“Anlamını bilmeden bülbül gibi şakırdıyorsun Kur’anı” der din düşmanları… Anlamını bilmeden okuyorsun diye diye Kur’an okuyan bırakmadılar. Bunun hesabı ağır olacaktır. Kur’an okuyan kalmadı ya… Kur’anlar mahzun kaldı raflarda. Belki duvardan indirdiniz ama bu defa rafa terk ettiniz. Camilere bakın, kaç tane Kur’an açılıyor. Ya Allah’tan korkun.
Kur’an’ı anlamadan okumak küçümsenemez; çünkü Kur’an bir nûrdur, anlamdan önce kalbe işler. Her harfi bir tecellîdir. Anlam bilmek, elbette güzeldir; ama kalpten okumak, anlamın üstünde bir şuurdur. Bülbül gibi şakımak dahi zikirdir; çünkü o ses, Allah’ın kelamını dile taşır. Raflardaki Kur’an, sadece tozlanmaz; kalplerden de uzaklaşırsa, o zaman insanlığın vicdanı da pas tutar.
Sen hiç anlamını bilmezsen de, okuduğun her harf başı on sevap, on derece elde edersin. Bunu Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz diyor. Anlamını zaten hakkıyla çözen olamaz ki, çünkü o Âlemlerin Rabbinin sonsuz kelamıdır. Sen sonlusun be kardeşim.
Kur’an, sınırsız bir hakikat okyanusudur; insan aklı ise bir damladır. O damlanın okyanusu anlamaya çalışması nafile değildir ama tamamlayıcı da olamaz. “Anlamını bilmeden okuma” diyenler, sanki Allah’ın rahmetini ölçer gibi konuşurlar. Hâlbuki Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Kur’an’ın her harfi için on sevap vardır.” buyurmuştur. Harf bile nur taşır; kelimeye gerek yoktur ki, Rabb’ini hatırlatan ses bile rahmettir.
Aziz kardeşlerim, okuyun, okuyun… Zerre anlamını bilmeseniz de okuyun. Kalbinizin huzur dolduğunu göreceksiniz. İşte bu, Kur’an okumanın öze doğru yolculuğa katkı yaptığının en büyük kanıtıdır.
Kalp, Allah’ın kelamını işittikçe arınır. Her “Elhamdülillah”, her “Bismillah”, kalpte bir kapı açar. Çünkü Kur’an okumak, sadece ses çıkarmak değil, o sesi Rabbin nefesine dönüştürmektir. Kur’an, kalbi titreten bir frekanstır. İnsan, anlamını bilmeden de o frekansın altında sükûna erer. İşte bu sükûn, öze yolculuktur. Rabb’in huzuruna yaklaşmaktır.
“Kur’anı okurlar sevap tüccarları” der bazı kendini bilmezler. Sen sevap için yaşamıyor musun kardeşim? Yoksa hayatın yalan dolan ve günah için mi? İki yol var önünde… Ya sevap… Ya günah… Ya cennet… Ya cehennem… Üçüncüsü yok be kardeşim…
Sevap, kalbin Rahman’a yönelişidir. “Sevap tüccarlığı” diyenler, aslında ibadetin tadını bilmeyenlerdir. İnsan elbette sevap için yaşar; çünkü sevap, Allah’ın rızasının yankısıdır. İki yol vardır: Rahmet veya uzaklık… Nur veya zulmet… Üçüncüsü yoktur. Kalp, her okuduğu ayetle cennetin bahçelerine bir adım daha yaklaşır.
Kur’anın anlamını bilmezsen okuma diyen eblehlere sakın kulak vermeyin kardeşlerim… Kur’an bizi bize aktarır. Kur’an kişiyi Rabbine emanet ettirir. Kur’an arkadaş olur kabirde… Kur’an şefaat eder kıyamet gününde. Kur’anın insan üzerinde hakkıdır ki, günde en az 100 ayet okunmalıdır.
Kur’an, insanın ruh aynasıdır. Onu okumak, kendi hakikatini okumaktır. Kabirde Kur’an yalnız bırakmaz; çünkü onu dünyada yalnız bırakmadın. Kur’an, şefaatin lisanıdır, bir dost gibi seni savunur. Her gün 100 ayet okumak, kalbin nabzını Allah’ın kelamına ayarlamaktır. Okumadığın her gün, bir nefes eksilir ruhundan.
“Kur’an’ı tertîl üzere oku.” (Müzzemmil, 4) “Kim Allah’ın kitabından bir harf okursa, ona bir sevap vardır; her sevap on katıyla yazılır.” (Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’an, 16) “Bu Kur’an, müminler için bir rehber ve rahmettir.” (Neml, 77) “Kur’an kıyamet gününde, onu okuyan kimse lehinde şefaatçi olarak gelir.” (Müslim, Müsâfirîn, 252) “Andolsun, biz Kur’an’ı kolaylaştırdık; düşünüp öğüt alan yok mu?” (Kamer, 17)
Kur’an okumak bir görev değil, bir vuslat kapısıdır.
Anlam bilmek güzeldir, ama okumanın aslı Rabb’ine yönelmektir. Anlamı bilmesen de her harf, seni Allah’a taşır. Kur’an sesinle değil, kalbinle anlaşır.
Okudukça, kelam sende kelime olmaktan çıkar; nur olur, huzur olur.
Zikir, sadece dilin değil, varlığın tamamının Hakk’ı hatırlamasıdır. “Zikretmek” kelimesi hatırlamak, anmak, bilinçte diri tutmak anlamına gelir. Dil, sadece görünen tarafıdır. Asıl zikir, kalpte atmaya başlayan nur frekansıdır. Her “La ilahe illallah” dediğinde, kalbin Rabb’ine ait titreşimle yankılanır.
Kalp bir merkezdir; zikir bu merkeze ilahî akımın ulaşmasını sağlar. Nasıl ki radyo belli frekansla yayına bağlanır, kalp de “Allah” sesiyle kendi frekansını ayarlar. Dildeki “Allah” sesi, kalpte yankı buldukça, kalp nur üretmeye başlar. İşte bu üretim, kulun iç dünyasında oluşan Hakk’ı hissetme hâlidir.
Zikir, kişiyi dünyadan koparmaz; aksine, dünyayı Allah’ın nazarıyla görmeyi öğretir. Çünkü zikir, hatırlama hâlidir. Hatırlayan kişi, unutmaktan kurtulur. Unutan, varlığın içindeki Rab nefesini yitirir.
Zikreden, Allah’ın nefesini duyar. Bu duyum kulakta değil, kalptedir. Bu yüzden “zikir ehli” denilenler, kalplerinde duydukları bu frekansla, her şeyi Allah’tan bilirler. Zikir, Allah’ın kuluna “Ben buradayım” deyişidir. Kul zikrettikçe, o sesle birleşir ve kendi varlığını unutur.
Zikirde frekans sabit değildir; kişinin hâline göre değişir. Gaflet hâlinde yapılan zikirde frekans düşüktür, ama süreklilik onu yükseltir. Süreklilik, kalpte ilahî sabit akımı kurar. Zikir bu sabit akımla kalbi açar, kalp genişledikçe varlıkta Allah’ın tecellîlerini görmeye başlar.
Kalp, zikrin frekansına alıştıkça titreşimi değişir. Önce kelimeyi söyler, sonra kelimenin manası olur. “Allah” derken önce sesle çağırır, sonra o sesin kendisi olur. Zikirde frekans, “söyleyen”in “söylenen”e dönüşme hâlidir. İşte bu hâl, fenâfillahın ilk eşiğidir.
Zikir, bilgiyle değil hâlle yapılır. Bilmek, aklın işidir; hissetmek, kalbin. Zikir ilimle değil, teslimiyetle derinleşir. Ne kadar çok bilsen de, kalbin zikirsizse nurun karanlığa karışır. Ama zikreden cahil bir kalp, nurla parlar.
Bu yüzden “zikir aklın değil, kalbin ilmidir.” İmam-ı Rabbânî’nin buyurduğu gibi: “Zikir, ilmin ateşini yakar.” Bilgi kalbi soğutur, ama zikir onu ısıtır. Zikrin harareti, kalbin katılığını eritir. Her “Allah” dediğinde, taş yumuşar, ruh incelir.
Zikir, sadece “Allah” ismini anmak değildir. Zikir, Allah’ın isimlerinde kendi varlığını bulmaktır. “Rahman” dediğinde, merhametle; “Gafur” dediğinde, affetmekle; “Sabur” dediğinde, sabırla boyanırsın. Çünkü zikir, sadece hatırlamak değil, hatırladığıyla halleşmektir.
Kul, zikrettiği ismin rengini alır. “Esma”lar boyadır, kalp tuvaldir. Allah dilediğinde, “Hu” fırçasıyla seni boyar. Zikir, bu boyanmanın adıdır. Boyanan kalp, artık kendi rengine değil, Allah’ın rengine bürünür. “Allah’ın boyasıyla boyanın; Allah’tan daha güzel kim boyar?” (Bakara, 138) ayeti işte bu hâli anlatır.
Zikrin frekansı arttıkça, kişi kendi benliğini işitmez olur. Dildeki ses, kalpte sessizliğe dönüşür. Sessizlikle birlikte “Ben zikrediyorum” hissi kaybolur; sadece “Zikir var” hâli kalır. İşte bu hâl, Allah’ın “Ben kulumun diliyle zikrederim” sırrının zuhura çıkışıdır.
Zikirde son nokta, “zikir yapanın da zikrin de ortadan kalktığı” noktadır. Buna “zikr-i hakiki” denir. Artık kul zikretmez; zikreden Allah’tır. İşte kalbin frekansı burada sabitlenir “La ilahe illallah” artık kelime olmaktan çıkar, varlık olur.
“Beni anın ki, ben de sizi anayım.” (Bakara, 152) “Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 28) “Allah’ı çokça zikredin ki, felaha eresiniz.” (Cum’a, 10) “Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere bir araya gelirse, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar, Allah onları kendi katında anar.” (Müslim, Zikr, 38) “Zikir edenle etmeyen, diri ile ölü gibidir.” (Buhârî, Deavât, 66)
Zikir, kelimelerin ötesinde bir kalp frekansıdır. Bu frekans, Allah’ın nefesiyle kalpte yankılanır. Zikir, kulun Rabbiyle aynı dalgada buluşmasıdır. Her “Allah” deyişinde, kalp yeniden yaratılır. Ve sonunda zikreden kalmaz; sadece Zikir kalır.