NAKKAŞ SÖZLER (3001-3250)

3001) “Allah seviyor” derken… Bir yerlerde biri seviyor demek değildir. Bir tutam nurunun ışıltısından bir ışıltı üzerinde; O’nun ilminde, ilminden ve ilmî sûret olarak yaratılan insanın, ilmin sahibine ilmî varlığını teslim etmek için iç dünyasında açılan hendeklerin teker teker kapanması ve öylece seyr-i meallah bakışına ulaşması demektir.

3002) Günah, insanı yoldan alıkoymamalı. “Günah işledim, umutsuzum.” sözü yerine; günah işlediği yerde sevap oluşturacak bir fiil yapıp samimiyetle yola devam edilmelidir. Allah, samimi olanı sever.

3003) Samimiyet her kapıyı açar. Kesinlikle samimi olmak, en büyük anahtardır. Adeta maymuncuk gibi bize verilen sihirli bir değnektir. Hani hep sihirli değnek ararız ya, işte al sana sihirli değnek.

3004) Okuduğumuz salavât-ı şerifler, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e ayna olmamız içindir. Eskiler buna “fenâ fi’r-Resûl” derlerdi. Daha sonra “fenâ fillâh”a adım atılır ki, fenâ fillâh daha işin başıdır.

3005) Söylenmesi kolay söze, yaşanması gelsin göze; yol bulalım öze, dönmeyelim köze…

3006) Bir dostla veya arkadaşla sohbet ederken, onların üzerinde bulundukları ruh ve mânâ yakınlığını bilmeli; o söz söylenirken hangi ruh hâlinde söylendiği iyi tetkik edilmelidir. Hatta onun ruhuyla bütünleşik bir hâlde cevap verilmelidir. Yoksa yanılır ve yanlış karar veririz. Kur’ân’daki her bir âyette de böyledir. Her âyetin, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e hangi ruh hâlinde söylendiği hakkıyla kavranılmazsa, o âyete verilen meâl eksik kalır. Zaten toplumdaki tüm savaşlar bundan dolayı çıkmıyor mu? Kimse kimseyi beğenmiyor. Biliyor musunuz aziz dostlar… Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, bir çocukla konuşurken onun boy hizasına kadar eğilir ve öylece konuşurdu. Bir yaşlı hanım bir soru sorduğunda, onun bakış açısıyla cevaplardı. Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) sorduğunda bambaşka cevaplardı. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, bir arkadaşına iman üzerinde yüklenir ve zâhir diye bildiğimiz, aslında maneviyat kapısının tokmağı olan ilmihal bilgilerini sunarken; Hz. Ali’ye (radıyallahu anh) şehrin kapısını teslim ediyordu. Ah, o anlayışla nazar eden ilmi derk edersek, tüm dünya esenlik dolar. Saygılar, özümdeki nura emanetsiniz.

3007) Sevgi ve muhabbet akarsu gibidir. Yolunu bulur. Önüne engel çıkarsa ya yol değiştirir veya dolar üstünden akar geçer.

3008) Münakaşadan arındırılmış sohbetler, kişiye Havz-ı Kevser’den bir sunumdur.

3009) Bir sâdık dost bulabilsek… Bende “BEN”i dileyen, sende “BEN”i dileyen, yani sadece “BEN”i dileyen bir dost. Kapsadığına değil de kapsam dışına talip olan bir dost, en büyük lütuftur. Allah, zâtına nazar eden öyle dostlarla yar eylesin. Bakışımızı sırf kendisiyle eylesin. İşte mutluluk budur… İşte kurtuluş budur…

3010) Bir samimi olabilsek, işte o zaman kapı hemen açılır… Nerede!.. Bu gidişle kapıya daha çok gidip geri dönmeye mahkûm olacağız. Kapıya dayanıp durmadan çalmak, bahçede aynı noktayı kazıp suya ulaşmaya benzer. Yoksa bahçe çapalamakla ömür tüketmeye mahkûm olacağız.

3011) Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in yolunda samimiyeti bir yakalasak, hakikatin derûnunun ne olduğunu fark ederiz. Zaten ortada kalıp kendisine kesin bir yön çizmeyen insan kaybetmeye mahkûmdur.

3012) Yaratılmış varlıklara ilâhlık payesi vermekten, yani benliğini müstağnî görmekten kurtulamayan kimse, kime ne verebilir ki? Sadece hikâye anlatır ve kendini tatmin ederek göçüp gider bu diyarlardan…

3013) Tüm samimiyetine rağmen denenmek, safiyeti görmeye iter. Her insan çok mükemmel yaratılmıştır. Sınav, mükemmelliğin farkına vardırmaktır. Birbirimizle sınavdayız.

3014) Tüm kapananlar zannedilmesin ki ebediyen kapalı kalacaktır. Belki bizzat kapananlar, edeben kapanmışlardır. Zira zamanı gelmeyen ilim, Settar ismi gereği kapalı bırakılmak zorundadır.

3015) İslâm’a “sosyal adalet dinidir” demek büyük hatadır. Çünkü İslâm, Allah’ın varlıkta yarattığı fıtrat ve işleyiş düzeninin adıdır. İslâm’dan insanı ilgilendiren bölüm içinde beş temel eksen bulunur. Bu beş esas çerçevesinde hayat iki yönlü dizayn edilir. Bu iki yönden biri Allah ile kul arasındaki bağlantıdır, diğeri ise kul ile kul arasındaki bağlantıdır. Biri kesilse düzen bozulur. Buna binaen Kur’ân’da hep namaz ve zekât ayrılmaz ikili olarak zikredilir.

3016) Yazılanların sır olduğunu sanma; onlar sadece yoldaki trafik işaretleridir. Sır olan zaten yazılamaz ki…

3017) Sabah namazının vakti, güneşin doğmaması esası baki kalmak şartıyla işe gitmeden kılınan namazdır. Bir âlim, daha çok köy halkına hitap ettiği için “erken kılın ve tarlanıza, hayvanınıza veya kırsal alanda yapacağınız işin başına geçiniz” demiştir. Zaten dikkat ederseniz, bu görüşteki kişi “Cuma namazını köyde kırk kişiyi bulursanız kılınız” demiştir. Diğeri ise daha çok kent halkına hitap ettiği için “ortalıktan alaca karanlık kalktığı anda kılınır” demiştir. Bu görüşteki kişi ayrıca, “Cuma namazının şartı ya şehir olacak veya şehrin hükmünde bir yer olacak, üç kişi ve bir imam hazır olması durumunda da Cuma kılınır” demiştir. Demek ki İslâm’daki şahsî veya toplumsal tüm hükümler, toplumdan topluma uyarlanabilir. İşte buna “ictihad” denilmiştir. Dinde güncelleme kavramı da bu manayadır. Yoksa hâşâ, dinin temel esaslarında değişiklik yapmaya dönük değildir.

3018) Bazı kişiler bozuk saat gibidir; günde iki defa doğru olurlar. Çoğu kişi ise o iki doğruyu görüp, aradaki birçok yanlışı farkında olmadan hayatlarına aktarırlar. Sakınmak gerek. Olayın özünü bilmeden kimseye kendimizi kaptırmamamız gerekir. İlla ki bir bilenle irtibatta olmamız şarttır.

3019) Bozuk saat bile günde iki defa doğru gösterir; ama herkese göstermez. Elinde sağlam saat olan, bozuk saatteki o iki doğru anı görür. Gerisi ise her zamanı, o bozuk saatten istifade ederek bozar.

3020) Samed boşluk kabul etmez. Samed iç-dış kabul etmez. Samed parçalanma kabul etmez. Samed bir ve tektir; zâtına ancak “HU/هو” isim zamiri ile işaret edilir. Çünkü lisan sükût etmiş ve düşünceler paramparça olmuştur.

3021) Öze yolculuk konusunda söylenebilecek son söz şudur: İleriye giden yanar. Bir şeyi görmek için o şeye bir sınır çizip görebilirsiniz. İşte Rabbü’l-Âlemîn’e sınır çizilemez; O’nu göreyim diyen de dışına çıkamaz ki, tüm haşmetiyle seyretsin. Bu, daha esma boyutundadır. Sınırsız mânâ yapılarına işaret edilen ve Esmâ-i Hüsnâ isimleriyle isimlendirilen, her biri bir dehliz gibi olan mânâları kapsamalısınız ki, tüm haşyetiyle seyredebilesiniz; fakat bu da mümkün değildir. En fazla “kâb-ı kavseyn”e ulaşılabilir. Bu, büyük bir lütuftur ki, tüm mânâlarda kâb-ı kavseyn mertebesine ulaşmak, ilk olarak Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e nasip olmuştur. Mânâların dışına asla çıkılamaz; çünkü “çıkayım” diyenin, mânâların kompleksi dışında varlığı kalamaz.

3022) Salâtın ikamesi, İslâm’ın temel şartıdır. Salât, yöneliş ve yakarıştır. Salât, sadece seccade ile sınırlı değildir. Beş vakit olarak kılınan namaz, salâtın bedene yansıyan şemasıdır. Sonrası ise bu şemayı tüm hayata aktarmaktır. Salât, ihsan ile Allah’a yöneliştir ve mümin ile kâfiri birbirinden ayıran temel ayraçtır.

3023) Senle senden yarattı Yaradan. Kendini çıkar aradan, hicret et buralardan. Rabbe verdiğin sözde dur ey adam. Sahip ve Mâlik dilediğini yapıyor; aklı kıt olan da “niye böyle” diye isyan ediyor. Tüm mesele, Kur’ân’dan uzak yaşamak… O Kur’ân ki, insandan okunan.

3024) Daha bir selama dahi sahip çıkıp sinende tohum olarak ekip özünde ışık yapamıyor ve selâmın verdiği huzur ile gönlünü aydınlatamıyorsan, demek ki daha çok yol vardır.

3025) Ezelî sırlara talip olmak mı? Gönlünde zerre kadar âfâktakilere doğru merakı olan, o sırlara muttalî olamaz. Orası, merakı terk edenlerin sahasıdır. Peki merakı olanın erdiği ve gördüğü nedir? İşte o, musavvirâne bir görüştür ki, oracıkta oynamaktadır.

3026) Bırak siyaseti, siyasîler yapsın, bize ilim yakışır. Biz kültürümüzü İslâm’a taşımamış; aksine İslâm ile yoğrulmuşuz. İslâm bizim harcımız olmuş; rengârenk olan dünyamızı İslâm ile tek ve ayrılmaz kılmışız.

3027) Dilimizden ve elimizden dökülen, sadece yaşamımız ve hissettiklerimiz olsun. Seven, hisseder.

3028) Sana söylenen yaldızlı sözlere sakın aldırış etme. O sözler senin sözün değildir. Senin sözün, senle sen olunan ahkâmındır. Gayrısı laf kalabalığıdır; ne sana faydası vardır, ne de gayrısına. Sadece bu aziz ömrü heba etmendir.

3029) Oyuncunun tek başına yaptığı antrenman sadece oyuna hazırlıktır; sakın aldanma. Asıl centilmenlik sahada belli olur. Orada, verme ile alma arasındaki denge terazisinde gerçek değer ölçülür.

3030) Şahit ol Rabbine ve aydınlat yaşamını kendine. Her taraf kapkaranlıktır; fakat şehâdet edilen mahal başkadır. Orası bembeyazdır, orası nurdur ve kurtuluştur. Orada Nur’dan bir gül yetişir.

3031) Bir şeker düşünün; tatlılık şekerin özüdür. Görünürde taş gibi beyaz bir yapıdır ama tatlılık, şekerin özünü oluşturur. Biz de öyleyiz. Bu örneği iyi düşünün. Rabbinize “Ettehiyyâtü” diyeceksiniz.

3032) Şehâdet, çok büyük bir mertebedir. Habersiz bir dış etkiyle ölen her iman ehli şehittir ve tüm günahları affedilmiştir.

3033) Allah ve Resûl’ünü ayıranlar perişan olur. Fâtiha’da Allah ile konuşuruz, Tahiyyât’ta ise Nebî’si ile konuşuruz. Sonra da Resûlullah olduğuna şehâdet ederiz.

3034) Şirk, insanı sınırlar; vahdet ise insanın önüne sonsuzluğu serer.

3035) Şirk, nefse yapılan en büyük zulümdür. Bu sadece bir putun önünde eğilmek değildir. Kişi, kendisini bağımsız bir kuvve sahibi olarak gördüğünde; içe veya dışa döndüğü anda şirk başlar. Öze yönelip mutlak kuvvet ve kudret sahibini, yani tüm kuvvelerinin sahibi olarak Allah’ı gördüğünde ise, vahdet başlar.

3036) Şirk, ulûhiyette olduğu gibi rubûbiyyette de melikiyyette de olabilir. Günümüzde ulûhiyette şirk kalmamış gibidir; fakat rubûbiyyette ve melikiyyette şirk çokça yaygındır. Bu da kendimizi ve tüm varlıkları ayrı ayrı ve bütünüyle kopuk, bağımsız birer kuvve sahibi görmemizdendir.

3037) Şefaat, doktorun şifaya vesile olmasına benzer. Nasıl ki şifa veren Allah ise, doktor da şifaya kavuşman için yapman gerekeni sana öğretiyorsa, yani senin sağlık ilmine ve gereklerine ulaşman için şefaat ediyorsa; peygamberler ve evliyalar da kişinin hidayete ermesi için gerekli olan ilmi verirler, yani şefaat ederler. Nasıl ki Şâfî yalnız Allah ise, aynen öyle de Hâdî sadece Allah’tır.

3038) Şefaat… Bir türlü anlaşılamayan şefaat… “Allah’ı hakkıyla tanımadılar.” der âyet. Bak, Şâfî Allah’tır. Kur’ân der ki: “Şifâ yalnızca Allah’tandır.” Nasıl ki tüm şefaat Allah’a aitse, tüm şifâ da Allah’a aittir. Sen, dünyevî bedenine ait şifâya ulaşmak için ilaç kullanırsın; ama rûhî şifâya ulaşmak için bir manevî doktor aramazsın. Hâlbuki sistem aynı sistemdir; yaratılış fıtratı aynı fıtrattır; kurulan düzen aynı düzendir. Uyan ve seni senden etmek isteyenlere sakın yenik düşme.

3039) Madem Allah, hayallerdeki gibi bir ilâh değildir ve madem tek bir ilâh vardır ki, o da sadece Allah’tır… O hâlde her birim bir çıra gibidir; yağı da fitili de kendi içinde bulunur. Birbirine destek, yani şefaat, çıralar arası ateş tutuşturmasıdır. Ateş veren çıranın ateşinden hiçbir şey eksilmez. Ateşe dokunan çıranın rubûbiyyet alanı, yani terbiye dünyası, yani içerik hamuru el veriyorsa tutuşur. Yani yağı ve fitili müsaitse ateş tutuşur. İnsan da böyledir. Rabbi izin veriyorsa, yani terkibi ve içsel hamuru müsaitse, şefaat edenin şefaatine mazhar olur. Yoksa gelen şefaat, taşın üzerine yağan yağmur gibi akar gider. Çünkü çırada yağ yerine su varsa, o çıra tutuşmaz…

3040) Tavuk, yumurtaya şefaat eder de ona ısısını verir. Civciv gelişince içeriden kabuğunu kırar ve özgürleşir. İşte budur şefaate örnek…

3041) Asıl üzüntün, eksik kalan çalışmaya olsun. Ve bu üzüntü, eksiği tamamlamaya dönük olsun. Yoksa saçı başı yolmaya kalkışma; bunu şeytandan bilesin.

3042) Büyük âlim İmam Şâfiî der ki: Birbirlerine yabancı olan kadın ve erkeğin derileri, perdesiz olarak birbirine dokunursa abdestleri bozulur. Niçin? Çünkü erkek ve kadın, iki ayrı enerji kutbunu temsil eder. Birbirleriyle çakışan iki zıt kutuplu kablo, sigortanın atmasına sebep olur. İnsan vücudu biyolojik elektrik üretir; pozitif ve negatif olarak. Evlenildiğinde ise namahremiyet, mahremiyete dönüşür. Nikâh akdi ile iki bilinç birbirine bağlanır ve birbirlerinin tamamlayıcısı olarak eş olurlar; karı-koca olurlar. Dağ ve üzerindeki kar gibi olurlar. Bu abdest kırılma olayında, namahreme dokunuş, enerji boşalımı için değil; mahreme matuf olan enerji yükselmesi içindir. Yani birinde yükseltme, diğerinde indirme içindir. Olay, standart değerden kayan enerjiyi tekrar kıvama getirmek içindir. Çünkü kıvamda olmayan enerji ile manevî yolculuk yapamazsın. Ancak abdest alma imkânı olmayan teyemmüm alır; teyemmüm alma imkânı da olmayan ise öylece ameline devam eder.

3043) Şükretmesini bilmediğinden, maddî dünyanın komplosu kişiyi sarar. Ne gelse, “biraz daha” der durur. Oysa elindeki nimete şükredildiğinde, kişiyi derin bir huzur sarar.

3044) Varlığa “O’dur” demek çok büyük hatadır. Hangi ismiyle anarsan an, o ismin müsemmâsı O değil, O’ndandır ve O’nunla kâimdir. Yani tüm özellikleriyle her varlık O’ndandır ama O değildir. Bu farkı fark etmeyenler şirke düştüler. Allah, şirk koşanın hiçbir amelini kabul etmez.

3045) Şeytan, çamurlu suyu batıl bir hülya ile sana kaynak suyu olarak göstermesin; zira bu işlerde şeytan ustabaşıdır.

3046) Zikirden yoksun olan kalbe şeytan tahtını kurar ve o kalbin sultanı olur. Şeytan, sana dokunmak için hiç ummadığın yerden bilincine çomak sokar. Hemen gözetmenin elini iğnelesin, fermanını yok etsin. Ey ilim ehli: dikkat etmezsen kalbine, şeytan seni kurutur. Dikkat haa şeytanı gönül evine sultan eyleme.

3047) Şans değil… Her an yeni bir şan vardır.

3048) Şeytan, mânâ yolunda çalışanlara sağdan yaklaşarak gücünün üstünü telkin edip süslü göstererek bıkkınlığa sürükleyebilir. Bunun için yol arkadaşına danış ve öylece riyâzet yap. Yoksa tatlı gösterip her şeye sırt çevirtir. Vakti gelen ise zaten sana mutlak olarak kolaylaşacaktır.

3049) Şifayı aldığında artık şifa ile şâfiyeye uğramak istersin. Çünkü şifa olarak sunulan sebep, şâfiyeye ulaşmanın yolunu açar.

3050) Her an yeni şan oluşur sen ile… Her yeni şan oluşur “kün” ile… Kuldaki “kün” oluşur isteği ile; ama sendeki istek ise O’nun hükmü iledir.

3051) Şeytan sağdan, soldan, arkadan, önden yaklaşır. Aklı kesmediğinde ise içine girer, kendi ile bilinci arasına yerleşir ve fısıldar. Kişi zanneder ki kendisi öyle düşünüyor; oysa o fısıltı şeytana aittir. Az bir kendine gelme ile o fısıltı sahibi geldiği gibi gider. Ama kendini pısırık edersen, o sana yüklenir ve seni esir eder.

3052) Şuurun putlardan temizliği, tekliğin sıfattan, esmâdan ve ef‘âlden süzülüp geldiğini seyretmek için elzemdir.
3053) “Şehitler ölmez” der Kur’ân. Çünkü gönlü Allah’ladır her an. İnanmayan olur duman, sonu da olur hüsran. Ebedî yurt âhiret değil mi ki? Dünyanın dert ve tasası ne ki? Cennetteki sonsuz nimetler karşısında, dünyanın sınırlı zevki ona göre ne ki?

3054) Şehit olan için diyelim ki: “Allah’ım, şefaatlerini nasip et ve bizi de o yola layık gör.” Şehitlere “Allah rahmet eylesin” demeye utanıyorum; zaten onlar rahmete gark olmuşlardır, çünkü Allah; zaten rahmetiyle kuşatmıştır ki şehitlik nasip olmuştur.

3055) Dinin tüm işleyiş prensipleri açıklanmış, vesveseye mahal bırakılmamıştır. İşte iman, tüm vesveseyi bitirmek içindir.

3056) Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den sonra bir rasûl gelmeyeceği için, yeni bir şeriat da gelmeyecektir.

3057) Ey aziz insan… Allah, insana değişim kuvvesi vermiştir. Yoksa dünyada olması saçma olurdu. “İnsanın elinde bir şey yok” diyenler… En‘âm Sûresi 148. âyete bakın. Bu âyet, bizim robot olmadığımızın en büyük kanıtıdır. Evet, robot değilsin; baksana âyete: “Allah’a ortak koşanlar diyecekler ki: ‘Eğer Allah dileseydi, biz de babalarımız da şirk koşmazdık, hiçbir şeyi de haram kılmazdık.’ Onlardan öncekiler de, azabımızı tadıncaya kadar işte böyle yalanladılar. De ki: ‘Elinizde bize açıklayacağınız bir ilim var mı? Siz ancak zanna tâbi oluyorsunuz. Siz sadece tahmin üzere konuşup saçmalıyorsunuz.’” Demek ki insan, değiştirme kuvvesine sahiptir. Demek elimizde bir irade vardır. İrademizde serbestiz ve sonucunu da eksiksiz yaşayacağız. Yoksa bunca nebi ve resûl, oyun olsun diye mi hakkı haykırdılar? Aksini düşünen ise, âyet gereği saçmalıyordur.

3058) Şirazeden çıkan kim olursa olsun, şirazeden çıkaracaksın. Yoksa senin de şirazen bozulur ve kitabına artık kapak oturmaz.

3059) Şirk, ulûhiyyette yani kişinin yöneliminde; rubûbiyyette yani kişiye olan akımda Allah yanı sıra bir gücün olduğunu zannetmektir. Ulûhiyyette olana “büyük şirk”, rubûbiyyette olana ise “küçük şirk” demişlerdir. Hâlbuki şirk, şirktir; büyüğü veya küçüğü olmaz. Tam iman ise, ulûhiyyette ve rubûbiyyette tek güç sahibi olarak Allah’ı bilmektir. Bu iman, kişiyi mutlak özgür eder; kula kul olmaktan kurtarır.

3060) Şeytan, vesveselerini uçuk kaçık vaatlerle tütsüleyip insanı çalışmaktan alıkoyar. Kişi ise hayallerde uçup kaçtığını zanneder.

3061) Şehadet etmeyen nasıl olur da teslim olur? Öncelikle şahitliği anla ve şahitliğinin derinliğiyle bütünleş. Yoksa her ahvalin havada kalır.

3062) Şeytan musallatından kurtulmanın yegâne yolu, o musallata sebebiyet veren günahlardan tövbe etmektir. Onlar, günaha ve iftiraya düşkün olan herkesin üzerine inerler. “Şeytanlar, günah işleyenler üzerine inerler.” (Şuarâ, 222) Allah’a şirk koşmak, yerine getirilmeyen adak veya yemin, haksız olarak miras yemek, iftira atmak, anne-baba hakkına riayet etmemek, zina etmek, içki içmek, faiz alıp vermek, kul hakkına riayet etmemek gibi birçok günah diye aktarılan yasakların bir hikmeti de kişiyi şeytan musallatından korumaktır. Kendi hayatınla samimi bir şekilde yüzleşeceksin. Hata ve günahların için Allah’tan af dileyeceksin. Allah’ın zikriyle meşgul olup farz ve haramlara dikkat edeceksin. Öylece tüm musallat kaybolup gider. Çünkü şeytan, pislik olmayan yerde duramaz. Bu pislik, maddî veya manevî pisliktir.
3063) Şerri atarsan… Hak senden zuhûr edecektir. Şer’i yaşarsan… Hakikat yolu sana açılacaktır. Şer’i aştım dersen, şeytanın oyununa gelir ve dımdızlak ortada kalırsın.

3064) Şeriat dediğimiz kavram, kişinin nefsini ilgilendiren, Allah’ın helal ve haram dairesi olan ef’âl-i mükellefîndir.

3065) Kim olursan ol, bilinç düzeyin ne olursa olsun, şeriat katında yaşa ki ayağın şeriat dairesinden kaymasın; yoksa ilâhî tokadı yersin.

3066) Şeriat eksenini terk edeni, Allah da terk eder.

3067) Temelsiz bina çıkılmaz. Şeriat temeli olmayanın vahdet binası başına yıkılır, altında esir kalır.

3068) Şah eseri, ancak şah ruhlu olan inşa eder.

3069) En büyük şefaat dünyada olur. O da Rabbin izniyle gerçekleşir; yani sendeki açılım kadar vuku bulur. Rubûbiyyet mertebeni yükselt ki şefaat alanın genişlesin.

3070) Şeytan denilen nârî varlık, insanların hidayet yolunda oturur. Onları en zayıf noktadan yakalayıp hak yoldan alıkoyar. Şeytan denilen nârî varlık, sağdan, soldan, önden, arkadan yanaşır; saptırmak için her yolu dener ve kananı yener.

3071) Dünyayı saran şeytânî kuvve olan, peygamberleri devre dışı etme faaliyetlerine ortak olanların vay hâline.

3072) Şeytan sinsice yaklaşır… İlmi olmayanın imanını çalar da kişi bunun farkında olmaz; kendisini hâlâ imanlı zanneder.

3073) Şeytânî ilhamlara sadece cinnî ilham demek hatadır. Çünkü şeytânî/nârî katman gereği yönlendirilen dalgalar, cinden gelebildiği gibi insanlardan da gelir. Nârî boyutu cinler yoğun kullandığı için, önce cinlerden gelen, sonra insanlardan gelen vesveseler deniyor “Nas” sûresinin son âyetinde. Onun için “cinlerden geliyor” demek yerine; cin ve insanın içe doğru yönelirken en katı tabaka olan nârî tabaka ki, bu tabakayı kullanan mahlûkun başına “şeytan” deniyor demek daha doğrudur. Çünkü “cinden gelen vesveseler” derken gözümüz dışarıdaki bizden bağımsız olan cinleri ararken, bize yakın ve hatta bizde bir katman olan nârî boyuttan gâflette oluruz. “Şeytan bunu yaptırdı” derken bizdeki nârî boyutun baş müessirinin bizdeki katmanından bizi dürtüklemesiyle oluştu deriz. Bununla beraber, bunun da bir alt katmanı olan nûrî katman dahi bizimle mevcuttur. “Her insanın bir şeytanî bir de meleği vardır” hususu da bununla alâkalıdır. Çünkü her iki katman olan nârî ve nûrî katmanlar, bizim bilinç dünyamıza yolculukta aramızdaki katmanlardır. Şeytânî katmanın şahı ateşe çağırırken, melekî katmanın taşıyıcıları nûra çağırıyordur.

3074) Şeytan en zayıf noktadan sana saldırır. O noktayı kapattığında ise şeytan çıldırır. O nokta ancak ilim ve destekle kapatılır.

3075) İman, şehadet ister. Şehadet, uçuk kaçık hayaller değil; karşıdaki insanın iman meyvelerini sende seyretmesidir.

3076) Şeytanın düdüğü olup, zurna gibi çıkardığı sesle baş ağrıtanlardan uzak dur.

3077) Şehit mi? Şehit olmak için düşüncenin şahit olması gerekir. Daha kelime-i şehadete şahit olmamış; nerede kaldı ki o ulu makamlara şehadet… Önce şahit olacaksın ki şehadetin hedefe ulaşsın. Şahit olan kişiden her insan emniyettedir. Çevrene emniyet vermiyorsan, daha şahit değilsin. Bilelim ki ülkemizin her bir neferi, tüm dünyaya emniyet verir. Ülkemizin adı anılınca mazlumların derin bir âh çekmesi, içlerine derin bir huşû ve muhabbetin inmesi bundandır. Onun için bu aziz topraklarda insanlığa adalet dağıtan tüm neferler şehadeti hak ederler. Allah, tümünü Hz. Hamza’ya komşu eylesin.

3078) Şaşkınsın, değil mi? Haramı elinin tersiyle itmeyi kuldan mı zannettin? Kul, kendisinde yaratılan ilim, irade ve kudret ile derunundaki ayarlarını düzenlemeseydi; Allah hükmü olarak günah işte o zaman zuhûr ederdi… O zuhûru da mı kuldan bilirdin? Hayır, hayır; sen daha hamsın, dostum.

3079) Şeytanın sağdan, soldan, önden, arkadan yanaşmasını engellemek için duvarı örmeliyiz. Şehrin kapısı olan Hz. Ali’yi örnek alarak kapımızı sağlamlaştırmalıyız.

3080) “Huzurunda şefaat fayda da vermez; ancak izin verdiği kimseninki müstesna. Nihayet kalplerinden dehşet giderildiği zaman, ‘Rabbiniz ne buyurdu?’ derler. ‘Hakkı’ derler. O, öyle yüce, öyle büyüktür.” (Sebe, 23) Demek ki izin verilenler şefaat eder. Hamd olsun…

3081) Genel konumlanmamız, geldiği yere geri dönen eski şen’lerdir. Her ne hikmetse yeni şen’i şekillendirirken, eski şen’in boyasıyla boyalandırıp eski şen’e paralel inşa ederiz. Sonra da hâlimize şikâyet edip dururuz. İşte temiz bir gelecek için gıybet haramdır. Çünkü gıybet, eski görüntülerin canlandırılmasından başka bir şey değildir. Bu da ölmüş kardeşinin etini yemektir. Çünkü o canlandırıp dillendirdiğin sohbet manzarası çoktan ölmüştür. Bahsettiğin kişiler ise bambaşka hâle bürünmüştür. Sen ise eskiyi dillendirip, eskiyle kendini kayıtlamakla meşgulsün. İşte bu hâl, tiksinilecek bir vaziyettir.

3082) Şeytanın sokuşma tekniğini çözen ve bildiren Allah’ın kulları hep var olmuştur. İşte günümüzün en büyük cihadı, şeytanın yanaşma tekniğini insanlığa sunmaktır.

3083) Tarihin derinliğine bakın; her çağda, o çağın lisanıyla şeytan sokuşmuştur. Ama hikâye, aynı hikâyedir…

3084) Şeytan dedi ki: “Seni tutacağım ve kurutmayana kadar bırakmayacağım…” Kul dedi ki: “Desturun varsa iliş artık.” Şeytan dedi ki: “Bana meydan okuyorsun, öyle mi?” Kul dedi ki: “Elinden geleni ardına koyma.” Şeytan dedi ki: “Görüşürüz…” Kul dedi ki: “Yetmiş yedi sülaleni çağır…” Şeytan umudunu yitirdi. Kul umutla Rabbine yöneldi, gözünü semalara dikti…

3085) İki satır var, her düştüğüm çukurda kendini hatırlatır: “Ya topla yaralı kırlangıçları ya da bu vefasız şarkıyı bitir…” Dostum, bil ki şeriata dikkat edilmeli. Çünkü şeriattan sapanın tarikatla işi olamaz; tarikattan sapanın hakikatte yeri olamaz; hem hakikate dalamayanın mârifete yolu düşemez. Dörtlüdür ama tek vücuttur.

3086) Bizzat şahit olmadığın kişi veya olay hakkında fikir beyan etme. Kesinlikle öyle olduğunu bildiğin şeyi dahi gizlersen, Settâr esmâsına ayna olursun.

3087) Kim ne derse desin; her an yeni şanda olan, istediği tecellisini tecellilendirir.

3088) “Bir deli kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış” demiş atalarımız. Hz. Âdem’den sonra “dışsallık veya içsellik üzerine kurulu bir ilahlık” düşüncesini oluşturan oluşturmuş da. Bunca resûl, nebî ve evliyâ bir türlü tümüyle hafızalardan silememişlerdir. “Dışsallık veya içsellik üzerine kurulu olan ilahlık” düşüncesinin hangi dalını budamışlarsa, genlere kadar işlenen bu düşüncenin başka bir dalı hemen filizlenmiş. Hayret ki ne hayret… Sıyrılmak için… “Şefaatine muhtacım, yâ Resûlallah.” Nasip et yâ Rab…

3089) Şoförlükte mâhir olanın öğreticiye ihtiyacı kalmaz; çok serbest sürer, gider. Bazısı da bakar durur da bunu şoförlük sanır.

3090) Ölümsüzleşen cümlelerde, hayatın şifreleri saklıdır.

3091) “Şefaat yâ Resûlallah” demek şirkmiş dedi anlayışı kıt biri… Sanki Resûl ölüp yok olmuş da kıyamette yeniden dirilecekmiş. Be hey gâfil! Ölüm yok olmak değildir; ölüm, boyut değiştirmektir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, dipdiri, ayrı bir boyutta yaşamına devam etmektedir. Her kim ki âyet ve hadislere rağmen inatla “şefaat yoktur” derse, Allah onu ıslah etsin. Zira âyet veya hadislerin inkârı ile kişi, din çizgisinin dışına düşer.

3092) Günümüz gençliği pek şiir okumaz. Oysa şiir, derûnun sesidir. Derûnuna ulaşamayan mutsuzdur; gençliğin mutsuzluğu, şiirden uzak kalmasındandır.

3093) Her insan, ayrı bir şarkı dizesi gibidir ve ancak kendisi, kendisini hakkıyla çalar.

3094) En sağlıklı ve faydalı olan yazılımlar, şeriat üzerinden okunan tarikat düzeyindeki eserlerdir. Hakikat ve mârifet yazılımı olmuyor, olmuyor işte… Yazılınca ise zihinler kayıp gidiyor.

3095) Marifet (manevî bilgi) ve hakikat (gerçeğin özü) kişisel sezgi alanlarıdır; her biri kişiye özgü, içsel hâllerden doğar. Bu hâller, yazıya döküldüğünde ancak içsel sezgiye kavuşmuş olanlar tarafından anlaşılabilir. Zira sezgiye erişemeyen kimseler, bu sözleri beş duyu üzerinden, yani zahirî bir okuma ile değerlendirirler. Böyle olunca da mânâyı daraltır, derinlikten koparır ve itikadî (imanla ilgili) anlamda kaymalar yaşamaya başlarlar. Çünkü hakikat sözleri, zahirle değil bâtınla (iç yüzle) okunur; o hâle ulaşmamış olanın nazarında bu tür sözler yanlış anlaşılmaya, hatta tehlikeli görülmeye başlar.

3096) “Şeriat bilinmeden tarikata giren fâsık olur” sözü, boşuna söylenmemiştir.

3097) Şakî olarak ölmek isteyen, kendine göre bir enstrüman bulur. Çünkü Mudill esmâsı da faaldir. Yapacak bir şey yok; su akar, mecrasını bulur.

3098) Şimdinin gücünü keşfet ve gücüne güç kat (yani aslınla senkronize ol). Kâlû belâyı geçmiş ötelerde arama; şimdi “evet” yansımasının tam kendisidir. Zira Kâlû belâ yaratılış anında, zaman henüz oluşmamıştı; o, zamansızlık denizindendi. İşte o deniz, tam da şu anda seninledir.

3099) Ey aziz insan… Sırr-ı ilâhî kuluna tebessüm etti; “Gel, yanaş ve yakınlaş” dedi. Allah, hayretle kulunu izledi. Kul, nefsine veda etti; “Hazırım, emrine ey sırr-ı ilâhî” dedi. Söz verdi Rabbine, şahit oldu; desturu kabul edildi, niyaza dâhil oldu. Üzülme artık ey sinelerden hissedilen âh… Unutmadı, unutturmadı; eyledi seni şah. Naz makamından kabul etti seni Allah. Artık akıl gibi yaz ve konuş; bul salah.

3100) Şeriat-ı ğarrâ-yı Muhammediyye’den zerre taviz veren, ufacık bir yelle yerle bir olur.

3101) Kişilik şuuru, sanal benlikle hayat bulan ve kendisini bağımsız bir birey olarak bilen nefis alanıdır.

3102) Ey kişi; “Falancalar beni dinden soğuttu” deme. Sen sıcak ol ve dine sıcaklık kat. Zira yalnız doğdun ve yalnız öleceksin. İşte öldüğünde, seni dinden soğutanlar değil; dine kattığın sıcaklık senden sorulacaktır.

3103) Ya insanlar savaşmaktan ne anlıyor? Aynı nakarat, ya binlerce yıldır dönüyor; ders alan yok. Ne yani, ne? Herkes otursun oturduğu yerde, hakkına el uzatsın… Savaş neyin mantığıdır ya? Gerçekten anlamış değilim…

3104) Şuurun putlardan temizlenmesi, tekliğin sıfattan, esmâdan ve ef’âlden süzülüp geldiğini seyretmek için elzemdir.

3105) Şeriat, yani İslâm’ın zâhir ibadet ve muâmelâtı, yine şeriatın çizdiği çerçevede icra edilmek şarttır. Bâtınî ilimler ise ilm-i ledündür ve okuyarak ele geçmez; ancak şeriata uyulması sonucu açılan bir kapıdır ve kişiye özeldir.

3106) Şirk, kişinin kendisini tanımasına engel olan ve kendisine yaptığı en büyük zulümdür. Bu, sadece bir putun önünde eğilmek değildir. İçe veya dışa döndüğün anda şirk başlar; öze yöneldiğinde ise vahdet başlar.

3107) Şirk, insanı sınırlar; vahdet ise insanın önüne sonsuzluğu serer.

3108) Rızkını Allah’tan bilmeyen, şirktedir. Allah yanı sıra bir Rezzâk mı var? Allah, her günahı affeder ama şirki affetmez. Çünkü şirk, en büyük iftiradır; nefse yapılan en büyük zulümdür.

3109) “Allah ve Resûlünü ayırma” der âyet: “Bizimle Resûl’ü birbirinden ayırmak isteyenleri, onların istedikleri gibi bırakırız.” (Nisâ, 150-151) Aslında tek olanı zannınla ikiye ayırma. Dinde bize anımsatılan sünneti Resûl’ü kabul etmeyen, Allah’ın sünnetini hiç kabul etmemiştir. Küllî ve cüz’î irade misali… Aslında tektir de bize iki görünüyor.

3110) Tecelli, Hak tecellisidir; her yerde aynıdır. Mürşitle derviş arasındaki mekânsal mesafe önemli değildir; hatta biri dünyada, diğeri berzahta olsa bile fark etmez. Akıtan, Allah akıtır. Halife, insandır; dışarıda arama halifeyi. Zira insandan akan tecelli, aslında Allah tecellisidir. Sakın insandan bilme.

3111) Her ev kendi önünü temizlerse, tüm şehir temizlenir. Herkes, kırdığı yeri tamir edecek derecede uyansın ki kırılmalar bitsin artık ve dünya huzur dolsun.

3112) Tohumlar sende ekili; yeşert işte…

3113) Yanmanın asıl nedeni, özümüzden bilinç noktamıza kadar uzanan ve bir tohum şeklinde yer alan tüm isimlerin nakışlarının, fıtratla uyumlu olarak yeşermeyi beklemesidir.

3114) Yol da, yoldaki yolcu da Rabbindir. Rab dilemedikçe ağaçtan bir yaprak bile düşmez. O hâlde, teslimiyetin verdiği zevki iliklerimize kadar hissetmeye çalışalım. Kader er geç tecelli eder.

3115) En iyisi, toplumun delisi olalım. Gerçek akıllı, çevresi tarafından deli bilinir. Çünkü genel çevre, beş duyunun zevkleri uğrunda yaşamını sürdürür ve delice bir hayat sergiler. Akıllı olan ise görünenin arka planıyla ruhunu tatmin eder. İşte bu nedenle, beş duyuya bağlı yaşayan toplum tarafından anlaşılmadığından; kalbi ihtiramla yaşayana “deli” damgası yapıştırılır.

3116) Tenkit edenlere uymayın. Gerçeğe kör olanlar, öze doğru kanat çırpanları anlayamazlar; onlara karşı her türlü düşmanlığı ederler. Gerçeği idrak edenler, kimsenin yaratımını kınamadıkları gibi kimsenin fıtratına da dil uzatmazlar. Lâkin yaratım fıtratından sapanları da uyarıp fıtratlarına dönmeleri için var güçleriyle çalışırlar. Zira bilirler ki, kişi yaratılışının icabı olarak işlediklerini; iradesi sonucu fıtratında yaptığı değişim isteğiyle, özünün bileşke hamurunun kıvam alması neticesinde işlenen fiile yönelmiştir. Bu yüzden yapılan fiili değil, o fiilin oluşmasına sebep olan fıtrat bozukluğunu gidermeye çalışırlar. Çünkü fıtratın büründüğü terbiye, yani rubûbiyyet alanı nasılsa; kişi o yönde fiillerin zuhûr etmesine mahkûm olur. Zira kişi, Rabbine boyun eğmiştir.

3117) Ya bil ya da teslim ol. İlimsiz yapılan her iş, kişiyi yarı yolda bırakır; dünyevî de öyle, uhrevî de öyle. Ya olayı bilip yürüyecen ya da olayı çözene tam teslim yürüyecen. Hedefe ermek için başka bir şans yok.

3118) Bedensel dürtülerin ruha yansıttığı evhamlardan kurtulalım. Nefsî duygulardan feragatimiz kadar ruh dünyasında yükseliriz; ruh dünyasındaki yükselişimiz kadar tevazu sahibi oluruz. Tevazumuz kadar da Allah katında kıymet kazanırız.

3119) Terk-i terk tecellî-i mutlak, mutlak Zât’a hastır. Bizdeki hâl, hatırdır. Hû tecellîsi, tecellî-i mutlaktır; bu tecellî, Hû’ya kulluğu hissetmeye kadar uzanır. Hû’ya tecellî makamı, makamsızlıktır. İşte buna ulaşmak, Nakşîlerin de yol edindiği terk-i terk ile mümkündür.

3120) Tevazu sahibi olacaksın, ama ehline… Ehil olmayana gösterdiğin tevazu, onun kibrini kabartır ve seni küçük görmesine yol açar.

3121) Yâ Rab, ne büyük lütuf etmişsin bu devrin insanına. Sosyal programlarla bedenen çok uzakları bir oda içinde buluşturuyorsun. Şükürler olsun. Teknoloji, bütünüyle kullanıma bağlıdır.

3122) Dikkat edelim kardeşlerim… Adı üstünde, Kelime-i Tevhid: “Allah yanı sıra, tüm tanrılık kisvesine bürünen dışsallık veya içselliklere hayır; Muhammedün Resûlullah.” Karşımıza şu hakikat çıkar: İslâm dinine göre yaşamak isteyen, hem Kur’ân’a hem de Resûlullah’a inanıp gönül bağlayacaktır. Birini gereksiz gören, tevhid yapmamıştır.

3123) Hak’ka teslimiyet ilk işimiz olmalı; tıpkı ölünün gassala teslimiyeti gibi. Hasbelkader ölü hortlayıp gassalın işine karışırsa, gassal onu terk eder. Hak’ta öyle…

3124) Kıyamet günü, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in yanından uzaklaştırılacak sözde Müslümanlar, taassup ehli olanlardır. Zira dinlerdeki tüm kin ve tefrikaları da onlar yansıtmaktadır.

3125) Taassupçu bir toplumdan Hak nuru ile bakan bir ferdin çıkması, Allah hibesinden başka bir şey değildir. O yüzden velâyet, ebeveynden çocuğa geçmez; bizzat kişide âşikâr olur.

3126) İstediğin kadar günahın olsa, tümü gözünde canlansa; gönülden geri dönülmez bir tövbe kopsa, olmasın sana tasa… Tümü silinir; budur gerçek yasa.

3127) Hayır ve şer, kuldan gözüken Allah takdiridir. Temel sınırların dışında kalan itibariyle, takdirin kul için belirleyici olan kısmı ise kulun çabasına bağlanmıştır. Tüm öğrenilen şeyler, öğrenildiğiyle kalırsa hayır ve şer olarak gözükür. Bu durum, mârifetullaha engel olur. Çünkü mârifete eren kişide hayır ve şer kaybolmuş, seyir başlamıştır. Amelinin karşılığını almış ve ameliyle bütünleşik olduğunu fark etmiştir. İşte bilgi bilgisizliği, mârifete eremeyen kişinin bilgisidir. En çok ses de bunlardan çıkar; çünkü bencilliği aktiftir ve kendisini ispat derdindedir. En ufak bir itiraza bile tahammülü yoktur, hemen sinirlenir; çünkü kendisini insanüstü görmüştür. Oysa ki aciz bir kuldur.

3128) Tasavvuf, keramet peşinde koşma ilmi değildir; et ve kemik bedene sahipken, kazandığın mânâları sırrına yükleme sanatıdır.

3129) Tevhid yolumuz ise, tevhidde buluşmalıyız. Sadece sözle “Yolumuz tevhiddir” diyerek birlik olunmaz be kardeşim. Ne zaman ki Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in dizi dibinde oturabildik, işte o zaman “Tevhiddir yolumuz” salahiyetine erişiriz. Yoksa bol bol lafını ederiz.

3130) Tasavvuf ilmi, felaket tellallığı yapılarak veya korku pompalayarak sunulacak bir ilim değildir; o, bir yaşam şehridir.

3131) Tasavvuf ilmi ile hakikat ilmi ayrı değildir; hakikat ilmi, tasavvuf ilminde sadece bir başlıktır.

3132) Tamam, her şey Allah’ın takdiriyle de; esas olan, takdirin ne olduğunu anlayıp ona göre adımlar atmaktır.

3133) Birçok ırktan kişi, Peygamberimiz’in etrafında toplandı ve Asr-ı Saadet’i oluşturdu. Her biri diğerine “Ben İslâm oğlu İslâm’ım” dedi. Hiçbir ırk, diğer bir ırktan üstün olamaz; üstünlük, ferdî takvâdadır. Birçok takvâ ehli fert bir araya gelirse, tıpkı devr-i saadet gibi üstün bir topluluk oluşur.

3134) Dünyadaki tüm terör örgütlerinin yok edilmesi isteniyorsa, akıl, iman ve ilim çerçevesinde eğitim verilmelidir. Zira ilim, iman ve akılla değil de aşk ile birine bağlanan kişi sonra onun kölesi olur; ne derse inanır. Zaten bütün terör örgütleri böyle doğdu…

3135) Tatmin yok… Tavan deliniyor, büzüşüyor; girinti, çıkıntı, duvarlar kâğıt oluyor. Değişik lambalar tak, rengârenk arabaya bin, değişik elbiseler giy, göz cıvıltısı derken yine de kalpte tatmin yok. Dışarıda gez, toz, ye, iç, müzik, bar… Gene de kalp huzursuz ve tatmin yok. Vur, kır, döv, bağır, çağır derken tükeniyor insan ve yine kalp huzursuzluğu. Can sıkılıyor, “değiştir” diyorsun; değiştiriyorsun, yine can sıkıntısı. Ya ne olacak böyle? Yok mu buna bir çare? Evet, tek çare Allah’ın zikri ve hakikatine yönelmek. Yoksa istediğini yap, için içini kemirmeye devam edecektir. “Şunlardır ki, onlar iman etmişlerdir ve kalpleri Allah’ın zikriyle itminana ermiştir. Bilin ki, kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzura kavuşur.” (Ra’d, 28)

3136) Tartışma, insânî değerleri zedeler; ilmin ağırlığını hafifletir, kalbe gereken ihtiramı söndürür. Rûhun dengesini bozar, dostluk sevdâsını incitir, ülfetin nağmesini susturur. Hamâret sultasını (gayret ve beceriyle doğan hâkimiyet) köreltir, nidâların yelpazesini daraltır. Kişilik onurunu yıpratır, kıvanç şuurunu (gurur ve sevinç bilincini) bulandırır. Rûhun derûnunа (iç âlemine) karanlık serper, destan rûhunu gölgeler. Velhâsıl, çeşme suyunu kurutur; yani gönül pınarlarını keser, hayır ve muhabbetin akışını durdurur. Tartışma, zâhirde aklı keskinleştiriyor gibi görünse de, bâtında kalbi katılaştırır. Çünkü muhabbetin olmadığı yerde, hakikat pınarları kurur.

3137) Tatmin ol, Hak elinde; gayrı kalmasın dilinde… Rahmet dolsun elinde, nur gibi nurlan yerinde…

3138) Kendini tatmin için uğraşanlar, tüm olumsuzlukların sebebini insanlarda arar. Onun için de kendi gibi slogan atmayanı sevmezler. Biliniz ki, sloganı bol olanın ameli az olur. Bu yüzden de slogan ata ata kendini tatmin eder. İslâm, slogan dini değildir; bizzat bir yaşam şehridir. Sen istediğin kadar slogan at, yaşamın olmadıkça beş kuruş etmez.

3139) Allah çok hassastır; temizliği mutlak olarak sever. Kulun gönlünün pak edilip remzine konuk olacak şekle bürünmesini ister. Tüm kurallar, işte bu temizlik içindir.

3140) İslâm’ın kişideki işlevi, iman esaslı çalışır. Bunu ise akıllı olan kavrar. Kişi, sarıldığı işteki inancı ve Allah’a olan tevekkülü kadar başarı elde eder.

3141) Talebesini kendisinden geçiren hoca, hocalığın tadını almıştır. Bu tattan ötürü, kendisinden geçişini tebessümle izler. Peki, izleyen kapsamaz mı? Yoksa izleyemez ki…

3142) Pireye tahammül edemeyip yorganını yakan, kışın soğuk günlerinde üşür, be kardeşim. Sen yorganı yakmak yerine pireyi ayıkla.

3143) Velîde ve kâfirde nefis kavgası bitmiştir. Çünkü velî, Hakk’a teslimdir; kâfir ise nefsine teslimdir. Teslimin kavgası olmaz.

3144) Tarih tekerrür etmez; ama tarihin içindeki ruh hep tekerrür eder. Çünkü insanlık, hep aynı ruhtaki insanlıktır.

3145) Toplum, çoğunluk nasılsa öyle yönetilir. Bu, Allah’ın değişmez kuralıdır. Çünkü toplumsal bir ruh vardır ve topluma öylece yansıma oluşturur. Toplum da fertlerden oluşur. İlk önce sen değiş ve topluma ayna ol. O yüzden sakın şikâyet etme; zira şikâyet ettiğin, kendi nefsindir. Sen nefsini ıslah et ve seni yönetenlerin de nasıl değiştiğini seyret. Anladın mı? Yok, yok, gene anlamadın… Buradaki değişim, siyasal bir değişim değil; sana olan teveccühün değişimidir. Çünkü sen, nasıl bir ruh hâlindeysen, seni yöneten ruh da sana öyle yansıyacaktır. Onun için hâlinden memnun değilsen, sakın şikâyet etme; bakışını değiştir.

3146) İşte tefrikanın başladığı nokta… Her bir cemaat, kendi arasında cemaatini kurar ve camileri bomboş bırakır. Hâlbuki cami, renksiz bir şekilde cemaatin oluşması gereken yerdir. Mescid-i Dırâr’ı ümmet erken unuttu ve bölük pörçük oldu.

3147) Tezkiye ve tasfiye için öncelikle farzlar eda edilmeli ve haramlardan uzaklaşılmalıdır. Zira kişi bütün ömrünü nafile namazla geçirse bile, vaktinde kılınan iki rekât sabah namazının denginde olamaz.

3148) Nasıl ki tecvit ilminin uygulanışı femm-i muhsinden öğrenilmezse çok zordur öğrenilmesi; Allah yolundaki manevralar da huşû sahibi hâl ehlinden kişiye yansıtılır, yoksa edinilmesi çok zordur.

3149) Teslimiyet ve tâbiyet, insanı kurtarır. İnsanın imanı varsa hakikatine, içeriğini öğrenmese de gereken çalışmaları yaparsa kurtulur. Delil Kur’ân’da mevcuttur. Baksana, Ashâb-ı Kehf’e… Peşlerine takılan Kıtmîr, tâbiyetinden dolayı cennete ulaşacaktır.

3150) Teslimiyet, “Ben sana teslim oldum.” demek değildir; teslimiyet, gönülden soru işaretlerinin düşmesidir.

3151) Hâlbuki tilkinin karnı, kümesten daha dardı; hem içinde bakteri dolu bağırsaklar da vardı. Kümesi horozun başına geçirip dışarı çıktı; tilkiler üşüşüp tavukların kanatlarını kaptı.

3152) Tasavvuf yaşamı, benliğini yok edip fenâ bulmak değil; aksine, bâkî olanı bilip onunla kâim olduğunu bulmaktır. Yâ Bâkî, entel Bâkî…

3153) Tasavvuf, Kur’ân yolunda ifrat ve tefritten uzak bir yaşamdır. Tasavvufun içeriğini kafalarına göre dolduranları uyarmak ise, anlayana düşer. Dinler veya dinlemez; o, ona kalmış. Sen kalk ve uyar, duyurmak ise Allah’a aittir.

3154) Televizyon ve filmler, sürekli bir an öncesini ya da daha eskisini resmedip gösterdikleri için kişiyi “an”dan uzaklaştırır.

3155) Takılırsan tepilirsin. Tepilirsen dengeni kaybedersin. Dengeni kaybedersen dengesiz olursun. Sağa sola çarparak yaralanırsın.

3156) Seni konuşmasıyla güldürüp ağlatanlar, seni mayıştırıp senden etmek isteyenlerdir. Takılma…

3157) Tevhid zatta olur ki; o da bizimle alakalı değildir. Mutlak Zât’ın kendi bakış alanıdır. Tevhîd-i ef‘âl, tevhîd-i esmâ ve tevhîd-i sıfât diye bir şey de olamaz. Bunları “tevhid edeyim” diyen yanılır, şeytanın oyuncağı olur. Bize düşen, ulûhiyet ve rubûbiyette mutlak tesir edenin, yani Melik’in sadece Allah olduğunu bilmektir. İşte dört makamda tevhid budur; ötesi hayalperestliktir.

3158) Taş olanı yontup değirmen taşı edeceksin; sen de taş olup üzerine serilip döneceksin; aradan buğdayı geçirip un edeceksin; öylece maksadına kavuşacaksın.

3159) Ey tümel aklın planını tek plan bilip, hem kendini de bu planın dışında zannedip; kendinden açığa çıkan, yönlendirilebilinen tümel aklın yansımasına kulak tıkayan kişi! Bak hele bak; Hakk’a kulak tıkamaya gücün varmış. İşine gelince “İstediğimi yaparım.” dersin ve buna da gücün varmış. İş mânevî çalışmaya geldi mi, “Allah böyle dilemişti de namaz kılamıyorum.” diyorsun. Yesinler senin “dilenmişlik” anlayışını! Allah kulunu özene bezene yaratacak, sonra tutup günah işlemek için programlayacak ve sonsuz azaba atacak, öyle mi? Ya git işine… Çok komiksin vallahi.
3160) Yanmanın asıl nedeni, özümüzden bilinç noktamıza kadar uzanan ve bir tohum şeklinde yer alan tüm isimlerin nakışlarının, fıtratla uyumlu olarak yeşermeyi beklemesidir. Tohumlar sende ekili; yeşert işte…

3161) Bilirsiniz tohumu… Tohum yere atılınca kabarır, toprağı sıkıştırır ve nihayet filiz verir. Biz de aynı öyleyiz. Bedenimiz topraktan yaratılmıştır. Allah, tüm isimlerinin mânâlarını çekirdek gibi içimize ekmiştir. O çekirdekler tomurcuk vermek isterler; o yüzden insanı sıkıştırırlar. Bunun hikmetini bilmeyen insanlar ise, sıkıntılarını başka yerden sanırlar. Onun için ayet der ki kalpler Allah zikri ile huzur bulur. Bu da kişiye yanma olarak geri dönüşüm yapabilir.

3162) Tercih bizimdir ama tercihi belirleyen kuvveler Allah’ındır. Özümüzdeki kuvveleri değiştirirsek, yani iç ayarlarımızı zikir, tefekkür ve şükür ile düzenlersek; bizden bizle tecelli eden ve tercihimizi belirleyen Allah kuvvelerinin terkipsel oranları öz hamurumuzda değişir. Böylece isteme şeklimiz de değişir.

3163) Tasavvuf, mana yoluna yapılan yolculuğa verilen isimdir. Bu yol ise şüphesiz teslimiyet yoludur. Yoksa gelen vesveseler ve isteksizlikler seni yolundan alıkoyacaktır.

3164) Tasavvuf yolu, mana ve ilim yoludur. İlim yolunda beraber yürüdüğün yönünü değiştirse, sanki göbek bağın mı var? Bir yol bul kendine…

3165) Teslimiyeti oluşmayanın alacağı yol da yoktur. Bu, herkes için değişmez bir temel esastır.

3166) Allah’a beklentiyle değil, kendini teslim ederek yol al. Çünkü beklentisi olanın teslimiyeti oluşamaz.

3167) Tasavvuf, kişiyi hayattan soyutlamak için değil; hayatla iç içe yaşamayı öğretme sanatıdır.

3168) Tarikat dediğimiz kavram, üflenen ruhun büründüğü et ve kemik bedenin baskısından kurtulmak için, kişinin yaptığı çalışma yolculuğudur.

3169) Mana ehlinin ilminden zahirî ferasetle bakanlar, onu anlamaktan âcizdirler. Çünkü mana ehlinin ilmi, ilahî bir yönelim sonucu oluşan zevkî bir hâldir. Zahirî ferasetle bakanların ilmi ise naklî ve aklî olan bir ilimdir. Hakk’ı idrak etmeyi engelleyen perdeler çoktur; bunların en büyüğü ise hâl olmayan ilimdir. Çünkü zahirî ferasetle bakanlar, ilim sahibi olunca “O’nu elde ettim.” derler. Örneğin, Herakliyus çok mana bilgisine sahipti, ancak imanı yoktu; bu bilgisi ona fayda sağlamadı. Yahudiler, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in gerçek peygamber olduğunu biliyorlar ama bu bilgileri onlara fayda vermedi. İblis de Allah’ın emrine uymanın gerekli olduğunu biliyordu, fakat emre uymadı ve muvaffakiyetten mahrum kaldı. İşte esas mesele bilmek değil, teslimiyettir.

3170) Ne olduysa teşbihin şiddetinden oldu; aslında ne olduysa, tenzihin anlamından uzaklaştıkça derinleşti.

3171) Tembeller, “Kader değişmez.” deyip kadere hayalî bir tanım vererek amelden geri kalırlar. Sadece kendilerini kandırırlar.

3172) Akıllı telefon devri geldi; ama internet bir kesildi mi, tüm aklı da kesilir.

3173) Günümüzde jetonlu telefon kalmadı ki jetonu düşsün de konuşmaya başlasın. Jetonu erken düşenin sesi erken çıkar.

3174) Konjonktüre göre yapılan amelin ihlâsla hiçbir alakası yoktur. Taklit budur işte; yoksa alışmak için yapılan asla taklit değildir.

3175) En iyi futbolcu, topuyla bütünleşendir. En iyi yazar, kalemiyle bütünleşendir. En iyi asker, silahıyla bütünleşendir. Hangi mesleği yaparsan yap, başarı için bütünleşme esastır. Bütünleşmeye bir engel varsa, o mekân hızlıca terk edilmelidir. Bütünleşen “Elhamdülillahi Rabbil Âlemin” der; diğerleri ise sayıklar.

3176) Talep eden olduğunda Allah arzını sunar. Talep–arz dengesi, İslâm nuruyla insanın arzında buluşursa, meyvesi Muhammedî gül olur.

3177) Terki dünya… Terki ukbâ… Terki hestî… Terki terki… Dayatanların konfor içinde yaşayıp sömürülerine sömürü katmaları ne kadar da acıdır. Oysa ki, sözüyle değil; yaşamıyla örnek olunmalıydı.

3178) Hz. Ali’ye tükürünce mağlup; vazgeçti, öldürmekten matlup.

3179) Toplumsal hak arayışında kişi, hakkını arar ve diretir; gerekirse cesurca noktayı koyarak resti çeker.

3180) Herkes kuldur ve birbirine eşittir. Kimse kimseden gıdım üstün değildir. Üstünlük sadece takvâdadır; o da Allah indindedir.

3181) Bilgi değil, takvâdır sana azık. Azık olan takvâya ise ilim denir. İlmin yolunda, çok satır okuyarak değil; zikir ve tefekkür ile pişersin. Yerinde yazılan satırlar ise, sebatta kişiye rehberlik eder. O yüzden yazdı âlimler ve eğlendi dervişler. Âlim dervişi, derviş ise âlimi besler.

3182) Günahının farkına varıp, dönülmez bir tövbe etmek; nasipli kişinin emelidir.

3183) Kendisini tasavvuf ehli sanıp çok yakın gösterene, hele bir deneme için biraz acı biber ol; hemen tükürür üstüne. Hâlbuki tasavvuf, saf insan profilini çizmek için gidilesi gereken yoldur.

3184) Üstünlük kisvesi olan takvâlığı ancak Allah bilir. O da kıyamette apaçık olacaktır. Dünyada bu bir sırdır; avamca bilinemez, bilen ise söyleyemez.

3185) Tövbe kapısı her an açık olduğu için, birinin yaptığı bir günah nedeniyle onun hayatını günah sayıklarsan, en büyük günahkâr sensin.

3186) Tefekkürü ölen, ölüdür. Boşuna Azrail’i beklemesin.

3187) Saksında on sekiz bin âlemin şifresi atıldı. İşte o şifrenin yolu zikirle deşilir, tefekkürle erişir.

3188) Tefekkür etmekten sakın korkma; isabet edersen iki sevap, isabet etmezsen bir sevap kazanırsın. Yeter ki saksıyı çalıştır.

3189) Tüm icatlar tefekkürle doğdu. Haydi, kolay gelsin yeni yeni icatlar.

3190) Tefekkür, bir hedef belirleyip fikir ardından fikir üretmek ve o hedefi somutlaştırmaktır.

3191) Sanal veya gerçek diye bir şey yoktur. Şuur, şuurdur. “Sanal” deyişimiz ifade babındandır; tecelliyat bakımından değildir.

3192) Hz. Ömer halife iken, “Benim yanlış yaptığımı görürseniz ne yaparsınız?” diye sorunca, sahabe efendilerimizden biri kılıcını çekerek, “Seni bu kılıcımızla düzeltiriz ey Ömer.” demiş. Koca Ömer için bu söylenmişse, hiç kimse kutsal değildir. Hele ilmî dokunuşuyla kalplere ilmek ilmek yerleşen, her adımını doğru atmalıdır. Yoksa Hira’dan baş aşağı atılır. İşte bunun için taviz verene taviz verilir.

3193) Sırf ve som yönelişle yöneldiği için sevilen ve sayılan ilmî dokunuşu verdiği için seviliyordur. Taviz verirse taviz verilir.

3194) Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de Allah’ın emrini söyler. Allah bazen emrini Kur’ân ile bildirmiş, bazen de emrini Peygamberi ile söylemiştir. Biz araya fark koymayız. Allah’ın her emrine itaat ederiz; ister Kur’ân ile bildirsin, ister Peygamberi ile bildirsin. Teslimiz O’na…

3195) Tekâsür sûresine dikkatle bakarsak çok şeyi keşfedeceğiz. Özellikle kabrin ne olduğunu göreceğiz. Özetle bu sûre diyor ki: “Çoklukla uğraşmak sizi oyaladı; kabre girinceye dek.” İleride bileceksiniz; hattâ bu bilmeniz ilmelyakîn ve aynelyakîn bir şekilde olacaktır. Şimdi düşünelim: Çokluk hevesimiz bizi dünyada hep oyalayıp duruyor. Ve bu oyalanma öyle bir hâl alıyor ki sanki etrafımızda görmediğimiz kapalı bir kutu oluşuyor; tıpkı toprağın bedene olan kabri gibi. Biz dünyada imtihanda olduğumuzdan, etrafımıza ördüğümüz bu görünmez duvarlar bize gizli kalıyor; tâ ki ruh bedeni terk edene kadar. Ölünce bu duvarları canlı canlı seyredeceğiz.

3196) Hz. Ebû Bekir (radiyallahu anh)’in, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e dünya hayatında iken gösterdiği teslimiyet ve sadakat ne ise, vefatından sonra da aynen devam etti. Onun için de zirvede kalmayı biiznillah başardı.

3197) Tevatür olarak, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den günümüze kadar uygulanarak gelen bir İslâm şiarı için “Bu dinde yoktur.” demek, kişinin imanını geçersiz eder. Örneğin, ezan gibi…

3198) Biz tasavvufla içli dışlı olduğumuzda, bize isim takanlar sokak arasında sobe oynarlardı. Dedikodumuzu yapan akıllı olsun da sobe olmasın, dedi bir Allah kulu. Biz de tebessümle ona baktık ve haklı olduğunu temaşa ettik.

3199) Tövbe ileriye dönüktür, geriye dönük değildir. O yüzden “Keşke işlemeseydim.” sözü hatadır. Çünkü hadiste denir ki: “Keşke demek, şeytana kapı aralar.” Onun için, “keşke” demek yerine istiğfar ederek yani Rabbinden özür dileyerek yapılan hatanın farkına varılır ve ileriye dönük kararlı bir şekilde yeni bir yaşam tarzı çizilir.

3200) İyi bak… “Der tarik-i Nakşibendî lazım âmed çâr terk: terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.” Böyle bir hissiyatı veren tarikat günümüzde var mı acaba? Nakşibendî tarikatta mensup kişi dört şeyi terk etmelidir: Dünya, Âhiret, Bir şeye ulaşma heyecanı,Terk ettiğinin farkında da olmamak. Yani sırf ve som olmak… Böyle olmayan kişinin tarikata mensubiyeti, kendini aldatmadan öteye gitmez.

3201) Hayır ve şer, kuldan gözüken Allah takdiridir. Tüm öğrenilen şeyler, öğrenildiğiyle kalırsa hayır ve şer olarak görünür. Bu hâl, marifetullaha engel olur. Çünkü marifete erende hayır ve şer kaybolmuş, seyir başlamıştır. İşte “bilgi bilgisizliği”, marifete eremeyen kişinin bilgisidir.

3202) Bidatlar, yani sonradan uydurulan şeyler kafadan çıkınca; onların yerine teveddüd nuru oturunca; saf ve som teveccüh Hakk’a yoğunlaşınca… İşte o zaman Hakk’a vuslatın tamamlanacaktır.

3203) Ey nefsim, bak iç âlemine… Bedenine mahir elle bakım yaptığın gibi, manâna da bir mahir elle bakım yap. Nasıl ki kuaförüne teslim olursun ta ki tıraş bitene kadar; yoksa jilet bir yerlerini keser. Öylece mânevî kuaföründe de teslim ol ki zararlı kirleri ve fazlalıkları rahatlıkla tıraş eylesin. İşte o zaman seyret, duanın kabul olduğu anları…

3204) Ay tutulması, maneviyatta akıl tutulmasıdır. Güneş tutulması ise, imanın örülmesidir.

3205) Bi- (ب) taraf olmak, özündeki Hakk’ın kuvvet ve kudretiyle Hay ve Kayyûm olduğunu idrak etmektir. Geri düşünceler kişiyi bertaraf eder. Bi-taraf ol ki bertaraf olmayasın.

3206) Kim ki teveddüdü, aklı kör eden uydurma bir kavramla ilişkilendirirse; o, olayı kavrayamamıştır. Teveddüd, yani El-Vedûd esmâsının tecellîsiyle vardır tüm âlemler. Bilinçli bir likâ ile tüm melekût, varlığa doğru yöneliştedir.

3207) Teorik gözle okursanız, tasavvuf deryasına dalamazsınız. İnsânî sanat gözüyle okunursa, özde kumaş dokunur; yoksa hiçbir şey anlaşılmaz ve inkâr edilir.

3208) Terki dünya, terki ukbâ, terki hestî, terki terk… Bu dört unsur, kalbi sahibine teslim eder. Sahip olma duygusunu ise işte bu “terk” yerle bir eder.

3209) Nasıl ki tecvit ilminin uygulanışı femmi muhsinden öğrenilir, yoksa öğrenilmesi çok zordur; Allah yolundaki manevralar da huşû ehli bir kişiden yansıtılır, yoksa edinilmesi çok zordur.

3210) Tüm karmaşaları doğuran din değil; insanların kendi dünyalarını dine taşımalarıdır. Oysa kendilerini dine değil, dini kendilerine taşıyacaklardı. Ve taassup ile şeytanî bakış, benliği karanlığa gömüp bencilliğe bürüdü. Kişi, kendisini hak; gayrıyı bâtıl gösterdi. Hâlbuki hepimiz aynı insandık ve Rabbimiz birdi. Üstün olan takvâ sahibiydi; onun ilmi de Allah’ın indindeydi.

3211) Tasavvuf, boynuzlu koç değildir ki dışarıdan da gözüksün; içsel bir hâl ve mutlak bir yöneliştir.

3212) Tavsiye dinleye dinleye balon gibi şiştik; tavsiye ede ede kül gibi söndük. İkisinden de uzaklaşıp ilim alıp verseydik… Yani yaşantımızla örnek olup hâl ile sunup yapsaydık… Hammallıktan kurtulurduk.

3213) Ya Rabbel Âlemin… Tüm kullar sana boyun eğdi. Sadece sana kulluk eğledi. Sadece yardımı senden aldı. Muti (itaatkâr) ve âsi (isyankâr) dahi sana teslim oldu. Teslimiyet bilincimi daim ve kâim eyle…

3214) Dünya için sakın hiç kimseye gönül koyma. Maksadın sadece ve sadece, ilahî ilmin nefsinde ve âfâkında nazarı ve seyri olsun. Hedefin ise, nazargâh-ı ilahî olsun. Bende asla bu dünya için gönül koyma olamaz; sende de olmasın. Tüm söylemler gönül arınması içindir, gayrı da bir sebebi yoktur. Tüm mülk, tüm yönleriyle ve tümüyle, fâil-i muhtâr olan Allah’ındır. Razzâk-ı mutlak ise zaten Allah-u Teâlâ’dır. Teslim olan kurtuldu.

3215) Türbelere gidip dua etmeye şirk dediler. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den şefaat dilemeyi şirk saydılar. Anlamını bilmeden okunan Kur’ân’a boş dediler. Allah’ın isimlerinin tekrarına, yani zikre, gereksiz dediler. Bizi maneviyata bağlayan tüm kökleri teker teker kestiler. Mukaddes toprakları, tamamıyla zahir akideyi esas alan kişilere devrettiler. Sonra döndüler ve dediler ki: “Müslümanlar tehlikeli unsurlar olmuş.” Hâlbuki daha önce dünyaya adalet dağıtan İslâm ehli, şimdi gözünü gâvura dikmiş ve “Gel, bana adaleti ver.” diyerek kendini kandırır olmuştur. Gâvur adaletten ne anlar? Eski köklerine dönmedikçe adaleti daha çok beklersin.

3216) Toprak üzerine o kadar çok moloz ve yıkıntı birikti ki, alttaki asli toprak görünmez oldu. Bu molozlar, kalbin üzerine çöken gaflet, dünya sevgisi ve nefsin arzularıdır. Kalbin toprağı görünmedikçe, orada rahmet tohumları da yeşermez. Bu yıkıntıların temizliği ise ancak zikirde devam ile mümkündür. Çünkü zikir, kalbi diri tutan bir nefes, molozları süpüren bir rahmet rüzgârıdır. Her “Allah” deyişinde bir perde kalkar, her “Hu” nefesinde bir ağırlık çözülür. Zikir, toprağı yeniden bereketlendirir; böylece gönül, ilahî nurun filiz vereceği bir bahçeye dönüşür.

3217) Tasavvuf, kalbi uyandırma çabasıdır. Kalp uyanmadan öğrenilen her bilgi sırtta yüktür.

3218) Bindiğin trenin nereye gittiğini öğren, trene öylece bin. Nereye gittiğini bilmediğin trene binmeyeceksin kardeşim. Sonra yolun tımarhaneye çıkabilir.

3219) Erkek, evin dağı; kadın, karıdır. Erkek, evin çimeni; kadın, suyudur. İkisi bir tamın ayrılmaz bütünüdür, hatta tek parçadır. Koptukça bu parça, olur aile paramparça; sonra da uğraş dur…

3220) “Talebe, sadık olan talip demektir. Allah’u Teâlâ’nın sevgisiyle ve O’nun sevgisine kavuşmak arzusu ile yanmaktadır. Bilmediği, anlayamadığı bir aşk ile şaşkın hâldedir. Uykusu kaçar, gözyaşları dinmez. Geçmişteki günahlarından utanarak başını kaldıramaz. Her işinde Allah’tan korkar, titrer, Allah’u Teâlâ’nın sevgisine kavuşturacak işleri yapmak için çırpınır. Her işinde sabreder. Her geçimsizlikte, sıkıntıda kusuru kendisinde görür. Her nefeste O’nu düşünür, gaflet ile yaşamaz. Kimseyle münakaşa etmez, bir kalbi incitmekten korkar. Kalpleri Allah’u Teâlâ’nın evi bilir.” Şeyh Abdullah-ı Dehlevî (kuddise sirruh) talebeyi ne güzel tarif etmiş… Talip olan, talebinde piştiğinde; işte o zaman kokusu sineye iner.

3221) Teferruata aldanıp öze yönelemeyen, kıyılardan kurtulamaz. Öz nedir, bilir misiniz? İçimizdeki derin sessizliktir. Derin sessizliğin somut örneği, Yusuf’un kuyusudur. Yusuf, kuyudan çıkıp sultan olmuştur.

3222) Teşekkür, bir insandan yapılan iyiliğe karşı sözlü veya fiilî iyilikle karşılık vermektir. Şükür ise, elindeki nimeti gereğince kullanıp nimetin sahibine karşı mutlak bir teslimiyete bürünmektir.

3223) Tarikat yoluna, yani mânevî alanda manevra yapmak isteyene, şeyh yani yol bilen şarttır. Yoksa kişinin yol göstereni şeytan olur. Tarikat yoluna girmeyenin ise yol bilene ihtiyacı yoktur; çünkü ihtisaslaşmaya başlamamıştır. Tabii ki tarikat yoluna girmeyenin kaybı hadsiz hesapsızdır; hattâ imanı dahi tehlikeye girebilir. Buradaki tarikattan kasıt başkadır; falancanın filan mekândaki yeri değil elbet. Şeyh, başka başkadır; filan mekânda oturan falanca hiç değildir. O, sana yol rehberidir.

3224) Tarikat yolunda çalışma yapana rehber şarttır. Çünkü tarikat yoluna giren kişinin zikirle, riyazetle ve tefekkürle ihtisaslaşan şuuruna bin bir türlü vehim ve vesvese gelmeye başlar. Eğer kişinin rehberi yoksa, çok şirin gözüken şeytan, kişiyi çok kolay bir şekilde aldatır. Ama tarikat yoluna girmeyip şeriatın bildirdiği yolda sağlam bir imanla yürürse, yazılanları tercüme eden mütercim dışında hiç kimseye ihtiyacı yoktur. Çünkü orada “yap” ve “yapma” vardır. Ancak tarikat yoluna girmeyen, bunu da unutmasın ki; kaybedeceği şeylerin haddi ve hesabı yoktur. Tarikat derken filanca veya falanca mekândaki tarikat değil; tarikat, ihtisaslaşma yoludur.

3225) Güneş batıdan doğunca tövbe kapısı kapanacak. Batıdan doğası güneş ne ki? Tövbe kapısını kapatacak kadar büyük olan… bilmem ki…

3226) Titreşim ve dalgalardan oluşan bir yapıdır insanın düşünsel dünyası. Sürekli dış etkenlerin tesiri altındadır. Yapılan esmâ zikirleri ve tüm sevap olan eylemler, bu titreşimin nûrânî gücünü artırır ve nârî yapısını zayıflatır. Yapılan negatif eylemler ise bu titreşimin nârî gücünü güçlendirir ve nûrî yapısını zayıflatır.

3227) Aslında işin orijinal yönü itibarıyla tanımlar şöyledir: Şeriat, tümüyle ilim tahsilidir. Tarikat, teslimiyeti öğrenmedir. Hakikat, işin sırrına ermektir. Marifet ise, erdiği sırrı yaşamaktır. Her makamın hâli ayrıdır.

3228) Ey nefsim… Teslimiyete mi soyundun, muhakeme ederek mi? Daha çok beklersin o kapıda…

3229) Teslimiyeti örten ve engelleyen en büyük faktör, kibir ve gururdur.

3230) Her kişi bir yerden zevk arayıp tatmin arar, peşinde dans eder. Biraz geçer ki hazımsızlık gönlünü mat eder. Lakin kendisine lâzım olan ta sinesindedir; özünün sözünde, gözünün ininde, indinin indindedir. İşte sonsuzluk bakiyesi orasıdır; gerisi yazlık neşesi, ardında kışın nefesidir.

3231) Hem uzayınla buluş hem de Hak’la buluş. Rahmet, Rahmân’a doğru; tüm çalışmamız rahimden doğdu. Rahim, annede karar buldu; anne, babayla uzayı buluşturdu.

3232) Tüm geçmişi bir buruşuk mendil gibi çöpe atıp unutan, geleceğe güvenle adım atar. Yoksa ikide bir eski hatırlansa, gücümüz ve irademiz zayıflar, hedefimizden geri kalırız.

3233) Uzayın kendisi kapkara ama içindeki küreler ışıl ışıl. Hayret… Karanlıktan doğan kürelerde bitmek bilmeyen bir enerji… Kaynağı ne ki acaba?

3234) Derin uykuda olanlar, rüya görmedikçe uyanamazlar.

3235) Derin uykuda olanlar, bir kâbus ortamı veya bir cennet ortamı görünce hızlıca uyanırlar.

3236) Uyanmak için bir şey yapmaya gerek yoktur. Sadece içinde bulunduğun anın hakkını verip anda ayık olmaya çalışmaktır. Uyanmak, anda uyanık olmaktır; verdiği nefesin bile farkında olmaktır. Öyle olağanüstü, ulaşılmaz bir şey değildir uyanmak; herkesin ulaşacağı bir meyvedir uyanmak…

3237) Umut ve yaramazlığın yerine kırgınlık ve hüzün ağır basınca, artık basiret hakkına rücu etmeye başlamıştır.

3238) Uzayın bilmem kaç hayalî trilyon ışık yılı uzağındaki bilmem “xxxyyxxyyxx” isimli gökadasında hayat arayan; ama yeryüzündeki, adı sanı bizim dilimizde olan birçok bölgede bizzat var olan hayatı yok edenler, dünyaya barışı getiremezler.

3239) Uykuda konuşanın bedeni mayışıp uyur ama dil tam uyumaz. Hayalde gördüğü şeyleri diliyle dillendirir. Bu sorun, beden uyuduğu hâlde dili uyumayıp az uyanık olanlarda görülür. Karışık kelimeler konuşur, çünkü düşünceler karışıktır; dil ne diyeceğini net olarak bilmez. Öylece geveleyip durur. Sağ veya sol tarafı üzerinde uyursa, uykuda sayıklaması kesilir. Çünkü sırt veya karın üzerine uyuduğunda dil boşlukta kalır, tam uyumaz. Mânen de insan öyledir; kendinde olmadığında, ne dediğini bilmez olur.

3240) “Uçuyorum.” demekle uçulmaz; uçmak için kanat olması gerek.

3241) Tarihin tozlu raflarına terk edilmek istemiyorsan, İslâm ümmetinin belkemiği olan ulemanın yolundan ayrılma.

3242) Uzlet, kişiyi kişiliğine ulaştırır. Kurbet, insanı özüyle buluşturur. Gurbet, insanı kendisiyle tanıştırır. Ünsiyet ise, insanı sosyal hemküfüyle yâr ettirir. Eğer bunlar Rahmânî ise, has bir kullukla buluşur; eğer şeytânî ise, istidracıyla kuşanır.

3243) Allah’a ulûhiyeti itibarıyla sen, sanal benlik sahibi olarak Allah’ın halifesisin. O, senden tümüyle münezzehtir. Allah, yönelim alanı itibarıyla ilâh/tanrıdır (Nâs Sûresi, 3). Yani ulûhiyeti itibarıyla sadece O’na yönelir ve O’ndan isteriz.

3244) Uçuk kaçık hayaller peşinde şeriatın emir ve yasaklarını terk eden, vahdet ehli olamaz; olsa olsa şeytanın düdüğü olur. Tevhid ehli olmak şudur ki: Ulûhiyette, rubûbiyette ve melikiyette mutlak güç sahibi olarak sadece Allah’ı bilmektir.

3245) Uyanan kullara selâm olsun. Uyanmayanların da tatlı rüyaları bol olsun. Ama bilinsin ki, hep tatlı rüya sürmez; her an sükût-i hayale hazır olsun.

3246) Uhud Savaşı’nda, küffâr karşısında toplanan bir avuç iman ehlinin başkomutanı olan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in verdiği komut unutuldu. Okçular Tepesi’ndeki okçular tepeyi terk ettiklerinde olanlar oldu. Onun vefatından sonra da unutuldu ve tefrika bir türlü son bulmadı. Hâlbuki kitap da peygamber de birdi.

3247) İş işten geçmeden uykulu hâlden uyanmalıyız; yoksa ebeden uyanamayız. Ansızın ölüm gelecek. Aslında ölüm, uykulu bir uyanış olacak; ama iş işten geçecek.

3248) Kişi, karşısındaki birime baktığında Allah’ın rubûbiyeti itibarıyla onu kuşattığını görmezse, o kişi hem Allah’ın ulûhiyetini bilmez hem de kendisini ilah yerine koyuyordur.

3249) Ulûhiyette fenâfillâh muhal iken, rubûbiyette ise teşbihin şiddetinden oluşan sekr hâlinden dolayı fenâfillâh şuuru kişide oluşabilir. Ulûhiyet ile rubûbiyeti birbirine karıştırma.

3250) Unuttuk! Dünya bir gölgelikti oysa, yolcu olduğumuzu unuttuk. Yolumuzun buradan geçtiğini ve sadece yolcu olduğumuzu unuttuk. Yapmamız gerekenler vardı; burası imtihandı, seyrü sefaya dalıp âhiretimizi unuttuk. Rabb’imize verdiğimiz sözümüz vardı; dünya kelâmı konuşmaktan o sözümüzü unuttuk. Ne de çok unuttuk…