76) NEFSÎ AŞK VE HAKİKÎ AŞK

Evet aşk nedir? Halk arasında aşk genelde bir kişinin bir kişiyi sevmesi, onda kendi tatminini bulması olarak anlaşılır. Bu yönüyle aşk hayvanlarda da vardır. Çünkü onların erkek-dişi hormonları belli zamanlara bağlıdır ve o vakitlerde birbirlerine yönelirler.

İnsanlarda ise hormonal yöneliş zamana bağlı değildir; her daim vardır. İnsan, karşı cins ona yöneldiği sürece yönelmeye devam eder. Fakat burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Bu aşk, çoğu zaman nefsin tatminine yönelik bir eğilimdir. İşte bu, “nefsî aşk”tır.

Hele ki bir cins, hemcinsinin ayağına bassın, işte o zaman aşk sandığı tatminlik sevdasının iç yüzü açığa çıkar. Buradan anlaşılır ki halkın sandığı aşk ile hakikî aşk birbirinden çok farklıdır.

Aşkta, aşkta kişi, maşukuna bağımlıdır. Maşuku dövse de, sövse de, sevse de, nefret etse de âşık olan onunla bağını koparamaz. Çünkü onda Rabb’in cemâlini sezmiştir. Bu seziş bazen lütufla, bazen kahırla gelir. Fakat âşık, her hâli lütuf bilir ve maşuku üzerinden Allah’a yönelir.

Eğer bu yöneliş nefsin tatminiyle sınırlı kalırsa, o aşk kişiyi helake sürükler. Ama aşk, Hakk’a bir basamak olarak kullanılırsa, işte o zaman ilahi aşka dönüşür. Rabbimiz buyurur: “Allah güzeldir, güzelliği sever.” (Müslim, Îmân, 147) İşte âşık, maşukunda bu ilâhî güzelliğin tecellisini görür.

Bu cemâl bazen lütuf olarak yansır, bazen kahır olarak yansır. Âşık ise her iki hâli de lütuf olarak bilir ve maşuku üzerinden Rabbine yönelişini sürdürür. Çünkü hakikatte kahrın da, lütfun da sahibi yalnız Allah’tır. Nitekim Kur’an’da buyurulur: “Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır; olur ki sevdiğiniz bir şey de sizin için şerlidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216)

Aşk yolunda maşuk, âşığın sırat köprüsü olur. Sırat köprüsü bazen bıçaktan keskin görünür, bazen de kıldan ince. Âşık bazen üzerinde uçarcasına yürür, bazen de etrafını ateş sarar. İşte bu zorluk ve tehlike, aşk yolunun tabiatındandır. Çünkü gerçek aşk, sadece nefsin hoşlandığı his değil; Hakk’a vuslata götüren bir ateşle pişme sürecidir. İşte gerçek aşk, bu ateşlerin içinden geçip yine de Hakk’a yürümektir.

Kur’ân’da şöyle buyrulur: “Allah, onları sever, onlar da Allah’ı severler.” (Mâide, 5/54). Buradaki sevgi, mecazî aşkın ötesinde hakikî aşktır. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de buyurur: “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb 96). Yani aşk, insanı maşuku ile aynı ufka taşır; bu ufukta ise Hakk’ın cemâli görünür.

Aşk, sadece bir duygu değildir; bazen lütuf, bazen kahır içinde tecellî eden ilâhî bir sırdır. Âşık, maşukunun kahrını da cemâlini de Hakk’tan bilir, sırat köprüsünü aşarak vuslat kapısına yönelir.

Ama ne olursa olsun yürümeye devam eder. Çünkü aşk, Rabbine giden yolun en keskin, en ince, en ateşli imtihanıdır. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kul, Rabbini en çok musibet anında tanır.” (Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, 1/383) Âşık da maşukundan gelen kahır ve lütuf imtihanında aslında Rabbini tanır.

Hakikî aşk, bir kişiye duyulan nefsî tatminden ibaret değildir. Çünkü hakikî aşk, maşukun üzerinden Allah’a açılan bir kapıdır. Seven, aslında sevgilide Hakk’ın cemâlini görür; kahırda da lütfu, ayrılıkta da vuslatı seyreder.

Mevlânâ der ki: “Aşk öyle bir denizdir ki, içine dalan kurtulur. Aşk öyle bir derttir ki, dermanı yine kendisidir.” Bu söz, aşkın hakikatte kulun Rabbine yönelişini ifade eder. Ayrıca der ki: “Aşk, varlık dağını kül eder. Aşk olmasa dünya donup kalırdı.” İşte aşk, insana hareket, şevk ve yön verendir. Fakat bu aşk, yalnızca nefsin arzularında değil, kalbin Rahmân’a yönelmesinde hakikate dönüşür.

Kur’an bize aşkın en yüce boyutunu şöyle bildirir: “İman edenler, Allah’ı en çok sevenlerdir.” (Bakara, 165) İşte gerçek aşk, Allah sevgisidir. Beşerî aşklar ise ya hakikate köprü olur ya da insanı oyalar. Aşık olan, maşukunda Hakk’ın nurunu görüyorsa kurtulur; yalnız nefsi görüyorsa aldanır.

Hakikî aşk, cezb ile başlayan, kahır ve lütufla yoğrulan, teslimiyetle kemâle eren bir yolculuktur. Âşık, maşukunu sırat köprüsü bilir; bazen ateş içinde yanar, bazen nur içinde uçar. Ama her hâlde Hakk’a yürür. Sonunda aşık, maşukun yüzünde Hakk’ın cemâlini görür ve bilir ki bütün aşkların hakikati, Allah aşkıdır.

Nefsî aşk ile ilahi aşk arasındaki fark, gölge ile güneş arasındaki fark gibidir. Gölge kaybolur, güneş kalır. Nefsî aşk fanidir, tasavvufî aşk ise bâkîdir. Âşık, maşukunun yüzünde Hakk’ın cemâlini görüp O’na yönelirse, aşk sırat köprüsünü aşıran bir kanat olur.

Ey aşk yolcusu… Aşkı nefsinin oyuncağı yapma, gönlünün kandili eyle. Seni yakan ateş, Hakk’a götürsün; nefsin zindanına hapsetmesin. Unutma ki aşk, seni Allah’a yaklaştırıyorsa nimettir; senden Allah’ı unutturuyorsa musibettir. Gerçek aşk, kulun Rabbine secdeyle kavuşmasıdır. Bil ki gerçek aşk, kulun Rabbine secdeyle kavuşmasıdır. Nefsini seven, nefsinde boğulur; Allah’ı seven, sonsuzluğa açılır.

Velhâsıl… Gerçek aşk, “Yâ Rabbi, Sen varsın; ben ise Sen’in aciz kulunum” diyerek secdeye kapanmak ve her tecellide O’nu görmeye çalışmaktır.

Yorum yapın