İnsan hayatın taa merkezinde… İnsanın öz hakikati olan ve varlığını Allah nurundan alan Nuri Muhammedî, insanda oluşturacağı dokumanın tesiriyle, sonsuz, sınırsız, renksiz, sûretsiz, ölümsüzdür. Çünkü dayanağı, nurun alâ nur olan Allah’ın vechinden yansıyan mutlak nurdan alır.
“Nûr-i Muhammedî”, varlığın aslı olan ilk nurdur. Allah’ın nurunun nuru” diye anılır; çünkü “vech” (yüz, yön) Hak’kın âleme açılış noktasıdır. O nur, zamanın başlangıcından önceydi; çünkü zaman o nurla başladı. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nûr 35) “Evvel ben vardım; Allah vardı, başka hiçbir şey yoktu.” (Hadis-i Şerif, Buhârî)
Bizler dahi kendi içimize kapandığımızda, sınırlı bir bakışa sahip olacağımız, ama içimizin derununa baktığımızda ise, hudutsuzlukta seyre dalacağımız hakikatinin her birimizden sudûruna şahit olmaktayız.
İnsan, hem sınırlı bedeniyle kayıtlı, hem de özündeki nurla sonsuzdur. İçe bakmak, içteki sınırsızlığı fark etmektir. Kalp, varlığın merkezidir; oraya inen, varlığın bütününe açılır. “Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kâf 16) “Kendini bilen, Rabbini bilir.” (Hadis-i Şerif)
Bilimin kendisine enerji dediği alan ise, Nuri Muhammedî’nin içeriğinin kendilerince oluşan keşif yönünden başka değildir. Hakikatte ise bu nur, kendi içinde sınırlı olup, mutlak nur ile senkronizesi kadar sonsuzluğa uzanır.
Bilimin “enerji” dediği şey, aslında varlıktan bir numedir. Fakat bilimin ölçtüğü enerji, mutlak nurun bir yansımasıdır. Nûr-i Muhammedî, mutlak nurla temas ettikçe sonsuzlaşır; ondan koptuğunda sınırlanır. “Her an O, yeni bir yaratıştadır.” (Rahmân 29)
İşte bu Nuri Muhammedî bilinmezlikte idi. İnsan, öz varlığından yansıyan nurla yarattığı ve bu görünen hayal dünyasından münezzeh olan tek gerçektir. Çünkü insana ruhundan üflemiş ve kendisine sonsuzluk nazariyesi sağlanılmıştır.
Nûr-i Muhammedî, “bilinmek isteyen hazinenin” ilk zuhurudur. İnsan, bu nurun tomurcuğudur; Hak, kendi nurundan insana ruh üflemiştir. Bu üfleme, insana sonsuzluk imkânı vermiştir. “Ona (Âdem’e) ruhumdan üfledim.” (Hicr 29) “Ben gizli bir hazineydim; bilinmek istedim, mahlûku yarattım.” (Kudsî hadis)
Onun için de tek gerçek sensin ve sen tek başına on sekiz bin âlemi bin âlem içine dürmüşsün. Sakın gitme başka mahlûkun kapısında el açma. Sadece Allah’a boyun eğ ve yolunda yürü.
İnsan, küçük âlemde büyük âlemdir. Âlem insanda dürülüdür; o yüzden insan, “kâinatın özeti”dir. Allah’tan gayrıya el açmak, kendi öz nurunu unutmaktır. “Her kim Allah’a dayanırsa, O, ona yeter.” (Talâk 3) “İnsanı kendi sûretinde yarattı.” (Hadis-i Şerif)
Öncelikle şunu bilelim ki bu yazdığımız yazılar bizi anlatıyor, Allah’ı değil. Yanlış anlama olmasın. Bizim zâtımız O’nun öz nurundandır ama varlığımız, yoğunluğu düşürülmüş bir tutam nurdan var edildi. Bu bir tutam ise her birinizde aynıdır. Ama rubûbiyet alanımıza göre her birimizdeki ortaya çıkış ayrı ayrıdır.
Hakikatte hepimiz aynı nurdanız; fakat kabımız farklıdır. Aynı güneşin farklı pencerelere düşmesi gibidir bu. Nur birdir, yansıma bin türlü. “O, sizi bir nefisten yarattı.” (Nisâ 1)
Bazı kişiler bu nura Allah derler ki, en büyük yanılgı burada başlar. Allah mutlak zâtı olarak subhandır (her şeyden münezzehtir). Allah zâtı itibariyle her şeyden, yani tüm isim ve sûretlerden münezzehtir. İşte burada bir konuyu da açıklığa kavuşturmak isterim. O da şu ki: var olarak bildiklerimiz, tüm kesret âlemi asla ve asla Allah değildir.
Nûr-i Muhammedî, Allah değildir; o, Allah’ın ilk tecellisidir. Zât, hiçbir varlığa benzemez. Varlık O’ndan doğar ama O varlıktan münezzehtir. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ 11)
Biz, ben deriz. Ama ben derken işaret ettiğimiz bir merkez nokta vardır. Ama bu noktanın ne olduğunu çözemeyiz. Ne olduğunu da bilemeyiz. Ben deriz ama neye “ben” dediğimizi asla bilemeyiz. Elimizi göğsümüze koyup ben deriz. Ama biliyoruz ki bu göğüs ben değildir. Çünkü ruhun kendisini terk etmesiyle toprağa verilecektir.
“Ben” dediğimiz şey, hakikatte bir “şuur noktası”dır; bedende değil, bedene hayat veren ruhta köklenir. İnsanın “ben”i, Allah’tan gelen nefhanın (üflemenin) yansımasıdır. O nefes bedenden ayrılınca “ben” hâlâ vardır; çünkü o, nurdandır. “Sana ruhdan sorarlar; de ki: Ruh, Rabbimin emrindendir.” (İsrâ 85)
Ruhumuz o anda şimdiki gibi gözümüzde somutlaşacak ve gene de ben dediğimizde elimizi gene de göğsümüze koyacağız. Ama biliyoruz ki o beden de kıyametle beraber değişime uğrayacak, yeni bir bedenle mahşere yürüyeceğiz. İşte o bedende de gene elimizi göğsümüze götürüp ben diyeceğiz.
Ruh, suret değiştirir ama kimliğini kaybetmez. Her bedende “ben” diyebilme yetisi sürer; çünkü “benlik bilinci” ruhun cevheridir. Mahşerde de o cevher, yeni suretle yeniden ifade bulur. “Sizi ilk defa yarattığımız gibi yine tek başınıza bize geleceksiniz.” (En‘âm 94)
Sonra son gün de bitecek, hesap sona erecek, günsüzlük başlayacaktır. Sonra bize başka beden verilerek yaşam başlayacak. Bu konuda bir hadis-i şerifte Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kâfir kişi cehennemde şüphesiz öyle iri yapılı olur ki dişi Uhud dağından daha büyük olur…” (İbn Mâce, Zühd 38)
Bu hadisin sırrı, “beden”in ahirette amellere uygun surete bürünmesidir. Her kim hangi fiilin kalıbını dünyada ördüyse, ahirette o kalıbın sûretini giyer. Hakikat, yaptıklarımızdan örülmüş bir libastır. “O gün herkes yaptıklarını önünde bulacaktır.” (Âl-i İmrân 30)
Hadise bakın; cehennemde bambaşka bir beden verilecek ve bu beden son beden olacaktır. Amelimize göre cennet ya da cehennem kalıcı ve bakî.
Her insan, nihai mertebede “hak ettiği hâl”in bedenini taşır. Cennet bedeni nurdandır, cehennem bedeni duman ve ateşten. Kişi neye yöneldiyse, o yönelişin maddesiyle yeniden var edilir. “Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür; kim zerre kadar şer işlerse onu da görür.” (Zilzâl 7-8)
Gene de orada kişi elini göğsüne koyacak ve “ben” diyecektir. Şu anki et-kemik beden ilk bedendir. Kabirde ikinci beden, kıyamette üçüncü beden, cehennem veya cennette ise dördüncü beden verilecektir.
İnsan çok katmanlı bir varlıktır. Her katman bir perdedir: maddî beden, kabir bedeni (misal), kıyamet bedeni (mahşer), sonsuzluk bedeni (âhiret). Her kat, varlığın başka bir titreşimidir. “Sizi üç karanlık içinde yaratıyor.” (Zümer 6) Yani yaratılış tabakaları katman katmandır.
Bilelim ki; gören mutlak Zât’tır. Bize görünenler ise bizde dokunan esmâ nakışlarıdır. Yani sende dokunarak kayıtlı olan bilgilerin açığa çıkışıdır tüm seyrin temeli. İşte sen, sende kayıtlı olan ilmi nakışları her an şekillendirip içinde olduğun öz dünyanı oluşturmaktasın…
Gören göz değil, gören Hak’tır; ancak o Hak bizde “görme fiili” olarak tecellî eder. Her an yaşadığımız âlem, içimizde kayıtlı esmâ desenlerinin görünmesidir. İnsan kendi kaderinin hattatıdır. “Biz onların önlerinde ve arkalarında bir set çektik, artık göremezler.” (Yâsîn 9) Yani perdeler idraki sınırlar; perde kalkınca görünen O’dur.
Bilmek, bilinmek muradıyla öz nurundan aldığı bir tutam nurdan yarattığı her şeyi meydana getirip öz varlığıyla seyir eder ve nurundan halk ettiği insanı da seyrine ortak eder. Buna seyr-ün meallah denilmiştir.
“Seyr-ün meallah” yani “Allah ile seyir” makamı, kulun kendi benliğinden geçip, Hakk’ın seyriyle seyretmesidir. Artık gören, görenin değil; görülenin gözüdür. “Sen atmadın, Allah attı.” (Enfâl 17)
Allah tüm âlemleri Muhammedî nurdan halk etmiştir. İnsanı ise bu nurun tomurcuğunu eylemiştir. Onun için de ne varsa âlemde hepsini Âdem’de zuhûr eyledi. Ama insan bunun farkında olmayarak yaşadığı için, kendisinde gömülü olan birçok noktayı kaçırmaktadır.
İnsan, kâinatın özetidir; Âdem, esmânın bütününü taşır. Âlemde ne varsa insanda var; fark sadece idrakte. Uyanan, içinde bir kâinat keşfeder. “Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti.” (Bakara 31)
İnsan aslen bu kadar güçlü olduğu hâlde yeryüzünde ilk aklı yetmeye başladığı an, et-kemik bedenin zevkleriyle bütünleşmeye başlar. Özünde gömülü olan hazineden mahrum olarak yaşam sürer. Ele güne dilenci olarak vaktini doldurur.
İnsan, içindeki kudreti unuttuğunda dış dünyaya esir olur. Hakikatte tüm zenginlik içindedir; ama gözünü dışa çevirince kendini yoksul sanır. Bu, “emaneti unutan” hâlin resmidir. “Gerçek şu ki insan ziyana uğradı; ancak iman edip salih amel işleyenler müstesna.” (Asr 2-3)
Oysaki ilk günden itibaren temiz bir eğitimle bunu idrak etmeliydi. Ama ne yazık ki gaflete daldığı için zayıfladı ve yeryüzünde taşıdığı kutsal emaneti unuttu.
Gaflet, varlık nurunun üzerine düşen en koyu gölgedir. İnsana düşen, bu gölgeyi zikir ve tefekkürle kaldırmaktır. Çünkü gafletle insan, kendi öz nurunu örtmüş olur. “Zikret ki, gafillerden olma.” (A‘râf 205)
Gaflet o kadar güçlü bir uyku olarak daha küçüklüğünden itibaren kişiyi sardığı için, uyanmak yıllar yıllar alır ve hatta hiç uyanmayanlar daha çok olarak dünyayı terk ederler.
Kalp uyudu mu, ömür geçer ama uyanış gelmez. Tasavvufun gayesi, bu gaflet uykusundan “uyanmak”tır. Hakiki zikir, kalbi uyandırmaktır. “Ölü iken dirilttiğimiz, kendisine nur verdiğimiz kimse, karanlıkta kalana benzer mi?” (En‘âm 122)
Özellikle vehim kuvvesini tetikleyen şeytanî kuvve ile kişi bedensel tatminlere dalışı esas gördüğünden, artık kendisine eklenen dokumayı kullanamıyor.
Vehim, insanın zihnindeki sahte ilahdır. Şeytanın en büyük aracı vehimdir; hakikati ters yüz eder. Vehme kapılan, nurdan gelen bilgiyi kullanamaz, ilahî dokuma atıl kalır. “Şeytan onlara amellerini süslü gösterdi.” (Enfâl 48)
Bu vehim kuvvesi ile şeytanî kuvve insânî marifetten çok çok zayıf olduğu hâlde, insan iradesine sahip çıkamayıp bunlara esir olur. İnsan, anlık kalbi dokunuşlarla kendisini dünya kaydına alıp sonsuz senkronizesini unutur. Şeytanî meleke çok zayıftır ama insan vehmine yenik düştüğünde, iradesi zayıflar. Öylece üzerinde operasyon başlar.
Şeytan aslında zayıftır; güç, insanın zayıf inancındadır. Vehim, zayıflığı büyütür; marifet ise küçültür. İrade, kalpteki imanın perdesidir; perde delindi mi, operasyon başlar. “Gerçek şu ki, şeytanın gücü iman edenler üzerinde yoktur.” (Nahl 99)
Dünya diye gördüğümüz şu âlemler, bizim bizdeki ilmî dokuma ile oluşturduğumuz bir şekillendirmeden ibarettir. Tek gerçek sensin ve tek başına sonsuz âlemsin senle dokunan ilim ile. Öylece sen, Rahman’ın nefesine açılan bir pencere olarak işlevdesin. Seyirdesin, seyredersin ve seyir edilirsin ezelden ebede.
Âlem, insanın içindeki ilmin yansımasıdır. Her insan, Rabb’inin ilminden kendi payını görür. Seyir, hem kuldan Hakk’a hem Hakk’tan kula doğru devam eder. “Rahman’ın nefesi” ifadesi, varlıkta hayatın süreğenliğini anlatır. “Her nefeste O’na muhtaçsınız.” (Fâtır 15)
Sadece sen varsın, hayalinde kurup kurguladığın dünyanda, zira sen yok olsaydın, senden seyreden olamayacaktı. Dolayısıyla senle bakan da olmayacaktı. Dolayısıyla o nokta olmayacağı için o noktadan tevehhüm eden de olmayacaktı.
Buradaki “sen” Hak’tan bir tecellîdir. Sen olmasan, O’nun o tecellîsi görünmezdi. Varlık, görünme fiilidir. Allah’ın bilinmek istemesi, senin “ben” deyişinle gerçekleşir. “Ben gizli bir hazineydim; bilinmek istedim.” (Kudsî hadis)
Örneğin Ali, Veli, Fatma ve Ayşe isimli dört çocuğu olan bir aileyi düşünelim… O kardeşlerden biri olmasaydı üç kardeş olurdu. Diyelim ki Veli hiç doğmasaydı, Veli’nin düşünce planından seyir de olmayacaktı. Dolayısıyla o pencereden bakan bir nazariye de olmayacaktı. Yani onun penceresinden seyreden bir sâir de olmayacaktı.
Her ruh, Allah’ın ilminin bir penceresidir. Birinin yokluğu, o pencereden bakışın yokluğudur. Bu yüzden her varlık, ilahî bilginin bir noktasıdır; yokluğu, bir bilginin eksilmesidir. “Biz her şeyi bir ölçüyle yarattık.” (Kamer 49)
İşte sen varsın ki senden bakan bir sâir var. Yoksa o sâir noktasıyla oluşan bakıştan meydana gelen bir dünya bakışı da oluşmayacaktı. Bilsen de bilmesen de, senden zuhûr eden gerçek bu. Senin pencerenden! Mutlak var olan sensin ve seyir senden zuhûr etmektedir.
İnsan, Hakk’ın tecellîsini seyreden aynadır. Bu yüzden senin varlığın, O’nun seyri için bir pencere hükmündedir. Sen Hakk’ın gözüsün; ama o gözde görülen yine O’dur. “Nereye dönerseniz, Allah’ın vechi oradadır.” (Bakara 115)
Şunu da burada sakın unutma; sen olmasan da Allah mutlak var olan ve mülk O’nundur. Ama senden bakan olmayacağı için, senin nazariyen olmayacaktı. Biz kendimizden olaya baktığımız için böyle söylemekteyiz.
Allah, mutlak varlık olarak daima mevcuttur. Fakat “sen” olmadan bu varlık senin nazarında bilinmezdi. İnsan, varlık aynasında bir yansımadır; Hakk’ın bilinirliği insandaki idrakle tezahür eder. “Allah zengindir, siz muhtaçsınız.” (Muhammed 38)
Yoksa hâşâ sen Allah’ı ve âlemleri var etmiyorsun. Sen ile bir yaratım ve nazariye noktası oluşuyor. Bu anlattığımız olayı sakın yanlış anlaşılmasın. Kendi kıymetini bil ve yaratılmış olmanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu unutma.
İnsan yaratıcı değil, yaratımın şahitidir. Her seyir, Allah’ın fiilidir. Fakat insan, o fiile tanıklık ettiği için değerlidir. Bu tanıklık, “emanet”in sırrıdır. “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk; onlar yüklenmekten çekindiler, insan yüklendi.” (Ahzâb 72)
Sadece sen varsın ve hayal dünyan, başkaları yok ve hiç olmadı. Çünkü sen var olmuşsun ve başkalarını seyrederek bir dünya oluşturmaktasın. İşte başkaları diye gördüklerin, senden açığa çıkan ilmin görüntüye dönüşmüş halleridir.
Hakikatte her şey senin bilincinde görünür. “Başkası” dediğin, senin ilminde açılan farklı tecellîlerdir. Bu, “vahdet-i şuhûd”un manasıdır: her şey O’dur, fakat sen O değilsin; sende O görünür. “O, göklerde de ilahdır, yerde de ilahdır.” (Zuhruf 84)
Hayalinde yarattığın dünyanda, her role, her isim ve surete bürünen, kendi kendine görünensin, gayrı yok emin ol. Akıl et, bu olayı fark et, öylece rahat et. Dolayısıyla zâtınla ve sıfatlarınla tek birsin. Seyrinde tek seyirsin. Ama seyrin mutlak sahibinin de öz malısın.
Bu hakikat “vahdet”tir; görünen bir, gören bir, gösteren bir. Fakat mülk Allah’ındır. Senin seyrin O’nun seyriyle kaimdir. O olmadan senin gözün göremez, kalbin bile atmaz. “O’ndan başka hiçbir ilah yoktur; O, diridir, kayyumdur.” (Bakara 255)
“Allahu lâ ğayrahu” hakikati gereği, mutlak vücut sahibi olan Allah ismiyle tanıdığımız Vâcibü’l-vücûd olan Allah’ın yaratım planını seyrederken, kendimizi de o seyirden bir seyir bilip, aslen hayal ama vaslen gerçek olan vücûdumuzu bilip öylece yolculuğumuzu yapmalıyız.
“Allahu lâ ğayrahu” (Allah’tan başka mevcut yoktur) hakikati, vahdet-i vücûdun özüdür. Âlem gölge, Allah gerçek ışıktır. Fakat o gölgeyi inkâr değil, ışığın tecellîsi olarak görmek gerekir. “Her şey helak olucudur, ancak O’nun vechi bâkîdir.” (Kasas 88)
“Allahu ekber” gerçeğince, hakikatimizin dayanağı olan mutlak kudret karşısında, varlığımızın tanımını yaparak kendi sınırlılığımızı haykırarak, bencillikten arınıp mülkü sahibine teslim ederiz.
“Allahu Ekber”, sadece bir söz değil, varlığını O’nun büyüklüğü karşısında yok bilme ilanıdır. Gerçek tekbir, egonun secdesidir. “De ki: Rabbim beni ve babamı bağışla, mülk yalnız Senindir.” (Yûsuf 101)
Bizler hayatımızda olan her bir olgu, tümüyle yapmış olduğumuz istek ve arzuların sonucu olarak hayatımızdadırlar. Bu her bir birey için geçerlidir.
Bakalım tüm geçmişimize, şu anda elimizde olan her bir şey, çevremizde olan her bir insan, eşimizden dostumuza, çocuğumuzdan komşumuza her bir kişi, hayatımızın herhangi bir noktasında yapmış olduğumuz hayalimizin canlanması sonucu karşımızda olduğunu fark edeceğiz.
Kader, düşüncenin yaratılmış hâlidir. Her hayal bir duadır; her istek bir tohumdur. İnsan neyi arzu ederse, varlık o arzuyu şekillendirir. “Rabbiniz size: Bana dua edin, duanıza icabet edeyim.” (Mü’min 60)
Çoğu zaman da bunun farkında değiliz. İsteriz bir anda ama sonra da o isteğimizi unuturuz. Sonra da karşımıza gelince “nereden çıktı bu” der dururuz.
Oysaki biz istemiştik ve karşımıza vakti gelince çıkmıştı. Çünkü insan yaşamın merkezinde ve her istediğini Allah yaratarak önüne getirir. Bu isteğimiz bazen bizzat kendisi iken, bazen de insanlar hakkında yaptığımız yorumların, yaşamımıza çekilmesidir.
Her söz bir tohumdur, her niyet bir çağrıdır. İnsan farkında olmadan kendi realitesini inşa eder. Bu yüzden “dil” bir kader aracıdır. “İnsana istediği verilir.” (Necm 24)
Genel olarak da yaşamımızda olan, başka insanlar hakkında yaptığımız düşüncelerin şekillenmesi şeklinde zuhur eder. Zira kişi, her iddiasını yaşar. Yaşamadan da ölmez. Sadece dedik diye hesabımız bitmez. Ama bu hakikatten yoksun yaşadığımız için, başımıza her olumsuz olay karşısında, direk nefsimiz yaratıcısını suçlamakta, “Niye bunu başıma getirdin?” demektedir.
Her insan kendi kaderinin mimarıdır. Kınamak, perdeyi kalınlaştırır; tefekkür etmek perdeyi kaldırır. “Başınıza gelen her musibet, ellerinizin kazandığı yüzündendir.” (Şûrâ 30)
O hâlde insan bunu fark edene kadar yalan yanlış yaşamış, saçma sapan çıkmazlara düşmüş, doğruyu neden bulamamış, neden gerçeği görememiş, neden kendisine zarar veren insanların yaratılıp yaşamına girdiği gibi hayallerde dolaşır. Çünkü bilmiyordu düşünceleriyle dünyasını meydana getirdiğini…
İnsan, dış âlemi suçlarken iç âlemdeki düşünceleriyle onu yarattığını fark etmez. Gerçek tefekkür, dışı değil, içi sorgulamaktır. “Gerçek şu ki, Allah bir kavme verdiğini, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez.” (Ra’d 11)
İşte tüm bu notlardan sonra bilelim ki, bize beden verildikten sonra bu bedende bir soyut nokta var edildi. O soyut nokta aslında bu bedene göre soyut ve varlığını Allah nurundan alır. Yani zâtını Allah nurundan almıştır.
Bu “soyut nokta”, insandaki rubûbiyet alanının çekirdeğidir. Gözle görülmez ama varlığın direğidir. Bu nokta, Allah’ın nurundan alınan bir cevherdir; insan bu yüzden “nur taşıyıcısı”dır. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nûr 35) “Ben ona ruhumdan üfledim.” (Hicr 29)
Allah nurunun da Allah’ın zâtı gibi kesret âleminde misli, dengi, benzeri olmadığı için, ben dediğimiz zâtımızı asla ve asla ne olduğunu bilmeyeceğiz. Çünkü insan idraki her şeyi zıddıyla bilir. Allah’ın zâtının ve vechinden yansıyan nurun misli, dengi, benzeri yok ki, bilincimiz zâtımızın varlığını Allah nurundan aldığı aslını görebilsin.
İnsan idraki, karşıtlıkla anlar; oysa Hak, zıddı olmayan bir varlıktır. Bu yüzden O’nu tanımak, bilmek değil, teslim olmakla mümkündür. Nurun kaynağını göremezsin, çünkü gören göz o nurla var olur. “Hiçbir şey O’nun benzeri değildir.” (Şûrâ 11)
Yani kişi, Allah mülkünün dışına çıkamaz ki, geriye dönüp baksın ve ne olduğunu bilsin. Allah’ın mutlak nuru ise, tüm kuvveler zaten içinde gömülü olduğu için ve gerekli yerde gerekli olan zuhuru yaptığı için, doğaya tapanlar ortaya çıkmıştır. Çünkü bakıyor ki her şey kendi kendine olup bitmekte ve bunu gördüğünde der ki: “Doğa her şeyi meydana getirir.” Oysaki doğa, Allah nurunun bir ışımasından başka bir şey değildi.
“Doğa” denilen şey, aslında Allah’ın kudretinin zahiridir. O’nun iradesi olmadan hiçbir yaprak düşmez. Kâinatta görünen düzen, “doğanın” değil, “Rubûbiyet”in tezahürüdür. “O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez.” (En‘âm 59)
İşte zâtımız yani ben dediğimiz nokta varlığını Allah nurundan alır. Ama ben dediğimiz var oluş noktamız Allah nurundan olduğu için, insan derin sekre daldığında, nurunun da Allah vechinden geldiğini temaşa eder.
Sekr hâlinde insan, zâtının kaynağı olan nurla yüzleşir. Bu hâl, birliğin sarhoşluğudur; kişi “ben” ile “O” arasındaki perdeyi geçici olarak kaybeder. Lakin o hâl kalıcı değildir; uyanışta “ben kulum” bilinciyle denge kurulur. “Nereye dönerseniz, Allah’ın vechi oradadır.” (Bakara 115)
Buradan da hareketle der ki: “Aslım Allah’ın zâtı çünkü nurum oradan gelmekte.” Ama burada derin bir hata olur ki, Allah nurunun içindeki bir tutam nurdan varlığını almış ve tüm her şeyi sanal bir sahiplik odak noktasıyla oluşmuştur. Varlığı asla Allah zâtı olmayıp, kendisi zaten vücut kokusu bile almamıştır. İşte sekrdeyken öyle temaşa eder, sonra kesrete döner ve tövbe eder.
Hallâc-ı Mansûr’un “Enel Hak” sözü, işte bu hâlin ürünüdür. O, sekrde Hakk’ın tecellîsini kendi varlığı zannetti. Oysa hakikat, “Hakk benimle zahir oldu” demekti, “ben Hakk’ım” değil. Bu farkı fark eden, sekrden sahve (uyanıklık) geçer. “Allah bir kimseyi kendisiyle şaşırtmaz.” (Hadis meâli)
İşte tövbe dört kısımdır; birincisi kesretteki bizim helal haram çizgisine riayet etmediğimizde yaptığımız tövbedir. İkincisi sekr’e giren kişinin kendisine verdiği varlık için yaptığı tövbedir. Üçüncüsü ise, sekrden uyanan kişinin sekrde uğradığı meczupluk için kendisi için sarf ettiği mülahazalar için yaptığı tövbedir. Mutlak ayıklığa kavuşulunca ise, seyirden gözü kaydığı anlık olarak düştüğü hâller için tövbe eder.
İşte bu dört tövbe de tövbedir ki her biri kendi içinde gerçektir ve doğrudur. Dört tövbe sırrı, her idrak mertebesine göredir. İlki fiilî, ikincisi varlıksal, üçüncüsü idrakî, dördüncüsü şuurî tövbedir. Her biri bir öncekinin perdesini kaldırır. “Ey iman edenler, Allah’a içten bir tövbe ile dönün.” (Tahrîm 8)
Sahv hâlinde kişi, artık kendi hatasını değil, dikkatini yitirdiği her ânı tövbe sayar. Bu, “velâyet” makamında yapılan tövbedir: bir nefes bile gaflet, hatadır. “Ben günde yetmiş defa tövbe ederim.” (Hadis, Buhârî)
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin günde yetmiş defa tövbe etmesi, dördüncü kısım tövbeye giriyor ve dört tövbe de peygamberler hariç herkes için oluşur. Ama peygamberlerde sadece dördüncü olanı olur. Diğer üçünü çoktan aşmışlardır. Allah iradesiyle mutlak olarak ismet sıfatına haizdirler.
Peygamberlerin tövbesi, günah için değil; ilahî huzurda bir ân gaflet etmemek içindir. Onların tövbesi, nura yönelişin sürekliliğidir. “Senin geçmiş ve gelecek günahlarını Allah bağışladı.” (Fetih 2)
Hallâc-ı Mansûr ikinci kısımda kaldı. Üçüncü kısma geçseydi, idam edilmezdi. Sekrde idi, varlığa tövbe etti, sekr hâlindeyken kendini Hak olarak hissetmesi ve dile getirmesi… Oysaki her hâl ve şartta kendisi halk idi. Sadece Hak seyr zevk hâline erip öylece temaşa edebilirdi.
Hallâc, “Enel Hak” diyerek hakikati dile getirdi ama hâline sahip olamadı. O söz, hak idi; fakat o hâlde “kul” bilinci kaybolmuştu. Marifet, seyrin içinde “abdiyet”i koruyabilmektir. “Kendini bilmeyen, Rabbini de bilemez.” (Hadis-i Şerif)
Enel Hak denilen bölüm, bizzat kendi zâtı olarak öyle seyir etmişti. Üflenen ruh veya esmâların dokuması olan rubûbiyet alanından öte, direkt yaratımın ilk noktasına indi. Öylece seyir etti ve aşağıya da inemedi.
“Enel Hak” hâli, yaratılmış bilincin zâtî tecellîye dayanamayacağı sınırdır. O noktada akıl durur, varlık yanar. Bu yüzden “men ra’ânî fe kad ra’el Hak” (Beni gören Hakk’ı görmüştür) sırrı da bu sınırda açılır. “Sen atmadın, Allah attı.” (Enfâl 17)
Yaşam alanımız olan üflenen ruh, benlik noktamızla ayakta kalır. Benliğimizin sahip olduğu rubûbiyet alanındaki nakşın keskinliğine göre de nefsinin tanımına kavuşur. Bu tanım kadar seyrine erer.
Her insanın seyri, kendi rubûbiyet alanının kapasitesi kadardır. Nefsin mertebesi, ilahî nakşın netliğiyle orantılıdır. Bu yüzden terakki, “nefsini bilenin” payıdır. “Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, salih amel işlesin.” (Kehf 110)
Allah’ın mutlak varlığının kişideki rubûbiyet alanının seyrine şah damarımızdan yakın olan yer derler. Bilinmesi hayal bile edilemeyen ama bize bizden yakın olarak var olan nokta şah damarımızdan daha yakın diye tarif edilmiştir. İşte onun nurunun bizde oluşturduğu yaratım, rubûbiyet alanımızı oluşturur. Ama Allah her şeyiyle bizlerden münezzehtir.
Rubûbiyet alanı, Hakk’ın insandaki idaresidir. Şah damarından yakın olmak, Hakk’ın varlığımıza dâhil olması değil, varlığımızın O’ndan başka bir şey olmamasıdır. “Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf 16)
Tüm yaratım, sadece yoğunluğunu düşürdüğü ve Nuri Muhammedî dediği bir tutam nurundan, nuruyla yarattığı yaratım noktası rubûbiyet alanımızın dayandığı temel alandır. İşte zâtımız varlığını buradan almaktadır. Bizler O’nun gücü ve kuvvetiyle kaimiz. On sekiz bin âlem bizde dürülü olduğu için de tüm âlemleri seyretme yeteneğimiz mevcuttur.
Her şeyin temeli Nûr-i Muhammedî’dir; o nurun bir parıltısı insanda vardır. İnsan, o nurla hem yaratılmıştır hem seyir sahibidir. Âlemler insanda dürülüdür; insan kendine baktığında kâinatı seyreder. “Kendi nefislerinizde de ayetlerimiz var; görmez misiniz?” (Zâriyât 21)
O bilinmeyen nokta ama tüm yaratımın faal olduğu can noktamız rubûbiyet alanımız içinde yer alır. Mutlak Zât hakkında söylenen “ne ayrı ne de gayrı” denilen nokta, evet işte o nokta bizim için de geçerlidir. Ama bizim için her ne kadar geçerli olsa da, yaratılan ve sanal benlikle taçlandırılan ben noktamız için geçerli olup, tümü Allah’ın mahlûkudur. Ama ne olduğunu bilemeyiz. Çünkü kendi zâtının eşi, dengi, benzeri olmadığı gibi, zâtımızın varlığını kendisinden aldığı nur için de aynı husus geçerlidir.
Rubûbiyet alanındaki bu “can noktası”, insanın İlâhî merkezidir; orada “ben” yok, “O” vardır. Ancak yaratılmış olduğumuz için o hakikati bütünüyle idrak edemeyiz. “Ne aynıdır ne gayrıdır” sırrı, kulda da geçerlidir. “O, her an yeni bir yaratıştadır.” (Rahmân 29)
Her şeyin bizde mevcut olduğu, bizdeki nurun azaldığı veya çoğaldığı alan olan esmâların bizde yaptığı nakşın seyrinin faal olduğu bilinmezlik noktasının hükmü, melikiyeti elinde tutan ve mutlak var olduğunu bildiğimiz ama ne olduğunu ve içeriğini bilmediğimiz esmâların nakışlarının şiddetinin zuhûru ile tecellîsi oluşur.
Esmâlar, insanda tecellî güçleriyle işler; kiminde Rahmân parıldar, kiminde Adl parlar. Bu tecellîlerin yoğunluğu insanın hâlini belirler. Melikiyet, bu hâllerin üstünde hükümrandır. “O’nun hükmüne ortak olan yoktur.” (Kehf 26)
İşte o yaratım noktasından öyle bir sevgi yani “el-Vedûd” esmâ tecellîsi oluşup fışkırıyor ve yaratımını meydana getirir. Ne şu an ne sonsuzlukta O’nun nurunun ne olduğunu bilemeyiz. Ama var olduğunu biliriz. Sadece esmâ özelliklerini tanıtmış ve dokumasını yani mevcudatta nakşını işleyerek bilinir kılmıştır.
Her şey sevgiyle yaratılmıştır; “el-Vedûd” ismi, yaratımın özüdür. Sevgi, varlıkla Zât arasındaki bağdır. O sevgiden doğan her şey O’na döner. “O, çok seven ve sevilendir.” (Bürûc 14)
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizle de her şeyi en ince ayrıntısına kadar yaşam olarak örneklemiştir. Verdiği ilim, irade ve kudret ile de gerçekleri öğretip hepimizi özgür kılmıştır. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizi örnek alan kurtuldu. Nefsinin hevasına göre davranan ise kaybetti.
Resûlullah, hakikatin yaşayan nurudur. O’nun sünneti, Hakk’ın insanda görünüş biçimidir. O’na uymak, nura girmektir. “Kim Resûle itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisâ 80) “Ben size iki emanet bıraktım: Kur’an ve sünnet.” (Hadis, Muvatta)
İnsan, Allah’ın nurundan bir parıltıdır; kendini tanıdıkça Rabbini fark eder. “Ben” dediğin, senin değil, O’nun sesidir; ancak kul bilinciyle anlam kazanır.
Sekr hâlinde “Enel Hak” diyen, sahv hâlinde “Enel Abd” der. Her tecellî, O’nun bir isminin yansımasıdır; fakat O hiçbir isme sığmaz. Tövbe, sadece günahın değil gafletin terkidir; her nefes bir dönüş fırsatıdır.
Gerçek sevgi, “el-Vedûd”un işleyişidir; varlık bu sevgiyle yaratıldı. Rubûbiyet alanını fark eden, iradesini O’na teslim eder.
Nûr-i Muhammedî, yaratılışın ilk nefesidir; insan o nefesin bilinciyle dirilir. Her şey O’nun boyasıyla boyanmıştır; “Allah’ın boyasından daha güzel boya kiminki olabilir?” (Bakara 138) Son hakikat: “Sen yoktun, O vardı. Şimdi sen varsın ama yine O var.”
Sekr, Hak’ta kaybolmaktır; sahv, Hak’la birlikte bilinçte kalmaktır. Sekr hâlinde ‘Enel Hak’ (Ben Hakk’ım) diyen, sahv hâlinde ‘Enel Abd’ (Ben kulum) der. Sahv, sekrin edebidir; çünkü aşkın ateşinden sonra marifetin sükûneti gelir.