Kâinatın bir köşesinde kıyamet koparken başka bir köşesinde yaşam devam etmeyecek. Çünkü kâinat, bir bütünün parçaları değil, bir nurun katmanlarıdır. Allah’ın kudreti bölünmez; bu nedenle kıyamet bir noktada koparken diğerinde süremez. Kıyamet, tüm varlığın aynı anda ilahî nurda yok oluş anıdır. “Sûr’a üflendiği zaman, göklerde ve yerde kim varsa düşüp bayılacaktır.” (Zümer, 68)
Kâinat dediğimiz zaten Allah’ın bir tutam nurunun yoğunluğunu düşürüp adına nûr-i Muhammedî denilen bir noktadan ötesi değildir. Kâinat, “kün” emrinin yankısıdır. O emrin kaynağı nûr-i Muhammedî’dir. O nurun yoğunluğu düşürülerek maddeleşmiş hâli, gökler ve yer olmuştur. Yani tüm yaratım, tek bir nurun farklı titreşimleridir.
Zaten içinde yer aldığımız bu nokta, başlı başına tek yapıdır. Bu yapının içinde ise, sayısını ancak Allah’ın bileceği melekler ve diğer varlıklar yer almıştır. İşte var olan bu noktaya nûr-i Muhammedî derler. Tüm varlık, o tek nurun farklı idrak mertebeleridir. Melekler, cinler, insanlar, yıldızlar; hepsi aynı nurdan yaratılmış, farklı tezahürlerle görünür olmuşlardır. Nûr-i Muhammedî, bu yapının merkezi değil; bütünüdür.
Bu nokta için de, bazı zevâtlar demişler ki, belki nokta içinde bir nüktedir. Yani nûr-i Muhammedî bile, Allah’ın nurunda bir nükte, bir işarettir. Çünkü o da Allah’ın ilminde bir “nükte” olarak tecellî etmiştir. “Allah, dilediğini yaratır, dilediğini seçer.” (Kasas, 68)
Kıyamete yakın üç tane sûr çalınacak. Üç sûr, üç büyük tecellîdir: yok oluş, dönüş ve yeniden diriliş. Her biri hem zahirî hem bâtınî bir karşılığa sahiptir.
Birinci sûrun şiddeti hafif olacak. O sûrun çalınışıyla beraber yeryüzünde bulunan tüm iman ehli vefat edecek. Artık yeryüzünde kâfirlerin dışında hiç kimse kalmayacak. Birinci sûr, iman nurunun semaya çekilişidir. Artık yeryüzünde “lâ ilâhe illallah” diyen kalmayacaktır. Bu, rahmetin çekilmesidir. “Kıyamet, Allah Allah diyen kalmadıkça kopmaz.” (Müslim, Fiten 131)
Sonra yeryüzünde meydana gelen canlılığın yok olması için meydana gelen oluşumlar ve yaşayan tüm canlı yaşamların silsileyle son bulması. Bu, Zat’ın “kün” emrini geri çekmesidir. Tüm varlık, ilahî emrin iptaliyle sessizliğe döner. Varlık, kendi kaynağına rücû eder. Sonra, süresi belli olmayan yıllarca yeryüzünün varlıksız kalması izleyecek. Bu süre, zamanın olmadığı bir zaman aralığıdır. Çünkü zaman da mahlûktur. “Gökler dürülüp kalacak, dağlar yürütülecek.” (Tekvîr, 1-3)
Ardından İsrafil ikinci sûr’u çalacak. Burada zamansızlık ve mekânsızlık başlayacak. İkinci sûr, varlığın mutlak gayba iadesidir. Artık mekân ve zaman kaybolur. “O gün yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür.” (İbrahim, 48)
Gizli hazine ve Allah’ın zâtî nurunun ve nurunu saran zâtî ilminin kendinden kendine diyebileceğimiz bir tarzda Allah’ın mutlak nurunun yani gizli hazinesinin seyirsiz olduğu an. Bu, “Ben gizli bir hazine idim” kudsî hadîsinin geriye dönüş hâlidir. Seyir kalkar, çünkü seyreden de seyredilen de artık birdir. Bu hâl, yalnızca Allah’a mahsus bir hâl olup mahlûkat bundan tamamen soyutlanır.
Aslında ise, bu an o andır ki hakikati ise, bigüman. “O an”ın hakikati bilinmez, sadece sezilir. Çünkü bu an, insan idrakinin ötesindedir. “Allah dilediği şekilde hükmeder.” (Ra’d, 41) İşte iki sûr arası tüm varlık gizli hazineye geri alınacak. Her şey, geldiği yere dönecek. “O’ndan geldik, O’na döneceğiz.” (Bakara, 156)
Üçüncü sûr ile birlikte yeniden yaratım başlayacaktır. İşte ikinci sûr ile beraber yani büyük sûrların ilkinde tüm varlıklar gizli hazineye iade edilecektir. Üçüncü sûr, yeniden “kün” emrinin yankısıdır. Her şey yeniden varlık sahnesine çıkar. Ancak bu sefer ebediyet perdesi açılır.
İşte bu iade olunan hâlden sonraki varlıksız âlemi, şu anda da bazı zevâtlar derûnî âlemlerinde zevk olarak yaşarlar. Bazı velîler, bu “varlıksızlık hâli”ni dünyada iken ruhen tadarlar. Buna “fenâ fillâh” denir. Yani kişi, kendi varlığını yok bilir, sadece Allah’ı görür.
Bu çok gizli bir hâlet-i ruhiyedir ki, tümüyle şahsın zevklenmesiyle alakalıdır. Asla anlatımı yoktur. Çünkü bu hâl, sözle değil, hâl ile yaşanır. Bu hâli anlatmak, tıpkı ışığın tadını anlatmak gibidir.
Bu hâli yaşayan kişilere ise, Allah’ın zatı için seçtiği kullar diye tarifler yapılmıştır ki, aslında bu tarif bile olayı anlatmada yetersizdir. Onlara “mukarrebûn” denir; Allah’a en yakın kullardır. Ama onların hâli, tanım ötesidir. “Onlar için ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insan kalbine doğmuş nimetler vardır.” (Secde, 17) Çünkü tarifsiz bir vaziyettir. Zira Zat’a dair hiçbir şey tarif edilemez; tarif, sınır koymaktır. Zat, sınırsızdır.
Bir kişi dese ki, ben bu hâli yaşarım veya bunu ima ederse, işte o kişi hiçbir şey yaşamamıştır. Hava atmak için diyor ki, hava atan hava alır. Fenâ hâli yaşandığında, iddia ortadan kalkar. Kalan sadece hiçliktir. “Ben oldum” diyen, aslında hiç olmamıştır.
Bu yaşam hâlini Allah, çalışana nasip eder. Ama kaide üzere çalışmaya, yani saf ve som bir yaşam tarzı. Fenâ ve bekâ, çaba isteyen hallerdir. Allah, “Bizim uğrumuzda cihad edenlere elbette yollarımızı gösteririz.” (Ankebût, 69) buyurur.
Bu çalışmaya Nakşîler şöyle demişlerdir: “Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.” Bu dört terk, insanın “ben” duvarlarını yıkar. Terk-i dünya, maddeye bağlılığı bırakmaktır; terk-i ukbâ, menfaat için ibadeti terk etmektir; terk-i hestî, benliği terk etmektir; terk-i terk ise, terk etmeyi bile terk etmektir.
İşte bu vaziyet, tasavvuf çalışmalarının hatimesidir. Bu, bilinçte oluşan hâletlerdir ki, fiiller âlemiyle alakası yoktur. Tasavvufun son durağı, hâl ilmidir. Bu hâl, davranışla değil, varoluşla ilgilidir. Kişi hâl olur, fiil değil.
Fiiller âleminin hengâmesini anlamayan ve tasavvufun bu ulvî kavramlarını fiiller âlemine monte edenler, kalkıp itiraz ederler. Zâhir ehli, bâtın işini davranış zanneder; oysa bâtın, idrak meselesidir. “Nasıl olacak ki terk-i dünya, nasıl olacak ki terk-i ukbâ, nasıl olacak ki terk-i hestî, nasıl olacak ki terk-i terk” diyerek münakaşaya girişirler. Çünkü anlamayan, aklıyla yola çıkar. Oysa bu hâller kalbin yoludur.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz ve sahabeler terk mi etti? Dünyayı terk ettin ettin, âhireti nasıl terk edeceksin derler. Oysa Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), dünyayı Allah için yaşadı, âhireti Allah için bekledi. “Benim gözümün nuru namazdadır.” hadisi, bu terklerin en yücesini anlatır.
Hayır işte, olay fiiller âlemiyle alakalı değildir. Olay kişinin şuursal olarak veçhini Allah’a çevirmesiyle alakalıdır. Tasavvuf, yön değiştirmektir. Zâhiri Allah için yapmak, bâtını Allah ile görmek demektir.
İşte o zaman, artık Allah için dünyaya bakar. Allah için âhirete bakar. Allah için hestîye yani et-kemik bedene (zan), ruh bedene (zen) bakar. Bu hâlde her şey ibret olur. Dünya da, âhiret de, beden de artık “O”nun tecellî alanıdır.
Allah için her şeyden geçip tümüyle bencilliğini terk eder. Çünkü bencillik, perde-i azamdır. Benlik kalktığında Allah görünür.
Olayın hakikatini bilmeden tasavvufun ruh eğitimini inkâr edenler, ne güzelliklerden mahrum kaldıklarının farkında değiller. Zâhirde kalmak, denizin kıyısında durup suyun tadını bilmemektir. Tasavvuf, kalbin derinliğidir.
Bencillikleri ön planda olup, inatta zirve yaparlar. Bu da onların gelişimini engeller. Nefsine direnen yükselir; nefsini savunan çöker. Çünkü “Kalbinde zerre kibir olan cennete giremez.” (Müslim, Îman 147)
Evet, tasavvuf ruh eğitimidir ki… Anlatılan tüm kıssalar, ruhani durumu betimlemek içindir. Tasavvuf, insanın iç dünyasında, nefsin ve ruhun geçirdiği seyri öğretir. Kur’an’daki kıssalar da, Mesnevî’deki hikâyeler de, velîlerin menkıbeleri de insanın iç âleminde yaşanan halleri temsil eder. Bu hikâyeler dışa değil, içe anlatılır. Zira Kur’an, insanın kendi nefsini okuma kitabıdır. “Kendini bilen, Rabbini bilir.” sözü de bu hakikatin özüdür.
Mesnevî de öyle, Dîvân-ı Kebîr de öyle, tüm evliyaların menkıbeleri de öyle. Her biri, dışarıdan bakıldığında hikâye gibi görünür ama aslında insanın özündeki halleri tarif eder. Mevlânâ’nın hikâyeleri, insanın içindeki Mevla’ya yolculuğu sembolize eder. Dîvân-ı Kebîr’deki aşk nidaları, “ene”nin eriyip “HU”da yok oluşunun sesidir.
Bunların fiiller âlemiyle alakaları asla olamaz. Çünkü tasavvuf, zâhirî davranışların ötesindedir. Fiiller âlemi, bedene aittir; tasavvuf ise kalbin ve ruhun terbiyesidir. Kâmil insan, fiili değil hâliyle konuşur.
İşte bunu fark edemeyenler, tasavvuf ehlini müşrik addeder. Tasavvuf ehlini sapık addeder. Tasavvuf ehlini yoldan çıkmış addederler. Çünkü bâtını bilmeyen, zahire mahkûmdur. Zâhir ehli, görünene inanır; içteki hikmeti göremez. Bu nedenle fenâya ereni şirkle, aşkı yaşayanı sapkınlıkla suçlar. Oysa “aşk”, tevhidin derin nefesidir.
Oysaki kendisi daha kabuktadır ki, ceviz içine ulaşmamıştır. Kabuk, zahir bilgidir; iç, marifettir. Kabuk korur ama içi beslemez. Cevizin içini yemeyen, lezzetten habersiz kalır. “Onlar zahiri bilirler, ahiretten gafildirler.” (Rûm, 7) ayeti, bu hâli anlatır.
Örneğin Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize diyorlardı ki, bu nasıl bir peygamber yer içer, çarşıya gider. Mekkeli müşrikler, hakikatin insan suretinde tecellisini anlayamadılar. Onlar, peygamberliği melek sanıyorlardı. Oysa Allah, “De ki: Ben de sizin gibi bir insanım; bana vahyolunuyor.” (Kehf, 110) buyurarak, vahyin insan aracılığıyla geldiğini bildirdi.
İşte Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, fiiller âleminin yaşamına hiç taviz vermedi. O, dünya ile ahireti birlikte yaşadı. Zühd, dünyayı terk etmek değil, onu Allah için yaşamaktır. Rasûlullah, en yüksek manevi makamlarda iken bile, ümmetinin derdiyle ilgilendi.
Tüm sebeplere başvurarak dünyasını yaşadı. Ama gönlü Rabbiyleydi. O’nun kalbi, her an “HU” ile doluydu. Sebeplere başvurması, sünnetullah’a uymasıydı. Çünkü Allah’ın düzeni sebeplerle yürür, ama kulun kalbi sebeplerden arınmalıdır. “O, Rabbini zikrederdi ayakta, otururken, yan üstü yatarken.” (Âl-i İmrân, 191)
İşte bu hâle bürünen Hakk’ın sesi olmaya başlar. Kişi, kalbini Allah’a teslim ettiğinde artık onun dilinden hakikat konuşur. “Ben kulumun diliyle konuşurum.” kudsî hadisi bu hâli anlatır.
En yakınıyla da konuşsa Hakk’ı söylemekten imtina etmez hâle geleceğiz. Hakk ehli, akrabasına, dostuna değil, Hakk’a bakar. Hakk’ı söylemekten çekinmez; çünkü sözünün sahibi kendisi değildir.
Bileceğiz ki, en yakınımız da olsa, Allah bizde ona daha yakındır. “Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 16) ayetinin tecellisidir bu. Kişi artık “ben” değil, “O” der.
Sen doğruyu ve Hakk’ı söylediğinde, işte o zaman taşı gediğe koymuş olursun. Hakk’ın sözü, yerini bulduğunda gönülleri sarsar. Bu sarsılış, bir yıkım değil, yeniden inşadır.
Karşımızdakinin kırılması değil, Allah’ın kırılması yani bizim Allah’tan mahrum olabileceğimiz gözümüzün önünde olacak ve artık asla yalana başvurmayacağız. Çünkü Hak ehli bilir ki, insanı kırmak değil, Hakk’ı kırmak korkulacak olandır. Bir gönül yıkmak, Kâbe’yi yıkmaktan beterdir.
İşte böylece Hakk’a yaklaştıkça yaklaşacak. Çünkü Hak sözü, Hakk’a götürür. Kalp ne kadar temizlenirse, o kadar yakınlaşır.
Bunu yaparken dünyevî işlerinin de yoluna girdiğine şahit olacak. Çünkü “Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona ummadığı yerden rızık verir.” (Talâk, 2-3) sırrı tecellî eder. Hakikat ehlinin dünyası da düzene girer.
Şeytan bu bildiği için, insanı hep yana itekler. Öylece mahrum olması için elinden geleni yapar. Şeytan, insanın nefsine fısıldayarak onu kendi özünden uzaklaştırmak ister. Çünkü bilir ki, Hakk’a yaklaşan insan, onun için bir ateştir.
Bunu tümüyle hazmetmek ise, ancak zikirle hemhâl olmakla mümkündür. Zikir, kalbin yıkanmasıdır. Sürekli zikir, insanın benliğini eritip yerine Hakk’ı yerleştirir. “Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d, 28)
Yoksa bilir ama uygulamaya bir türlü geçemez. Bilmekle olmak arasında mesafe vardır. Zikir bu mesafeyi kapatır. Zikir, bilginin hâle dönüşmesidir. Zikrin sonucu olarak kalbine doğru çeşme açılacak ve Hakk’ın sedası kalbine akacaktır. Bu, “ilm-i ledün” kapısının açılmasıdır. Artık bilgi dıştan değil, içten akar. Kalp, Hakk’ın kelamını duymaya başlar.
İşte böyle “terk-i terk” denilen o ulvî makamın ışıltıları kendisiyle buluşacaktır. Terk-i terk, benliğin son perdesinin kalktığı andır. Kişi, terk ettiğini bile unutmuştur. O artık “ben terk ettim” bile demez; sadece “HU” der. Bu hâl, “fenâ fillâh”ın “bekâ billâh”a dönüştüğü noktadır.
Kıyamet, bir yıkım değil, nurun kaynağına dönüşüdür. Üç sûr, varlığın üç nefesidir: vücut, fenâ, bekâ. “Terk-i dünya, terk-i ukbâ…” cümlesi, benliği aşma haritasıdır. Fenâ hâlini iddia eden, o hâlden uzaktır; yaşayan susar, söylemez. Tasavvuf, dünyadan kaçmak değil, her şeyi Allah için yaşamaktır.
“Sûr’a üflendiği zaman, göklerde ve yerde kim varsa bayılacaktır.” (Zümer, 68) “O hevasından konuşmaz; onun söyledikleri, kendisine vahyedilenden ibarettir.” (Necm, 3-4) “O’ndan geldik, O’na döneceğiz.” (Bakara, 156) “Bizim uğrumuzda cihad edenlere elbette yollarımızı gösteririz.” (Ankebût, 69) “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur, 35)
Tasavvuf, eylemle değil hâl ile yaşanır; anlatılan her kıssa, iç dünyamızın sembolüdür. Zikir, bilgiyi hâle dönüştüren ilahî kimyadır. Hak sözü söyleyen, en yakınına bile Hakk’ı hatırlatır; gönül kırmaz, yalan konuşmaz. Terk-i terk, en son perdeyi kaldırır; benlik ortadan kalkar. Zahirde yaşayan bâtını bilmez; bâtını bilmeyen ise kabukta kalır.
“Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 16) “Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d, 28) “O hevasından konuşmaz; onun söyledikleri, kendisine vahyedilenden ibarettir.” (Necm, 3–4) “Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona ummadığı yerden rızık verir.” (Talâk, 2–3) “Onlar zahiri bilirler, ahiretten gafildirler.” (Rûm, 7)