78) AŞKA TUTUNMAK FENÂFILLÂH YAŞAMI MIDIR?

Geldik fenâfillâha. Bizim çalışma tarzımızda “Aşk yok” ama mutlak muhabetullah ve derin tefekkür ile hakka teveccüh vardır. Zira bu düşüncemizin altını doldurmadan olayın anlaşılmayacağını fark ettik.

Onun için önce FENAFİLLAHA az dokunalım dedik. Aşk yoksa, o zaman herhangi bir kişinin başka bir kişide fenası da yok demektir. Bu düşünce -tarzı itibarıyla- insandan insana olduğu gibi, insandan Allah’a doğru da düşünülmüştür.

Peki tarihte yaşayan birçok zevat fenafillah olayını neye dayandırarak yazdı? Fena bulan nerede ve kimde fena bulur? Kardeşlerim… Fenafillahı anlamak için önce insanın ne olduğunu bilmemiz gerekir.

O zaman insan nedir? İnsanın yapısını maddi veya manevi diye iki katmana ayırmak en büyük hatadır. Ama insanın içsel yani duygusal yapısı, her tarafa çekilen lastik gibidir ve bedensel yönünü ele geçirip isteğini yaptırma kuvvesiyle donatılmıştır. Vehim veya düşünsel zekâ, durumun farkında olmaksızın kişinin irade meyline göre renk alır.

Duygusal yapı doğru veya yanlışı; yani sahibi hakkında cennetî bir ortam mı, yoksa cehennemî bir istikbal mi çizer ona bakmaz. Üzerinde olduğu kanaate göre kanatlanır. Zaten duygu sömürüsünün kaynağı da burasıdır. Bu yüzden Kur’ân’da Rabbimiz: “Nefsini hevâsına (arzusuna) uyduranı gördün mü?” (Câsiye, 45/23) buyurarak bu tehlikeye işaret etmiştir.

Şimdi… Fenafillah dediğimizde baskın görüş, insan Allah’a âşık olur. Aşkı içini kemirir derken, duygusal vehim devreye girer ve kişi kendisini Allah’ta eriyip yok ettiğini sanır. Duygusal vehmin kişiyi esaretine alması sonucu, kişi madde diye bildiğimiz şeyin üzerinde dahi etki edip istediği zuhuratı oluşturabilir. Hatta karşısındaki kişinin kalbinden geçeni bile hissedip söyleyebilir. Daha ilerisi ölmüş bir kişinin kabrinin içini görüp ölünün halini dahi anlayabilir.

Dışarıdan insanlar onu ermiş olarak zanneder ve veli olduğu kanaatine dahi varabilir. Halbuki bunlar baskın halüsinasyonik bir tepkiden başka bir şey değildir. Hatta buna “Fetih-i zulmânî” adını bile veren zevatlar mevcuttur. İşte fenafillah, duygu işlevinin bu yanıltıcı vehim derekesinden geçip, gerçek fenafillah denilen yaşama geçenler için kullanılmıştır. Ama buna ulaşanlar çok ender kişilerdir.

O zaman sıra geldi olayın aslını anlatmaya… Tüm bedenimiz yani her bir şeyimiz, Allah’ın esmâlarından Vedûd ismiyle işaret edilen kuvvenin çekim gücü ile; Allah’ın esmâü’l-hüsnâ diye işaret edilen tüm kuvve-melekelerin Musavvir esmasının şekillendirmesi sonucu, her organımızı ve tüm bedenimizi olması gerektiği gibi oluşturmasıdır. “Sizi şekillendirdi, şekillerinizi de güzel yaptı.” (Tegâbün, 64/3) ayeti bu hakikati anlatır.

Sonra bu bedenimizin üretim mekanizması, beden ölümü sonrası yaşamını sürdürücü bedeni de oluşturur. Bu oluşturulan yapı, et kemik bedene göre biraz daha şeffaf olduğu için ve et kemik bedenin ölümünden sonra onunla yaşamımızı devam edeceğimiz için buna “ruh” adını vermişlerdir.

Bir de bu bedenimizi canlı tutan mutlak bir ruh sarmalı da mevcuttur. Bu sarmal tüm varlıkta en uç noktasına kadar mevcuttur. Bu ruh ile her varlık canlanır. Sekiz büyük melek bu sarmal ile tüm varlığa uzanır ve hayatiyeti devam ettirir.

Bu ruh sarmalına, Rûhu’l-Kudüs, Hakikati Muhammediye, Akl-ı Evvel veya İnsân-ı Kâmil gibi işaret kavramları ile kendi cihetleri itibarıyla ayrı ayrı isimlendirilmiştir. Bir de bu et kemik bedenin içine yerleştirilen mekanizma ile sarmal ruhtan insani ruhuna sirayet ettirilip aktarılan 99 esma kuvvesi yansıtılmıştır.

Malumdur ki Mirac’ta Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin Allah’a “kâbe kavseyn ev ednâ” yani “iki yay arası kadar veya daha yakın” (Necm, 53/9) yaklaşması ama asla fena olmadığından haber verilir. İşte bu bize gösteriyor ki fenâ, yok oluş değil; Allah’a en yakınlıkta varlığının farkıyla kul kalabilmektir.

Şimdi… Biz insan olarak varlığımızı oluşturan her kuvvenin sahibinin bizzat Allah olduğunu bildiğimizde ve bunu seyr ettiğimizde, fenafillah durumunun olduğunun idrakine varırız. Buna ilim ile ulaşılır; asla aşk ile veya başka bir şeyle ulaşılmaz. Çünkü Rabbimiz buyuruyor: “Allah’tan, kulları içinde ancak âlimler korkar (haşyet duyar).” (Fâtır, 35/28)

Evet, Allah’a huşûyu veya haşyeti ancak ilim sahipleri bilir. Bakın ayete: ilim ve haşyet var, ama sonradan dine sokulan aşk kavramı yoktur.

Ama tüm bu idrakleri işte sen seyrediyorsun; yani sanal benliğin seyrediyor. Sakın demeyin: “Reel benlik sahibi olan Allah’tır bunu seyreden.” Çünkü bu düşünce şirktir. Sen bunu Allah adına seyrediyorsun, haşa Allah olarak değil. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) buyuruyor: “Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışan kimsedir.” (Tirmizî, Kıyâme 25)

Aşk dediğimiz yanlış yönelişle kişi kendisini Allah’ta yok sayarak, kendi yaptığını da Allah’a mal ederek sıyrılacağını zanneder. İşte burada büyük bir şeytanî oyun vardır. Zaten şeytan bu oyunu oynayarak insana işletmediği günah bırakmaz. “Nasılsa yapan Allah’tır” deyip insanı her türlü felakete sürükler.

Allah bende, benle seyrediyor düşüncesi kesinlikle şirktir ve küfürdür. Hiçbir zaman Allah seninle bir iş yapmaz; bizzat Allah yapar. Bu olay ise şöyledir: Senin yapını oluşturan tüm manalar O’na aittir ve O’ndan geldiği için yapan Allah’tır deriz. Ama tüm yapın her ne kadar Allah esma terkibi ise de, içine bir sanal benlik yerleştirilmiştir. Yapma hissiyatı sende ve seninle oluşur.

Yani sen, ilim-irade-kudret ile donatılmış ve “ben” diyebilen bir bireysin. Benlik duygusunu kaybetmek, psikolojik bir ruh hastalığı vakasıdır. Eğer sanal benliğin alınsa, “sen” diye bir varlık da kalmaz. Ama bizzat Allah adına seyr etmek için var edildin.

“Hu” adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet nasıl ki Allah ismiyle kendindeki manaları terkipleştirip seyr ediyorsa; sana da sanal benlik vererek, reel benlik sahibi olan Allah’a halife etti ve seninle de kendindeki manaları seyr ediyor.

Sen kalkıp sanal benliğini aşk adı altında yakarsan, kendini yakarsın. Bu yakma, sonsuz bir acı ile sana geri dönecektir. Allah senden münezzehdir. Her ne kadar senin varlığını oluşturan her şey O’nun esmalarıyla işaret ettiğimiz manalardan oluşmuşsa da, O seninle sınırlanmayacak kadar aşkındır.

Seni var ettiği gibi, evrende görünen veya görünmeyen tüm eşyayı da var etmiş ve tüm bu eşya gibi sayısız şeyler daha yaratabilir; gene de hiçbiriyle sınırlanamaz. Çünkü O sonsuz ve sınırsızdır.

İşte bunu hissedip yaşamaya huşu denir ve yaşayanın ağzından “Allahu Ekber” sözü terennüm edilir. Ve bu hissediş, işte gerçek Fenafillahın ta kendisidir.

Yoksa baskın duyguyla beyni kullanıp olağanüstü haller göstermek değildir. Çünkü kişi beynini baskın duygusu ile hâkimiyeti altına alırsa, evrende yapamayacağı şey olmaz. Bunun tekniğini bilen herkes başarır. Yani bunun velayetle alakası yoktur.

Fenafillah, aşkın coşkusunda kaybolmak değil; ilmin ışığında Allah’ın esma ve sıfatlarının insanda seyrini bilmek, kendi acziyetini idrak ederek haşyet içinde Allah’a yönelmektir.

Yorum yapın