler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan sakının ki rahmete eresiniz.” (Hucurât, 49/10)

Aşk gerçekten bir nimettir; yaşamı aşılabilir kılan, hayatı binilebilir kılan bir destektir. Aşk, yokuşu düz eden, ağır yükü hafifleten görünmez bir binek gibidir. Hayatı “aşılabilir” kılması, kulun karşılaştığı imtihanları katlanılabilir hâle getirmesindendir.

Aşk nimeti olmayan kalp, gördüğü her zorluğu taşıyamaz; hemen yorulur, hemen şikâyete döner. Oysa gönlünde aşk taşıyan kul, zorluğu bile bir davet mektubu gibi okur; “Beni Rabb’ime yaklaştırmak için kapı açıldı.” der. “Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” (İnşirah, 94/5-6)

Bu hâl insana hem dayanak olur hem de onu lisan kesilir hâle getirir; hayranlık öyle ezelî bir sırdır ki tartısı yoktur. Bu âlemde her şeyin bir kıyası, bir terazisi varken aşkın terazisi yoktur; o sadece “var”dır. Sevmeyi bilmeyen için aşk bir zulümdür; sevmeyi öğrenen, sevmeyi bilen için ise büyük bir içsel servettir.

Aşk, yerinde ve edebiyle yaşanmadığında gerçekten zulme döner; çünkü kul, sevginin adabını bilmeden sevdiğinde, hem kendine hem muhatabına zarar verir.

Fakat sevmeyi öğrenen, sevgide haddini ve hududunu bilen için aşk, iç dünyasını zenginleştiren en derin servettir. Bu hâlde insan, kelimeleri bile aşan bir hayranlığa bürünür; dili susar ama hâli konuşur. Aşk, böylece kişiyi “lisan kesilir hâle” getirir; yani varlığıyla konuşur. “Rahmân’ın kulları, yeryüzünde tevazu ile yürürler. Cahiller onlara laf attığında ‘selâm’ der geçerler.” (Furkân, 25/63)

Böyle gönül birliklerinde, “Sizde sevgi ve aşk görüyorum.” diyen her dost bilsin ki, bu gördüğü aslında kendisinden ona yansıyan değerdir. Çünkü insan insana aynadır.

Gönül birliklerinin en büyük sırrı şudur: Seven de aynadır, sevilen de. Birinde gördüğün güzellik, aslında sende mayalanmış olan güzelliğin yansımasıdır.

Bu yüzden, “Sizde sevgi ve aşk görüyorum.” diyen kişi, farkında olmadan kendi kalbindeki sevgi tohumunu dillendirmiş olur. İnsan insana aynadır; kimi seyrettiğine dikkat eden, aslında kendi kalbini terbiye etmiş olur. “İyilik yapanlara güzellik vardır ve daha fazlası da…” (Yûnus, 10/26)

Biz de gönlümüzde edep, sevgi ve saygı taşıdığımız her zata böyle bakarız: Gördüğümüz güzellik, esasında Rabb’imizin ikram ettiği değerin yansımasıdır. Ne mutlu ki böyle bir yansımaya mazhar olmuşuz; buna ancak hamd edilir. Elhamdülillâhi Rabbil âlemîn.

Gönülde taşıdığımız edep, sevgi ve saygı; aslında Rabb’imizin bize lütfettiği birer ikramdır. Bir kulda güzellik görüyorsak, bilmeliyiz ki o güzelliğin asıl sahibini seyrediyoruz.

Mazhar olmak, sahip olmak değildir; sadece o güzelliğin akış noktasında durmaktır. Bu idrak yerleştiğinde, kulun kalbinde kibir söner, hamd başlar. “Elhamdülillâhi Rabbil âlemîn.” sözü sadece dille değil, hâl ile de söylenir. “Sizdeki bütün nimetler Allah’tandır.” (Nahl, 16/53)

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in bir hadisi var. Hadis şöyle: “Biriniz bir kardeşini sevdiğinde, ona sevdiğini söylesin.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 122) Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in bu hadisi, sevginin gizli kalmaması gerektiğini öğretir.

Zira sevgi ifade edilmezse, zamanla zayıflar; ibadet bilinciyle söylenen bir “Seni Allah için seviyorum.” sözü ise hem söyleyenin hem dinleyenin kalbini kuvvetlendirir.

Bu ifade, sadece duygusal bir cümle değil, aynı zamanda kulun kul üzerindeki hakkını gözetmesidir. Kalpleri birleştiren, bu ihlâslı sevgi itiraflarıdır. “Siz, Allah’a iman eder ve Allah yolunda malınızla, canınızla cihad ederseniz, Allah da sizi bağışlar ve altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. İşte bu, en büyük kurtuluştur.” (Saf, 61/11-12)

Muhabbetin paylaşılması, nimetin paylaşılmasıdır. Paylaşılan her muhabbet, aslında kalpler arasındaki mesafeyi kısaltır, gönüller arasındaki köprüleri sağlamlaştırır.

Aynı hakikat etrafında toplanan kalpler, birbirine yük olmaz; bilakis birbirine sığınak olur. Bu mutluluk, dünyevî bir sevinçten ziyade, kalbin “yerini bulma” sevincidir. “Müminler ancak kardeştir.” (Hucurât, 49/10) “Sizden biri kendisi için sevdiğini mümin kardeşi için de sevmedikçe hakikî iman etmiş olamaz.” (Buhârî, Îmân, 7; Müslim, Îmân, 71)

Aşk, ruha verilen ilâhî bir kuvvettir; akılla korunmadığında nefse kayar, tutkuyla kirlenir. Bu yüzden her aşk hâlinde ilk soru şudur: “Bu his beni Rabb’ime mi yaklaştırıyor, nefsime mi?”

Kalpte doğan aşk bebeği, edep, akıl ve merhametle korunursa muhabbet ırmağına dönüşür. Sahipsiz bırakılırsa, tıpkı korunmayan bir bebek gibi zayi olur.

Hayatın yükünü taşınabilir kılan en büyük sır, aşkın doğru yerde ve doğru adabla yaşanmasıdır. Sevmeyi bilmeyen için aşk bir zulüm, sevmeyi öğrenen için ise tükenmeyen içsel bir servettir.

Gördüğümüz her güzellikte, aslında Rabb’imizin ikram ettiği bir değerin yansıması vardır. Bu idrak, kalbi kibirden temizler, hamde yöneltir.

“Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin, günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmrân, 3/31) Aşkın istikameti, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e ittibâ ile ölçülür.

“Müminler ancak kardeştir.” (Hucurât, 49/10) Aşk ve sevgi, müminler arasında kardeşlik hukukunu güçlendiren en önemli bağdır.

“Sizden biri kendisi için sevdiğini mümin kardeşi için de sevmedikçe hakikî iman etmiş olamaz.” (Buhârî, Îmân, 7; Müslim, Îmân, 71) Hakikî iman, sevginin paylaşılması ve kardeşlikle tamam olur.

Kalbinden gelen muhabbeti, edebin ve tevhid şuurunun süzgecinden geçirerek ifade et. Zira ihlâsla söylenen bir “Seni Allah için seviyorum.” cümlesi, bazen yıllarca edilen suskun dualardan daha derin iz bırakır.