288) ŞU “TEK”LİK İŞİNDE BİR TERSLİK VAR

Sadece teklik var ve varlık yok, varlıkla varlığını sergileyen Allah veya öz diyenlerin tümünü izleyin… Şunu göreceksiniz… Tüm anlatımları sadece bir fanteziden öteye varmıyor… Oysaki hani teklik vardı… Tüm yaşam sözleri ve hayat bakışları ikileme çıkıyor… Ben ve gönlümdeki… Ben böyleyim sen şöylesin o öyle… Bu işte bir iş var…

“Sadece teklik var” derken, insan farkında olmadan kendi varlığını inkâr eder; oysa inkâr edilen şey, Allah’ın yaratımının bir tecellisidir. Tevhid, “tek var” demek değildir; “tek yaratıcı” demektir. Zihnin kurguladığı teklik, hakikatin tecellisini örter. Hakikat, yalnızca akılla değil, nurla idrak edilir. Fantezi olan, varlığın değil; onu zanneden aklın eksikliğidir.


Hakiki teklik, Allah’a mahsustur. Varlıkta birliği iddia eden, kulluk farkını kaybeder. Tevhid, “Allah birdir” demektir, “her şey Allah’tır” demek değil.

İnsanın konuşma dili bile çoğulluğu gösterir. Çünkü hayat, ilişki üzerine kuruludur. Kendi bilincinde ben ve öteki kavramı olmasa, sınav da olmazdı. Gerçeği arayan kalp, zıtlıkta sır arar. “Bu işte bir iş var” demek, hakikati aramanın başlangıcıdır.

Madem öyle, o zaman tüm hayat felsefesini ve konuşma mahsulünü hem insanlarla olan tüm münasebetleri tümüyle ve sadece teklik üzerine hiç şaşmadan yapsınlar da, anlatımlarının hayat planında işe yaradığını görelim… Ama olmuyor işte… Demek ki bu işte bir terslik var.


Eğer gerçekten “tek var” diyorsan, artık “ben” ve “sen” diyemezsin. Oysa dünya hayatı, irade ve ilişkiler üzerine kuruludur.

Tevhid; bu farklılıklar içinde Allah’ın birliğini görmek, farklılıkları yok saymak değildir. Allah’ın yarattığı kesret (çokluk) hakikattir. Kesreti hayal saymak, yaratımı inkârdır. Tevhid, kesrette birliği idrak etmektir; kesreti yok etmek değil.

Öyle bir fantezi olarak yapılan bir anlatımdan öte değildir. Tevhidi felsefeye indirgeyenler, “vahdet”i kuru bir söyleme dönüştürürler. Hakikat, kelimelerde değil, idrakta yaşanır.

Sözde varlıkla tanrının bütünleşik olduğu teorisi iflas etmiştir ve tarihin tozlu raflarına terk edilmiştir. Hulûl ve panteizm veya bürünme aklın ürettiği birer hayaldir. Allah yaratandır; mahlûk ise yaratılmıştır. İkisini karıştırmak, sınırı aşmaktır.

Tarihin tozlu sayfalarında yer alan panteistlik ve hulûlculuğu teklik adı altında betimleyip yeniden anlatmanın da bir esprisi olmayacaktır. Eski sapkınlıkları yeni isimlerle süslemek, onları hakikat yapmaz. Her devirde “tekliğin sırrı” bahanesiyle birçok insan varlık idrakinde kaybolmuştur.

Olay şu… Vacibü’l-Vücûd sadece Allah… “Vacibü’l-Vücûd” yani “varlığı zorunlu olan” sadece Allah’tır. Onun dışındaki her şey, “mümkün” yani varlığı kendinden olmayan şeydir. “O, evveldir, âhirdir, zâhirdir, bâtındır.” (Hadîd 3)

Tüm mahlûkat ise, Allah tarafından, gene kendi vechinden yansıyan kendi öz nurundan bir tutam nur alınıp kıvamlandırılarak, üzerine 99 Esmâ-i Hüsnâ ile tanıtılan kendi öz kuvveleriyle, gene kendi özelliklerinin işaret kapsamları dâhilinde yaratımını yaratmak istediği varlıkların varlıklarını, o bir tutam nurun içinde sayısız şûleler üzerine ve her şûlenin kıvamına göre üzerine nakşederek, bu nur şûlelerinin her birisine bir hüviyet vererek, yaratım planında öz mülkiyet hakkına sahip kılınmıştır.


Allah, kendi nurundan yarattı ama kendinden yapmadı. Yaratılmış olan her şey, onun kudretinin tecellisidir. Nurun kaynağı O’dur; yansıması bizde görülür. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur 35)

İşte bu sahip kılınma, bir tutam nurun içeriği olan kesret âlemiyle ilişkilidir. Kesret, nurun renklenmesidir. Her varlık, o nurun farklı bir yansımasıdır. Tevhid, bu renkleri yok etmek değil, hepsinin aynı kaynaktan geldiğini görmektir.

İşte bu bir tutam nur itibarıyla aynı özdeniz. Yani nurdan var edildik. İnsan, Allah’ın nurundan yaratılmıştır; ama Allah’ın zatı değildir. Aynı özden değil, aynı nurdan yansıma vardır. Bu fark, tevhit ile hulûl arasındaki ince çizgidir.

Yoksa hâşâ Allah’ın zâtından oluşup hulûl saçmalığı ile oluşmamış ve asla her bir mahlûkattan Allah zuhûr etmeyip, hele hele her mahlûk ayrı bir taraftan Allah’ın vechi olarak ortaya çıkış şeklinde bir tasavvur değildir.

Hulûl, Allah’ı mahlûka indirgemektir; bu, küfre giden yoldur. Tevhid ise, Allah’ı yüceltmek, mahlûku O’nun tecellisi olarak bilmektir. “Hiçbir şey O’nun benzeri değildir.” (Şûrâ 11)

İşte İslâm’ın temel bakış felsefesi bu şekilde insanlığa izahat yapılmıştır. İslam, ne hulûlcü bir birleşme, ne de maddeci bir kopuştur. O, yaratıcıyla yaratılan arasındaki dengeyi kuran yoldur.

Tüm amellerimiz, nurdan bir şûle olan varlığımızı yaratım planına uygun olarak ayakta tutmak içindir. Amel, varlığın nurunu canlı tutar. Her salih amel, yaratılış nurunun yeniden parlamasıdır. “Kim bir iyilik yaparsa, kendi lehinedir.” (Fussilet 46)

 “Teklik” söylemiyle Allah’ı mahlûkla birleştirmek, tevhidi değil, şirk tehlikesini doğurur. Allah birdir ama mahlûk ondan değildir; Onun nurundan yaratılmıştır. İnsan, kendi varlığının onun nurunun yoğunluğu düşürülmüş olan kayıtlanmış nurundan geldiğini bilip, O’nun zâtına ortak koşmamalıdır. Hulûl, şeytanın en eski aldatmacasıdır: “Sen O’sun.” Oysa hakikat, “Sen Onun nurundan yaratıldın”dır. Tevhid, farklılıklar içinde birliği görmek; farklılıkları yok etmek değildir.

Allah’ın birliğini bil; ama kendi aczini unutma. Tevhid, benliği yüceltmek değil, benliği yok bilmektir. Nurdan yaratıldığını bil, ama nurun sahibi olmadığını hatırla.

Kesret (çokluk), Allah’ın kudretinin aynasıdır; onu hayal sanma. Hulûl ve panteizm gibi batıl fikirlerden uzak dur; tevhit nuruna yönel. “De ki: O Allah birdir. Allah sameddir. Doğmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’na denk değildir.” (İhlâs Sûresi)

Tevhid, akılla değil, kalple bilinir. Allah birdir; mahlûk O’ndan değil, O’nun nurundan yaratılmıştır. Teklik iddiasıyla benliği büyütme; tevhit, “O var, ben de onun ile kaimim” diyebilmektir.