İlim, Allah’ın en büyük sıfatlarından olup insanlığa saçılan nurun en değerli vasıflarından biridir. Bu vasıf ile insan kendisini tanır. Bu vasıfla insan Rabb’ini tanır. Bu vasıfla insan iki cihanda mutlu ve huzurlu olur.
İlim, Allah’ın “Alîm” (her şeyi bilen) isminden tecellî eden bir nurdur. Bu nur insana verildiğinde, o kişi kendini tanır; kendini tanıyan da Rabb’ini tanır. Zira insanın varlık aynası, ilimle parlar. İlim, hem nefsi arıtan bir kandil hem de kalbi aydınlatan bir nurdur. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer Suresi, 9). Bu ayet, ilmin hem fark hem de fazilet olduğunu bildirir. İlim, Allah’ın insana bahşettiği bir nurdur; o nurla bakan, her varlıkta O’nu görür.
İlim sıfatı da ancak âlim ile kişiye açılır. Yoksa ilmin künhü gizli kalır. Her açılan ilim kapısı, bizim için ayrı bir icat olur. Öylece insanlığın gelişimine katkı sağlanmış olur. Bununla insanlık uyanıp dünyasını ve dünyadan sonraki yaşamını mamur etmiş olur.
İlim, kitapla değil, kâmil insanla açılır. Çünkü âlim, ilmin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Her âlim, Allah’ın bir isminden nasip almıştır; o nasip, insanlığa yeni bir kapı açar. İlim, âlimin kalbinde hayat bulur; kitapta ise suret olarak kalır. “Allah, sizden iman edenlerin ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltir.” (Mücadele Suresi, 11). Âlim, Hakk’ın aynasıdır; o aynaya bakan, Allah’ın kelâmının yankısını duyar.
Madem insanlığın tekâmülü ilimle olur, madem insanlığın tekâmülü âlimin rehberliğinde gerçekleşir, o zaman ilmi sunan âlimlere vefa borçlu oluruz. Bu vefayla, âlimin ilmine hürmetimizi sunmuş oluruz.
Tekâmül, sadece bilgi birikimiyle değil, o bilginin hâle dönüşmesiyle olur. Âlim, ilmin taşıyıcısıdır; ona gösterilen vefa, aslında Allah’ın “Alîm” ismine gösterilen saygıdır. Âlime hürmet eden, ilme hürmet etmiş olur. “Kim ilim ehline hürmet ederse, bana hürmet etmiş olur.” (Hadis-i Şerif). Âlime vefa, bilginin değil, nura saygıdır; çünkü o nur, Allah’ın ilminden bir kıvılcımdır.
Her ne kadar âlim, insanlığa yaptığı rehberliğinde kimseden herhangi bir karşılık beklemez; o, yüzünü Allah’ın cemaline çevirmiş ve ondan mükâfatını beklemekteyse de, bizlere düşen, onlara karşı tevazu içinde bir duruş sergilememiz olmalıdır. Bu duruşla kalbimizi ilme açmış ve içine Allah’ın rahmetine çanak etmiş oluruz.
Âlimin hizmeti karşılıksızdır, çünkü o Allah için öğretir. Fakat talebenin vazifesi, tevazuyla ilme yönelmektir. Tevazu, kalbi açar; kalbi açılan, rahmetin kabına dönüşür. İlme yönelmek, rahmete yönelmektir. “Allah, tevazu göstereni yükseltir.” (Hadis-i Şerif). Kalbini eğmeyen, rahmeti içemez; başını eğen, rahmetle dolar.
Zaten âlimler bilirler ki, Peygamber Efendimiz’in şu kutlu hadisini: “Nebiler dinar veya dirhem miras bırakmazlar. Onlar sadece ilmi miras bırakırlar. Kim bu mirası alırsa, çokça nasip almış demektir.” (Tirmizî, İlim 19).
Peygamberlerin mirası, mal değil, ilimdir. O mirasa vâris olan âlim, nebilerin izindedir. İlmi miras almak, nübüvvet kokusunu teneffüs etmektir. Bu yüzden âlime yönelen, aslında peygamberin mirasına yönelmiş olur. “Allah, hikmeti dilediğine verir.” (Bakara Suresi, 269). Bu hikmet, ilmin en yüce hâlidir. Peygamberin mirası, kalpteki nurlardır; o mirası alan, karanlığın üstüne güneş salar.
Hadis-i şerif gereği, verasetü’l-enbiya olan âlimler çok kutlu insanlardır. Onları tanıyamayanların işi ise çok zordur. Zira nefisleriyle baş başa kalmış ve karanlık olan önlerini görmez olmuşlardır. Öyle attıkları adımlarda muhayyer kalmış, nefsin hevasına kapılarak gerçekten uzaklaşmışlardır.
Âlimi tanımayan, kendi karanlığında kaybolur. Çünkü âlim, insanın iç âlemine yol gösteren bir kandildir. Onun nuru sönerse, nefis öne çıkar. Nefsine tabi olan, hakikatin yolunu şaşırır. Âlimin varlığı, Hakk’ın insan üzerindeki rahmetidir. “Allah, iman edenleri dünya hayatında da, ahirette de sabit sözle sağlam tutar.” (İbrahim Suresi, 27). Bu sabit söz, ilimdir. Âlimi bulamayan, karanlıkta kalır; çünkü hakikat, kâmil rehberin kalbinden doğar.
Yüce Allah celle celalühû, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i yarattı. Kalbine sevgisini koydu. Öylece onun kalbini sevgisiyle donattı. O sevgi, bir nur olarak ona dönen kullara aktı da aktı. Bu akıntıyla nefislerini tanır oldular, öylece şerefe erdiler.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in kalbi, Allah’ın sevgisinin merkezidir. O kalpteki sevgi, ümmetin kalbine akar. O akış, nefsi arındırır, gönlü yüceltir. Âlimler, o sevgi nehrinin yeryüzündeki kollarıdır. “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmrân Suresi, 31). Sevgi, nübüvvetin nurudur; o nura dokunan, Allah’a yakın olur.
Onun dininin şerefine talip olmak, ancak onun varislerinin yol göstermeleriyle mümkün olacaktır. Zira biz yalnız kaldığımızda, onun ilminin nurundan habersiz yaşamaya mahkûm oluruz. Bu mahkûmiyet bizi benliğimize hapseder, öylece mutlak yaratana uzanamamış oluruz.
Peygamber’in yoluna giden, onun varislerine bağlanarak gider. Âlimler, nübüvvetin yeryüzündeki haritalarıdır. Onlarsız yürüyen, kendi benliğinde kaybolur. Âlime vefa, Resûl’e vefadır; Resûl’e vefa, Allah’a vefadır. “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” (Tevbe Suresi, 119). Rehbersiz yürüyen, karanlıkta düşer; rehberi bulansa ışığın içinde yürür.
O kutlu insan olan Allah habibine ve onun kalbindeki kutlu muhabbete varis olan, yani âlim olan kulların kalbindeki sevgi pınarından içmeyenlerin ve onların kalbinden saçılan feyizlere kavuşamayanların kendilerini korumaları neredeyse olanaksız olur. Çünkü gözleri ilmin nurunu göremedikleri için kör, varoluş hakikatlerine bakamaz olurlar.
Âlim, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in kalbinden taşan muhabbetin mirasçısıdır. O kalpten yayılan feyiz, insanın iç dünyasını arındırır. O feyzi almayanın gönlü karanlığa bürünür; hakikati görse bile tanıyamaz. Âlimin sevgisi, ilmin kalbidir; o kalp durursa, ilmin sesi susar. “Kim Allah için sever, Allah için buğzederse, imanın tadına ermiştir.” (Hadis-i Şerif). Âlimin kalbi, rahmetin çeşmesidir; ondan içmeyen, susuz kalır.
Hele şu zamanda insanların, ilmin rehberleri olan âlimlere vefa göstermeden, onların saçtığı nuru almadan imanlarını muhafaza edebilmeleri oldukça zordur. Çünkü bu zamanda insanlar, teknoloji çağı ile tüm kütüphaneleri cep telefonlarına indirmiş, ilmin sunumu için ilme katılması gereken marifetten yoksun kalarak kuru bir okumanın kendilerini tatmin etmediklerinin farkındadırlar.
Bilgi çağında hakikat suskunlaşır; çünkü bilgi çok, marifet azdır. Âlim olmadan okunan her satır, kalbi doyurmaz. Marifet, ilmin ruhudur; o ruh, ancak âlimin kalbinden yayılır. Gerçek bilgi, ekranlarda değil, gönüllerde doğar. “Allah, kullarından ancak âlimlerden korkanları yüceltir.” (Fatır Suresi, 28). Kütüphaneler dolusu bilgi, bir âlimin kalbinde saklı olan marifete denk olamaz.
Varis olan bu âlimler ise, Peygamberimize olan sadakatleri ve bağlılıkları nedeniyle kâmil olan imana kavuşan mükemmel zatlardır. Âlimler, İslam’ın naklî ve aklî ilimlerinin yanında bir de kalbî hazza ve ilmin lezzetine kavuşarak nurlarını tamamlayan insanlardır. Öylece kendilerine müracaat eden kişilere, ilmin yanında o ilmin verdiği tadı da ulaştırırlar.
Âlim, sadece bilen değil, o bilgiyi yaşayan insandır. Onların sadakati, peygamberin mirasını diri tutar. Onlar, zahir ve batın ilmi birleştirir; aklı doyurur, kalbi nurlandırır. Âlimin sözü bilgilendirir, hâli ise terbiye eder. “Allah, sözle öğreten değil, hâl ile öğreten âlimleri sever.” (Hadis-i Meâl). İlim bilmek değildir; ilim, yaşadığın kadar sende var olandır.
Çünkü ilim ehli olan kişiler, zahirî ilimlerin yanında kalbî ilimleri de tahsil etmişlerdir. Onların dillerinden dökülen cümleler ve kalplerinden yayılan muhabbet, Cemâlullah’a götüren vasıtalardır. İşte bu vasıtaya, yani âlimlere sahip çıkıp koruyup kollamak, toplumdaki her bir bireyin görevidir. Çünkü sen kitaptan okunan satırdan ilmin muhabbetini hissedemezsin; ancak onu, canlı bir kitap olan âlim ile elde edersin.
Âlim, yaşayan bir kitaptır; onun her sözü, kalbin ayetidir. Kalbiyle öğreten, muhabbetiyle ilim verir. O muhabbet, kulun Allah’a giden köprüsüdür. Âlime sahip çıkmak, o köprüyü muhafaza etmektir. Âlimin gönlü korunursa, toplumun nuru da korunur. “Allah, dinini âlimlerle ayakta tutar.” (Hadis-i Şerif). Âlimin sözüyle değil, hâliyle ısınanlar, Allah’ın cemaline yaklaşırlar.
Zira âlim zarar gördüğünde, sadece olan onun nefsine olmaz. Aynı zamanda olan, topluma da olmuştur. Her bir âlim bir âlem olarak, topluma gerekli olan yol aydınlığını sunmaktadır. Satırlardan okunan sözcükleri yaşamlarında canlandırarak insanlığa açılırlar.
Âlim, bir kandildir; sönmesi, bir topluluğun kararması demektir. Onun varlığı, toplumun rahmet sigortasıdır. Âlimin dili ilim, hâli nurdur. Onun kaybı, hem ilmin hem irfanın sönmesidir. “Allah bir toplumu, onların içindeki ıslah ediciler sayesinde helakten kurtarır.” (Hadis-i Meâl). Bir âlimin ölümü, bir yıldızın sönmesidir; gök karardığında yön kaybolur.
İşte yol rehberi olan değerli âlimler, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in kalbinden gelen ilahî sevginin canlı olan varisidirler. Âlimlerin sohbetinde bulunmakla veya kitapları varsa o kitaplarını muhabbetle okumakla ve uymakla şereflenenler, Allah’ın dininin güzelliklerini iliklerine kadar hissederler. Öylece ilimle bütünleşip yaşam alanlarında sergilerler.
Âlimin sohbeti, kalbin seyridir. Onun sohbetinde bulunan kişi, ilmin sıcaklığını iliklerinde hisseder. Âlimin kitapları da onun kalbinin yankısıdır. Onları muhabbetle okumak, bir sohbetin huzuruna oturmaktır. Âlimle bütünleşen, dinin güzelliğini hâline taşır. “Âlimin mürekkebi, şehidin kanından değerlidir.” (Hadis-i Şerif). Âlimin kelâmı, Allah’ın sevgi nefesidir; onu dinleyen, gönlünü nurlandırır.
İslam’ın güzelliklerini sunup, doğru ile yanlışı ayırt etmede rehber olan âlimlerimizin yanında muhabbetle durup, onların ardında dahi onlara karşı kalbimizi muhabbetle doldurmalıyız. Zira âlimlerin muhabbeti bizi Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) muhabbetine götürecek, Peygamberimizin muhabbeti de bizi Allah’ın cemaline götürecektir. Öylece cennette sonsuz huzura ulaşmış olacağız.
Âlimin sevgisi, Peygamber sevgisine açılan kapıdır. O sevgi zincirinin halkaları, sonunda Allah’ın cemaline bağlanır. Âlime duyulan muhabbet, cennetin kokusunu taşır. Kim o sevgiyle yanarsa, iki cihanda da nur bulur. “Kim bir âlimi Allah için severse, cennette onunla beraberdir.” (Hadis-i Meâl). Sevgiyle yaklaş, çünkü âlimin kalbi cennetin bahçesidir.
Âlime o kadar saygı beslenmeli ki, huzurunda sükûn dâhilinde durmalı ve sunduğu ilme saygı ile sahip çıkıp sunduğu ilme sarılmalıdır. İşte vefa bu şekilde hem ilme hem de âlime olmalıdır. Oluşan bu vefa sonucu bize ilmin nuru sirayet edecektir.
Âlime saygı, aslında ilme gösterilen edeptir. Âlimin huzurunda sessiz kalmak, kalbi dinlemektir. Çünkü o an, konuşan söz değil, hikmettir. Vefa, sevginin olgun hâlidir; vefası olmayan ilim, kalpte kök salmaz. Âlime hürmet edenin kalbine, ilmin nuru akar. “Kim bir âlimin yanında tevazu gösterirse, Allah onu cennetinde yükseltir.” (Hadis-i Şerif). Sükût, ilmin adabıdır; kim edep gösterirse, ilmin nuru ona sirayet eder.
İlim ehlinin cemaatinde, daima huzur ve huşû üzere durarak âlimin huzurunda durduğunda, ondan müsaade almadıkça oturmamaya dikkat etmelidir. Âlimin huzurunda izni almadıkça kendiliğinden söze başlamaz ve cevap vermeye kalkmaz.
Âlimin meclisi, bir edep makamıdır. Müsaade almadan konuşmak, gönül kapısına izinsiz girmektir. Âlimin huzurunda sabırla bekleyen, kalbine rahmet kapısını açar. İlmin bereketi, sükûtla başlar. “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin.” (Hucurat Suresi, 2). Bu ayet, âlimin huzurundaki edep için de bir ölçüdür. Edep, ilmin anahtarıdır; sabır, o anahtarı çevirecek eldir.
Zira âlime karşı gösterdiğimiz edep, aslında o ilmin menbaı olan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e gösterdiğimiz edep olacaktır. Böylece kalbine, Peygamber Efendimiz’den, huzurunda bulunduğu âlime kadar süregelen Allah muhabbetini akıtacaktır. Sahabeler, Peygamberimizin huzurunda edep dâhilinde öyle dikkatlice otururlardı ki, başlarına kuş konsa uçamayacak şekilde hareketsiz kalıyorlardı. Öylece muhabbetin membaı olan iki cihan serverinden muhabbet ile dolup sohbetten ayrılırlardı.
Âlime gösterilen saygı, Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) uzanan bir zincirin halkasıdır. Edep, muhabbetin adıdır. Sahabelerin huzur hali, ilmin kalbe inişini kolaylaştıran bir sırdı. Onların sessizliği, aşkın dilini öğretirdi. “Gerçek ilim, edeple öğrenilir; edep, muhabbetle korunur.” Sahabenin sükûtu, ilmin en derin zikridir; çünkü orada söz değil, nur dolaşırdı.
Zira ilim sadece zahirî emir ve yasakları içermez; aynı zamanda kalbî muhabbeti de içerir. Âlime karşı gösterilen edep kadar kalbe muhabbet akar. İşte âlime, ilmi için değer vererek muhabbetini ortaya koyanlar, onun kalbinin muhabbetinden istifade ederler.
İlim, kalpsiz olursa kabuk olur. Kalp, ilmin içine aşk katar. Âlime duyulan saygı, kalpteki muhabbet kanallarını açar. Edep ve sevgi birleştiğinde, kişi hem ilimle dolar hem huzurla. O zaman bilgi, marifete dönüşür; marifet, nura. “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d Suresi, 28). Zikrullah, ilmin kalbî meyvesidir. Edep, muhabbetin aynasıdır; o aynaya bakan, Allah’ın nurunu görür.
Kişi, ilme ve âlime gösterdiği vefa ile edindiği tecrübe sonucu, Allah tarafından hangi amelin sevilip sevilmeyeceği bilgisine ve feyzine kavuşur. Öylece küfür ve bidat fitnesinden kurtulup imanın tadına kavuşur. Bu tat ile dünyasını mamur edip feyizlendiği gibi, âhiretini de mamur edip iki cihan saadetine erer.
Vefa, ilmin sırrını açan anahtardır. Âlime vefa gösteren, Allah’ın sevgisini öğrenir. Çünkü Allah, kendi dostlarını sevenleri sever. Bu sevgi kişiyi fitneden, bidatten ve karanlıktan korur. Vefalı kalp, hem dünyada nurla dolar hem ahirette cemalle buluşur. “Kim bana itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa Suresi, 80). Bu itaat zinciri, peygamberden âlime, âlimden ümmete uzanır. Vefa, imanın özüdür; vefasızlık, kalbin küfrüdür.
İlim, sadece aklın değil kalbin de işidir. Âlimler, Hakk’ın rahmetinin yeryüzündeki taşıyıcılarıdır. Onlara gösterilen saygı, Allah’a yönelmiş bir duadır. Edepsizlik, kalbi karartır; edep, kalbi Rahman’ın nazargâhı kılar. Vefa, sevginin olgun hâlidir. Âlime duyulan vefa, ilme hizmettir; ilme hizmet, Allah’a kulluktur. Çünkü ilimle nurlanan kalp, hem dünyasını hem âhiretini mamur eder.
“Allah, kendisine yaklaşanları ilimle yüceltir.” İlme yönelmek, Allah’a yönelmektir. “Âlimin meclisi rahmettir.” Onun sözleri, kalbin pasını siler. “Vefa, imanın süsüdür.” Vefasız kalp, ilmi taşıyamaz. “Edep, muhabbetin kıblesidir.” Âlime edep gösteren, Peygamber’e yaklaşır. “İlim kalpte olursa nur olur; dilde kalırsa yük olur.”
İlmin hakikati, kalbin rahmetle dolduğu anda zuhur eder. Çünkü ilim, yalnızca bilmek değil, bildiğini yaşamaktır. Bu yüzden “ilim ehli” olmanın şartı, ilmi kalbe indirmektir. Kalbine inmeyen bilgi, dilden öteye geçmez.
Âlim, ilmin kendisine hulûl ettiği (işlediği) bir kandildir. O kandilin ışığı, talebenin gönlüne vurdukça kalpte marifet doğar. Marifet doğduğunda da benlik çözülür, kul “ben” demekten arınıp “HU” der. Çünkü hakikatte ilim, Allah’ın “Alîm” isminin bir nefesidir.
Âlime vefa göstermek, aslında ilme sadakat göstermek demektir. İlme sadakat, Allah’a itaatin incelikli bir tecellîsidir. Bu sebeple edep ve vefa, kalbin rahmet deryasında yüzebilmesi için iki kanattır. Biri olmadan diğeri uçamaz.
Günümüzde ilim, şekle, bilgiye ve metne hapsedilmiştir. Oysa ilmin ruhu, “mürşid-i kâmil”in nefesinde gizlidir. O nefes, Hakk’ın rahmetinden gelir. O nefese ulaşanlar, bilgi değil bilgelik kazanır. Bilgelik, ilmin secde hâlidir.
“Âlimi sevmek, ilmi sevmektir; ilmi sevmek, Allah’ı sevmektir.” Çünkü Allah, ilmini ancak sevdiği kullarına açar. İlme hürmet eden, Allah’ın sıfatına hürmet etmiştir. Bu hürmet, kalpte nur olur, nur da huzura dönüşür.
Gerçek ilim, kişiyi tevazua götürür. Kibir, ilmin düşmanıdır. Âlimin huzurunda eğilen baş, aslında Allah’ın rahmetine yönelmiş bir baştır. Âlime vefa gösteren toplum, hakikatle dirilir; vefasız toplum, bilgiyle helâk olur.
“Kalbine ilim yerleşen, ilmiyle amel eden ve âlime saygı gösteren kişi; hem dünyada hem âhirette Allah’ın nazargâhında olur.”
Bu yüzden ilme vefa, âlime muhabbet, Rahman’a kulluktur.
İlme yaklaş: Her öğrendiğini kalbine indir, bilginin kabuğuna değil özüne ulaş. “Ya Rabbi, bana hakkıyla fayda veren bir ilim nasip eyle.” diye dua et.
Âlime yönel: Onun yanında susmak, zikir gibidir. Onun sözüne kulak vermek, kalbine rahmet indirmektir. Çünkü o söz, Resûl’ün nurundan gelen bir yankıdır.
Edep ile otur: Âlimin huzurunda bedenini değil, kalbini hazır et. Gözün, kulağın, dilin sükûtta olsun; kalbin dinlesin. Çünkü ilim, kalbe inen bir kelâmdır.
Vefa ile sarıl: Âlime vefa, sözüyle değil, hâlinle olur. Onun öğrettiklerini yaşa. Yaşadıkça o ilmin nuru sende kök salar.
Sevgi ile büyüt: Âlime muhabbet, Peygamber muhabbetidir; o da Allah muhabbetine kapıdır. Bu sevgi, kalbinde bir rahmet ırmağı gibi aksın.
Kalbini muhafaza et: Kalp, ilmin levhidir. Kibir, o levhi karartır. Tevazu, o levhi cilalar. Her sabah kalbini dua ile temizle: “Ya Rabbi, kalbimi ilminle nurlandır.”
İlimle amel et: İlim, amel edilmediğinde ağırlıktır. Bildiğini yaşamak, ilmin zekâtıdır. Her öğrendiğin bilgi seni Hakk’a yaklaştırmıyorsa, onu yeniden düşün.
Ehl-i ilmi koru: Âlimi korumak, ümmeti korumaktır. Onlara destek olmak, kendi geleceğine sahip çıkmaktır. Çünkü onlar sönünce, karanlık büyür.
Hakk’a yönel: Son söz olarak; “Rabbim! Beni öğrettiğinle yaşat, bilmediğimi öğret, bildiğimi kalbimde hakikat kıl.” diye niyaz et. Çünkü her ilmin sonu, Allah’a çıkar.
“İlim, nurdur. O nur, âlimin kalbinden talebenin gönlüne akar. Kim o nura dokunursa, Allah’a yaklaşır.” “Âlime vefa, rahmete kapı; edep, o kapının anahtarıdır.” “Varlığın sırrı, bilginin özünde; bilginin özü, kalbin sükûnetindedir.”