368) ADIM ADIM TESLİMİYET

İslamiyet, teslimiyet üzerine kurulu olan Allah’ın değişmez esaslarını barındırır. İslam’daki esas mesele, kişideki teslimiyet melekelerini canlandırmasını sağlamaktır. Öylece kişiyi fıtratıyla uyumlu hâle getirmesidir.

Fıtrat, Allah’ın insana biçtiği en doğal elbisedir; din dediğimiz hakikat ise, o elbisenin insanın ruhuna tam oturmasıdır. Teslimiyet melekesi uyandığında, kişi kendisini zorla bir kalıba sokmaz; aksine, Rabb’inin onun için takdir ettiği asli kalıba kendini bırakır.

İşte “yüzünü hanif olarak dine, Allah’ın insanları üzerine yarattığı fıtrata çevir” emrinin ruhu budur; ben, İslâm’a teslim oldukça, özümle çelişmiyorum, aksine özümle barışıyorum. (Rûm, 30/30)

Teslimiyet hâlindeki kişi, tüm melekelerini serbest bırakır. Öylece kişideki çalışması çok yoğunlaşır. Teslimiyet melekelerinin uyanışıyla kişi, mânevî olarak rahatlayacağı gibi, bedensel olarak da rahatlar. Teslimiyetin zıddı içinde öfke ve isyan barındırıyor. Öfke de şeytandan olduğuna göre kişi şeytana esir olmuş oluyor.

Teslim oldukça, içimdeki kasılmış kaslar gevşer, zihnimdeki gergin düğümler çözülür; aklım daha berrak, kalbim daha yumuşak hâle gelir. Teslimiyet, pasiflik değildir; aksine bütün kuvvelerin Hakk’ın emrine tahsis edilmesidir.

Öfke ve isyan ise, içimdeki “ben daha iyi bilirim” putunun tezahürüdür. Bu yüzden, Rasûl’ün “Güçlü kimse güreşte rakibini yenen değil, öfke anında kendini tutandır” (Buhârî, Edeb, 76; Müslim, Birr, 107) buyruğu, teslimiyet melekesinin en net ölçülerinden biridir.

Nedir bu teslimiyet? Düşünürüz… Düşünürüz ve gene düşünürüz… Bunun bir kişiye ellerini havaya kaldırıp teslim olmuş biri gibi düşünür zihnimiz… Zihnimiz öyle hayal eder… Oysaki olay bu değil… Peki, nedir olay? Kısaca yazalım inşallah… Baştan sona…

Teslimiyet, çaresizce pes etmek değil; bilerek, severek ve şuurla yönünü Rabb’ine dönmektir. Elden geleni yaptıktan sonra neticeyi Allah’a bırakmak; ama “elimden geleni yapmıyorum, nasıl olsa kader” diyerek miskinliğe sığınmamak…

Hakiki teslimiyet, iradeyi bırakmak değil, iradeyi Hakk’a vekâletnameyle vermektir. Kur’an’ın “Ben Allah’a tevekkül ettim ve yüzümü O’na çevirdim” mânâsındaki ayetleri, işte bu hâlin dildeki ifadesidir. (Şûrâ, 42/10)

Allah tüm yaratımında bir fıtrat yaratmıştır. Bu yaratım fıtratının dışına yönlendirici iradesi olmayan hiç kimse asla çıkamaz. Buna da mutlak itaat denir.

Kâinata baktığımda, gezegenlerin yörüngesinde şaşmadan dönmesi, tohumun toprağa düşünce kendine yazılan bitkiye dönüşmesi, suyun buharlaşıp yağmur olup tekrar dönmesi, hep bu mutlak itaati fısıldar bana.

Onlar konuşmuyor ama hâlleriyle “Biz Rabb’imizin emrinden çıkmayız” diyorlar. “Göklerde ve yerde kim varsa, isteyerek veya istemeyerek O’na boyun eğmiştir” (Âl-i İmrân, 3/83) ayeti, bu kozmik teslimiyetin özetidir.

Örneğin; Güneş bu fıtratın dışına çıkamaz. Ay bu fıtratın dışına çıkamaz. Yer bu fıtratın dışına çıkamaz. Cebrâil bu fıtratın dışına çıkamaz. Mîkâil, Azrâil ve İsrâfîl de çıkamaz. Hamele-i Arş da çıkamaz. Diğer tüm melekler de çıkamaz.

Güneş her sabah doğarken benden izin istemiyor; Ay geceyi süslerken tereddüt yaşamıyor; melekler hiçbir emirde “acaba” demiyor. Onların bu tereddütsüz itaatine bakıp, kendimdeki bin bir tereddüdü gördükçe, aslında imtihanın insan için ne kadar ağır olduğunu daha iyi anlıyorum.

Onların mecburi teslimiyeti yanında, bana verilen “seçerek teslim olma” nimeti, hem en büyük ikram hem de en büyük sorumluluk olarak içimi titretiyor.

Hayvanlara bakalım… Onlar ara ara çıkarlar. Bazı hayvanların bazı hayvanları yaptıkları zulümler gibi… Bunun için de kıyamet günü hayvanlar arası da bir hak alış verişi olacak…

Hayvanlar, içgüdüleriyle hareket eder; avlanır, kaçar, saldırır ama “ben zalim olayım” diye yapmaz. Buna rağmen, aralarındaki haksızlıkların bile hesabının görüleceği bir mahkeme varken, ben nasıl olur da “Ben yaptığımı yanımda kâr bırakırım” zannına kapılabilirim? Koyun ile koyun arasında bile hak takası yapılacaksa, insan ile insan arasındaki hukukun hafife alınması, ancak basiretsizliktir.

Hadis-i şeriflerde Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den bize şöyle rivayetler ulaşmıştır: “Her hak sahibine hakkı vereceksiniz. Hatta boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan kısas sûretiyle hakkı alınacaktır. Hatta karınca bile karıncadan hakkını alacaktır.” (Tirmizî, Kıyâmet, 2)

Bu hadis-i şerif, adalet duygumu ayağa kaldıran bir hakikat gibi yüreğime düşüyor. Boynuzsuz koyunun hakkının bile zayi olmadığı bir mahşerde, ben en ufak bir haksızlığın yanına kalacağını nasıl düşünebilirim?

Teslimiyet, aynı zamanda adaletin de teslimiyetidir; kul, kendi nefsini de mahşer meydanında hesap verir gibi terazinin üzerine koyduğunda, işte o zaman gerçek teslimiyete yaklaşır.

Onların birbirine verdiği zararlar tazmin edilecek, ama onlar fıtratlarını bozma karakterleri yoktur. O yüzden de onlar cehenneme gitmeyeceklerdir. Kendi fenâ dairelerinde kendilerine bir platformda Allah’ın istediği şekilde hayatları sürüp gidecektir. Hakikatini Allah bilir.

Hayvan fıtratını bozmaz, sadece fıtratında yazan programı icra eder; o yüzden onların hesabı sınırlıdır. İnsan ise, fıtratını bile tersine çevirebilir; bu yüzden hesabı çok daha ağırdır.

Bu hakikati düşündüğümde, “Rabbim, beni bana bırakma” duasının ne kadar hayati olduğunu hissediyorum. Çünkü insan, kendisini başıboş sandığı yerde, en çok kendine zulmeder. (Kıyâme, 75/36)

Güneş, Ay ve melekleri saydık. Bunlar için mutlak teslim dedik. İşte bu teslimiyet bir meleke ile oluyor. İşte o meleke ise teslimiyet melekesidir. O meleke onlarda faal olduğu için, fıtratın dışına çıkamazlar.

Teslimiyetin sadece “hissi bir hâl” değil, aynı zamanda “yaratılış programı” ile ilgili bir meleke olduğunu hatırlatmak içindir. Teslimiyeti konuşurken, göklerin, yerin ve hayvanların hâl dilini hesaba katmadan, sadece soyut bir kavram olarak konuşmak, resmin yarısını görmektir.

Onlarda teslimiyet, nefes almak kadar doğal ve zorunlu bir hâl iken; bende bu meleke, duayla, zikirle, ibadetle uyanmayı bekleyen gizli bir tohum gibidir. Güneşin doğması için bir çaba gerekmez; fakat gönlümdeki güneşin doğması için, gönül ufkumu açmam, bulutları dağıtmam gerekir. İşte bu nedenle Kur’an, “Ey iman edenler! Hep birlikte İslâm’a teslim olun” (Bakara, 2/208) hitabıyla, içimde uyuyan teslimiyet melekesini sürekli davet eder.

Teslimiyetin izahı, kelimelerle anlatıldıkça, halde de karşılığını bulmayı ister. Benim için asıl mesele, yazdığım ve okuduğum her cümlenin, hayatımda nasıl bir dönüşüme yol açacağıdır.

İnsan ise; hayvanların bu hâllerinin zıddına, öz fıtratını bile bozacak kabiliyet ile var edilmiş. Hayvan fıtratını bozamaz. Lakin birbirine zarar verebilir. İnsan birbirine zarar vermenin yanında, fıtratını da bozabilir. İşte onun için denilmiştir ki, insan hayvandan aşağıya düşer.

İnsana verilen irade, hem en yüce makama hem de en aşağı çukura kapı açabilen bir anahtar gibidir. “Andolsun, biz insanı en güzel biçimde yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına indirdik” (Tîn, 95/4-5) ayeti, bu iniş ve çıkış skalasını anlatır. Fıtratını bozulmamış tutan, meleğin bile gıpta ettiği makama çıkar; fıtratını ters çeviren ise, hayvanın bile tenezzül etmeyeceği hâllere düşer.

Buraya kadar anlaşıldı… Şimdi gelelim konuya… Nedir bu teslimiyet? İşte teslimiyet, yaratım fıtratıyla uyumlanmaktır. Nasıl olacak bu iş? İşte insan, kendisindeki teslimiyet melekesini uyandırmakla bu işi başarır. Yoksa ilmini okur, bilimsel araştırmalar yapar vs vs vs… Lakin tüm okudukları sadece satırlarda kalır.

Meseleyi çevresinden dolaştık; şimdi merkezine bakıyorum: Teslimiyet, “Rabbim benden ne istiyor?” sorusunu, “Ben ne istiyorum?” sorusunun önüne almaktır. Nefsim “Ben” derken, ruhum “O” demeye başlayınca, işte teslimiyetin sahası orada açılır.

Ne kadar çok kitap okursam okuyayım, eğer okuduklarım beni “Sami’nâ ve atâ’nâ -İşittik ve itaat ettik” noktasına taşımıyorsa, teslimiyet melekeyi hâlâ uyandırmamışım demektir. İlmin faydalısı, beni secdeye götüren ilimdir. “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ayeti (Zümer, 39/9), bilginin hakiki ölçüsünü koyar: Bilgi, secdeyi artırıyorsa ilimdir; kibri artırıyorsa sadece yüktür.

Veya okuduğu satırları bu hayat planında uygular. Birçok gelir de elde eder. Çevre elde eder… Lakin nefsinde bunu uygulayamaz. Kendisine ağır gelir. Onun için de her okuduğunu gücü yeten kişiler üzerinde görmek ister. Ama kendi nefsine dokunmaz.

İnsanın en sevdiği satır, başkasının üzerine okuduğu satırdır. Teslimiyet melekesi uyanmadığında, ilmi kendime değil, hep ötekine uygularım; ayetleri kendi nefsim için değil, başkası için delil yaparım. Hâlbuki “Niçin yapmadığınız şeyi söylüyorsunuz?” hitabı (Saf, 61/2), önce dilime değil, nefsime indirilmiş bir tokattır.

Bu arada karşıdaki kişiler de aynı onun gibi… Her biri karşısında görmek ister ama nefsine dokundurtmaz. Derken kavgalar çıkar. Daha çok taraftar ve güç elde eden diğerlerini ezer, üzer ve zulmederek okuduğu bilgileri üzerlerinde uygulamaya çalışır.

Teslimiyet yoksa ilim bile bir silaha dönüşür; her kelime bir mermi, her cümle bir bomba olur. Herkes hakikatin sahibi olduğunu iddia eder ama hiç kimse hakikatin önünde diz çökmez. İşte bu yüzden, teslimiyet melekesi uyanmamış kalabalıklar, hakikat adına birbirini yer bitirir.

Hukuk prensiplerini güçsüzler üzerinde uygular. Güçlü olanlar ise hep tüm yargılamalardan yırtarlar.

Adalet terazisi, güçlülerin elinde eğilmeye başladığında, toplumda teslimiyet duygusu kırılır; insanlar hukuka da Hakk’a da güveni kaybetmeye başlar. Hâlbuki Rabb’imin “Ey iman edenler! Kendiniz, anne babanız ve akrabanız aleyhine bile olsa adaleti titizlikle ayakta tutun” (Nisâ, 4/135) emri, teslimiyetin en acı ama en tatlı meyvesidir.

Derken… Başını kaldır ve bak yaklaşık 9 milyarlık insan nüfusuna… Bunun apaçık doğru olduğunu görürsün. Peki… Sorun ne? Sorun teslimiyet melekesinin kişide uyanmaması… Peki, nedir bu sihirli kelime olan teslimiyetin içeriği?

İşte bu teslimiyet; kişinin kendi nefsinde, yaratım fıtratıyla kendisini uyumlayacak olan teslimiyet melekesini kendisinde uyandırmasıyla gerçekleşir.

Bu teslimiyet melekesi ne kadar güçlü uyanırsa, imanı da o kadar güçlü olur. Teslimiyet kayıtsız şartsız Hakk’a teslimiyettir.

Dünya kalabalıklaştıkça hakikate teslim olanların azlığı daha da görünür hâle geliyor. Rakam büyüyor ama ruh küçülüyor; şehirler büyüyor ama gönüller daralıyor. İşte bu manzarayı seyrederken, kendi içimdeki teslimiyet melekesini uyandırmanın ne kadar acil bir ihtiyaç olduğunu daha derinden hissediyorum.

Mesele “bilgi eksikliği” değil; mesele “teslimiyet eksikliği”. Nice insan var ki doğruyu biliyor ama nefsine kabul ettiremiyor. Teslimiyet, bildiğini nefsine imzalatmak demektir. Sihri burada: Nefsi, kalbin önünden çekip, kalbi Hakk’ın önünde eğebilmektir.

Bu uyanış, bir anda patlayan bir ateş gibi değil; çoğu zaman yavaş yavaş kızan bir köz gibidir. Her sabah yeniden, her seccadeye duruşta yeniden, her musibette yeniden “Rabbim, razı olduğun hâle beni razı kıl” diye fısıldadıkça, içimdeki teslimiyet çırası tutuşmaya başlar.

İman, teslimiyetle derinleşir; teslimiyet, imanla beslenir. Sadece dilde kalan bir iman, ilk rüzgârda savrulur; ama teslimiyetle kök salmış iman, fırtınada bile ayakta kalır. “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru olanlar var ya…” (Fussilet, 41/30) ayeti, işte imanla teslimiyetin bu birlikteliğini anlatır.

İlk sahabelere bakın; Hz. Varaka, Hz. Hatice, Hz. Ebûbekir, Hz. Ali, Hz. Zeyd… Allah tümünden razı olsun… İlk beş kişi, teslim olanlar… Şeksiz şüphesiz teslim olanlar. Ve imanlarının derinliği ve sarsılmazlığı…

Onların teslimiyeti, hesap kitap yaparak değil, kalplerinin hakikati görmesiyle oldu. Hz. Hatice annemizin “Allah seni asla utandırmaz” sözü, teslimiyet melekesinin dildeki hâlidir.

Hz. Ebûbekir’in, “O söylüyorsa doğrudur” deyişi, imanın en saf rengidir. Onlara bakıp, kendi imanımın kaçta kaçının tereddütte, kaçta kaçının teslimiyette olduğunu ölçebilirim.

Peki, kime teslim oldular? Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e…

Onlar, bir insana değil, o insanın şahsında Allah’ın Rasûlü’ne teslim oldular. O kapıya girince, Hakk’a varılacağını bildikleri için, tereddütsüz kapıyı çaldılar. Çünkü biliyorlardı ki, Rasûl’e teslimiyet, Allah’a teslimiyetin en sahih yoludur. (Nisâ, 4/80)

Peki, teslim olunca ne oldu? Kendilerinde var olan ve örtülü olan teslimiyet melekesi faal oldu. Allah’ın mutlak fıtratı ile mutlak bir senkronize başladı. İşte öylece şirkin tüm noksanlıkları kendilerini terk etti. Bu terk ile birlikte mutlak uyanış başladı.

Teslimiyetle birlikte, içlerindeki gizli cevherler açığa çıktı; korkak olan yiğit, cimri olan cömert, dağınık olan derli toplu hâle geldi. Teslimiyet, fıtratın üstünü örtmüş kiri, pası aldı; içlerindeki nur görünür hâle geldi.

Teslimiyet melekesi uyandığında, kalpteki şirk lekeleri bir bir dökülmeye başlar. “Ben yaptım, ben başardım, ben bilirim” sözleri yerini “Rabbim diledi, Rabbim lütfetti” hâline bırakır. İşte bu hâl, uyanışın başlangıcıdır; kul, kendi gölgesinden bile Allah’a kaçmaya başlar. (Zâriyât, 51/50)

İşte mesele kime ve nasıl bir teslimiyet sorusu ile başlıyor. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve dört halifeden sonra artık ilim yolculuğu ile devlet yönetimi birbirinden ayrıldı. İlim ve mana ehli artık yönetimden uzak oldu. Halk içinde halktan olarak bu teslimiyet melekesinin faal olması için halk ile temasta oldu.

Devlet, güç ve iktidar eliyle yürürken; gönüller, ilim ve irfan eliyle yürüdü. Mana ehli, saraylarda değil, sokaklarda, çarşılarda, dergâhlarda halkla nefes nefese oldu. Çünkü teslimiyet melekesi, çoğu zaman taht odalarında değil, daracık odalarda, mütevazı sofralarda uyanır.

Halktan Hakk’a adanmış nice neferler… Hindistan’dan Semerkand’a… Kosova’dan Endülüs’e… Anadolu’dan Yemen’e… Dünyanın dört bir yanında irşat eyledi… Halkın teslimiyet melekesinin farkına varması ve Rabb’ine sadık birer kul olmalarını sağladı.

İsimleri bazen tarihe yazıldı, bazen bir köy mezarlığında kayboldu; ama onlar, teslimiyet zincirinin halkaları oldular. Birinin sözü Balkanlar’da bir gönlü uyandırdı, diğerinin nefesi Anadolu’nun dağ köyünde bir genci secdeye kapattı. Onlar bilirlerdi ki, asıl fetih toprakların değil, kalplerin fethidir.

Ama bu arada şeytan rahat durmadı… O da devreye girdi… İşte bunu bilen küffar bu noktada devreye girdi. Bizden görünüp tüm ilmi okuyup, içimize sızdılar. Kendilerine teslim olup o melekeyi uyandırmak isteyenleri sömürdüler. Kötülük ettiler…

Halk nezdinde ilim ehlini güvensiz gösterdiler. Öylece teslimiyet için sarf eden hak erlerinin halk arasındaki itibarlarını düşürüp halkı dışsallıkta kalan birer kişilik olması yönünde uğraş verdiler.

Sahte mürşitler, hakikî mürşitlere vurulan en büyük iftiradır. Onlar, insanların teslimiyet açlığını suistimal ederek, teslimiyet melekesini uyandırmak yerine, esir ettikleri nefisleri kendi hevalarına bağladılar. Bu yüzden, hak yolcuları da töhmet altında kaldı; halk, hakikî rehberlere de şüpheyle bakar oldu.

Ve öyle oldu ki… Artık kimse gönül rahatlığı ile birine şeksiz şüphesiz teslim olup o melekeyi uyandırmaya çekinir oldu. İçindeki vehim, “Ya bu da üçkâğıtçı ise” diyerek tam teslim hâlini önledi ve öylece derine inen iman ehli azaldıkça azaldı.

Vehimler çoğaldıkça, teslimiyet zorlaştı; teslimiyet zorlaştıkça, derin iman sahipleri azaldı. İnsan, hem bir rehbere muhtaç hem de “ya yanlışsa” korkusuyla iki arada bir derede kaldı. İşte bu hâlde, Kur’an ve sahih sünnet terazisi, en büyük sigorta oldu; kime teslim olursam olayım, nihai ölçüyü bu iki kaynağa vurmak zorunda olduğumu daha iyi anladım.

Evet, doğru iman etmiş bir İslâm âlemi… Evet, evet iman etmiş ama imanında derinleşme yaşamamış bir İslâm âlemi… Çünkü teslimiyet melekesi uyanmamış… Ve suyun üstündeki köpük gibi… Çoktur ama ağırlığı yoktur…

Bugün birçok mümin, kimlik olarak Müslüman, hâl olarak yorgun, teslimiyet olarak yüzeysel… Köpük çok ama öz az… Oysa Rabb’imiz “Köpük kaybolup gider, insanlara fayda veren ise yerde kalır” (Ra’d, 13/17) buyururken, sayıdan çok derinliğe dikkat çeker.

Bakara Sûresi 151. ayete bakın Rabb’imiz ne der bize… Sizin içinizden, sizden bir Rasûl göndererek; sizin üzerinize ayetlerimizi okuyarak, sizi temizleyip size Kitap ve hikmeti öğrettiği gibi, sizin bilmediğiniz şeyleri de size öğreterek sizin doğru yolda olmanızı sağlar.

Bu ayet, Rasûl’e teslimiyetin, aslında temizlenmenin, hikmeti öğrenmenin ve doğru yola gelmenin şartı olduğunu ilan eder. Ayetleri okumak tek başına yetmez; o ayetleri hayata taşıyan Rasûl’e gönülden bağlanmak gerekir ki, teslimiyet melekeyi uyandırsın.

Evet, işte iş, kişinin Rasûl’e olan teslimiyet kabiliyetine göre değişir. Tamam, iman etmişiz ama imanımızı ne kadar bu platformda sergiliyoruz?

Rasûl’e teslimiyet, sadece “O büyük bir peygamberdir” demek değildir; O’nun sünnetini hayatın merkezine koymaktır. Rasûl’ün evindeki hâl, pazardaki hâl, savaşta ve barışta duruşu benim için ne kadar ölçü oluyorsa, Rasûl’e teslimiyetim o kadar kuvvetlidir.

Örneğin herkes bizden emin mi? Bizden kimseye bir kötülük dokunmayacak şekilde her kişiye güven veriyor muyuz?

Teslimiyet melekesinin dışa vuran en belirgin göstergesi, güvenilirliktir. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların emin olduğu kimsedir” (Buhârî, Îmân, 4; Müslim, Îmân, 64) buyururken, teslimiyetin imza attığı ahlâkı tarif ediyordu. Eğer benden insanlar emin değilse, hâlâ teslimiyet dersinde sınıfta kalmışım demektir.

Resûlullah Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e ve O’na teslimiz. Biliniz ki hepimiz sadece O’na ümmetiz. Birbirimize elbette destek olacağız.

Benim yolum, bir tarikatın, bir ekolün, bir grubun dar hudutlarına sıkışamaz; benim asıl yolum, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in yoludur. O yol üzerinde yürüyen herkes, hangi coğrafyada, hangi renkte, hangi lisanda olursa olsun, benim kardeşimdir. Teslimiyetim O’na olunca, kardeşliğim de O’nun etrafında şekillenir.

Zaten şu anda bu yazılar bile teslimiyet sonucu yazılıyor. Yoksa asla yazamazdık. Her birimiz diğerimiz için, Rasûlullah’a yönlendirmek ve teslimiyet melekemizin uyandırılması için bir el olmalıyız.

Eğer bu satırları yazabiliyorsam, bu da Rabb’imin lütfettiği küçük bir teslimiyet kırıntısının eseridir. Çünkü nefis, bu tarz muhasebeleri sevmez. Her birimiz, diğerimizin teslimiyet melekesini uyandırmak için, birbirimize ayna olmalıyız. Bir söz, bir bakış, bir dua; belki kardeşimin içindeki teslimiyet tohumunu yeşertecek su olur.

Teslimiyet sandığımız gibi değildir. Bu bir hâldir. Bir melekedir. Bizde uyanır. Derviş-mürşid ilişkisi de hep bu melekeyi uyandırmak içindir.

Teslimiyet, bir imza atıp biten bir sözleşme değil; nefes nefes derinleşen bir hâldir. Derviş-mürşid ilişkisi de bir tahakküm ilişkisi değil, teslimiyet melekesinin fark edilme ve büyütülme sürecidir. Mürşid, derviş adına teslim olmaz; dervişteki teslimiyet sırrını açığa çıkarmak için bir vesiledir.

Şeyh Müşerref kuddise sirruhû hazretlerinin üç defa sohbetinde oturdum… Bizi Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz ile buluşturmak içindi tüm sohbeti… Şeyh Müşerref kuddise sirruhû hazretlerinin sohbetinde oturduğumuzda ilk şöyle derdi; “Hadsiz hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. O Allah ki bize apaçık olan dinini verdi. Bizleri hayr-ı beşer olana ümmet etti. Ve aydınlanmış olan Peygambere tâbi olmamızı eyledi. O Allah ki azîm mülkün sahibidir. Bize Peygamberin mirasını ve azîm Kur’an’ı verdi. Dinimizi kâmil etti ve nimetlerini üzerimize tamamladı. Yani bize selâm yurdunu öğreten Ahmed’i verdi.” İşte ilk böyle başlardı. Sonra da tebessüm ile sohbet ederdi. Mimik minik konuşurdu.

O sohbet meclislerinde hissettiğim, bir insana değil, o insan üzerinden Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e uzanan nur hattıydı. O hâlin tadını alan bilir: Mürşid, aynadır; asıl görünen ise Muhammedî hakikattir.

Bu giriş sözleri, teslimiyet akdinin yenilenmesi gibiydi. Her cümlede, hem Allah’a hamd, hem Peygamber’e sevgi, hem ümmet olmanın şükrü vardı. O mütevazı tebessüm ve ağır akan kelimeler, hâl ile sözün birleştiği noktayı gösterir, teslimiyet melekesini seyrettirirdi.

Bizde teslimiyet melekesinin uyanması için en kısa yol… Salih olduğuna şahit olduğumuz hak eri ile kalbî murakabe yapmamız. İşte bu murakabe, bizi hızlıca paklar. Ben acizâne buna şahidim.

Kalbî murakabe, gönlümü hak erinin gönlüne bağlayarak, oradan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e, oradan da Rabb’ime uzanan bir nur hattına dâhil olmaktır. Buna şahidim: Kalbini hakka açmış bir insanın gönlüne bağlandığımda, kendi kalbimdeki karanlıkların daha çabuk dağıldığını gördüm.

Bunu ilk Hz. Ebûbekir es-Sıddîk radıyallahu anh’dan duydum. Dedi ki; “Yâ Rasûlallah, seni o kadar seviyorum ve sana o kadar bağlandım ki, artık sen hiç gözümün önünden gitmiyorsun. Hatta hatta affederseniz, lavaboda bile… Tek saniye kalbimden ayrılmıyorsun.” O (sallallahu aleyhi ve sellem) bu konuda cevaz veriyor.

Bu söz, teslimiyet melekesinin en ileri mertebesine işaret ediyor: Kalbe öyle bir bağ ki, hayatın hiçbir anında kopmuyor. Bu hâlde insan, Rasûl’ü kalbinde sürekli taşıyarak aslında Allah’a karşı hâzır ve nâzır olduğunu hissediyor. Böyle bir hâlin yanına, kuru bilgi bile yaklaşamaz.

Atalar der ki; “Üzüm üzüme baka baka kararır.” İşte bu her hâlde aynıdır. İyi birine baka baka onun gibi oluruz. Kötü birine baka baka onun gibi oluruz. Her hâl ve şartta bu haller baskın olmaya başlayınca, kalp lütufla dolmaya başlar.

Kalp, baktığı yere benzemeye başlar. Ben kime bakıyorum, kimi dinliyorum, kimi örnek alıyorum; teslimiyet melekem ona göre şekilleniyor. İyilere bakarsam kalbim nurlanır, kötülere bakarsam nefesim karanlıkla dolar. Bu yüzden “Salihlerle beraber olun” (Tevbe, 9/119) emri, teslimiyet eğitiminde temel bir düsturdur.

Teslimiyette arada kişi olmak zorunda mı hocam? Direkt Allah’u Teâlâ’dan gelen her şeye “Teslim oldum, ne gelirse kabulümdür” hâli olamaz mı? Veya başımıza gelen kötü olaylara da bu şekilde teslimiyet olabilir mi? Diye düşünülebilir.

İnsan fıtren somut ister; gözünün görebileceği, kulaklarının duyabileceği, gönlünün hissedebileceği aracılarla daha kolay yol alır. Doğrudan Allah’a teslimiyet elbette esastır, fakat birçok kul için bu hâle geçişte bir rehberle yürümek kolaylaştırıcı bir nimettir. Musibetlere teslimiyet de böyledir: “Bu da Rabb’imdendir ve benim için bir terbiye vesilesidir” diyebildiğimde, teslimiyet melekeyi o alanda da uyandırmış olurum.

Olay şu; kişi bunu somutlaştırıp kolaylaştırır. Veysel Karanî gibi çok çok ender kişiler, o melekeyi direkt uyandırır. Aslında biraz derinlemesine olaya baktığımızda, Veysel Karanî de annesine teslim olarak uyandırmış… Çünkü insan hep somut arar.

Veysel Karanî’nin annesine olan teslimiyeti, aslında Allah’a olan teslimiyetinin aynaya yansımasıydı. O, anne hakkına bu derece riayet ederek, kendi teslimiyet melekesini uyandırdı. Ben de biliyorum ki, somut bağlar üzerinden soyut hakikatlere yürümek, insan yaratılışına en uygun olandır.

İşte o yüzden, bakışımız; Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den bir zerre kadar kaymasın… İşte o zaman selâmette kalırız.

Gözüm O’ndan kaydığında, yolum da şaşmaya başlar. Ne kadar farklı yol, ekol, meşrep olursa olsun; hepsinin mihengi Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz olmalıdır. O’ndan sapmayan, sapmaz; O’ndan ayrılan, er geç savrulur.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz kimin aynası ise, onun kulpu sağlam olur. Biiznillah… Adım adım uyandırır…

O aynada görünen, sadece bir yüz değil; Rahmeten lilâlemîn olan hakikattir. Bu aynaya tutunanın kulpu sağlam olur; çünkü O’nun ipi, “kopmayan ip”tir. “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın” (Âl-i İmrân, 3/103) hitabını, ben böyle anlıyorum.

O yüzden de Yunus Emre der ki; “Lütfun da hoş… Kahrın da hoş…” Yani her hâl senden ve arınmam için… Yani teslimiyet melekesinin uyanması için…

Lütfu da kahri de aynı elden bilmek, teslimiyetin zirvesidir. Başımıza gelen iyiliğin de, acının da arkasında Rabb’imin terbiye edici nazarını gördüğüm an, kahır bile lütuf tadı vermeye başlar. “Olur ki hoşlanmadığınız bir şey hakkınızda hayırlı, hoşlandığınız bir şey de hakkınızda şerli olabilir” (Bakara, 2/216) ayeti, bu hâlin anahtarıdır.

Tek yönelim sadece Allah’a… İşte mesele yönelebilmekte… Saf ve katıksız yönelebiliyor muyuz? İşte mesele bu hâle ulaşmak… Gaye Hakk’a kulluğunu izhar etmek… Ve mutlak olarak uyanıp kimseye kul olmadan özgürlüğü yaşamak… Biiznillah…

Teslimiyet, kulluğun en hür hâlidir. İnsan, Allah’a kul oldukça, kula kulluktan kurtulur. Yönelim tekleştiğinde, gönül de sadeleşir. “Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz” (Fâtiha, 1/5) ayeti, bu tek yönelimin dildeki tezahürüdür.

İçine derinleşebilen bu hâli yakalar… İşte mesele derinleşmede istikrar sağlamak… İşte mesele, derinleşmek… Nasip ede Rabb’imiz…

Teslimiyet, yüzeyde dolaşarak elde edilmez; kalbin derin sularına dalmayı ister. Bir anlık coşku değil, daimî bir yöneliş hâlidir. Asıl mesele, bu hâli ara ara değil, sürekli kılmaktır. İşte bu da nasip işidir; ama nasibi talep etmek de yine kulun iradesine bırakılmıştır.

Elbette kendindeki sorunun teslimiyetsizlikten kaynaklandığını anlayan, aracısız Allah Teâlâ’ya… “Teslim oldum Allah’ım, başıma ne gelirse kabulümdür” der. Ve yolunda olmak…

Aslında aracısızdır her hâl ve şartta. Aracı yok ortada… Örneğin Hz. Ebûbekir radıyallahu anh, Peygamberimize teslim olunca, o anda kendisindeki teslimiyet melekesini ifşa etti. Hakk’a teslim oldu… Yani yüzü Allah’a döndü… Allah’a kulluğunu derinleştirdi…

Bu söz, teslimiyet duasının özüdür. Kul, “Rabbim, ben Senin kulunum; Sen Rabbsin, ben razıyım” dediği anda, içindeki direnç duvarları yıkılmaya başlar. Bu hâl, tevekkülle teslimiyetin birleştiği bir kavşaktır. “Kim Allah’a tevekkül ederse, O ona yeter” (Talâk, 65/3) müjdesi, bu kavşağın yol levhasıdır.

Mürşide teslimiyet bile, hakikatte Allah’a teslimiyetin bir merhalesidir. Hz. Ebûbekir radıyallahu anh’ın Peygamber’e teslimiyeti de, Allah’ın Rasûlü’ne teslimiyet üzerinden Allah’a yönelişidir. Arada görünen şahsiyet, sadece teslimiyet melekesini uyandıran bir vesiledir.

Hz. Ömer radıyallahu anh şöyle dediği rivayet edilir; “Ebûbekir, kıldığı iki rekat namazının sevabını bana verse, ben ömrümde işlediğim tüm iyiliklerimi ona vermeye hazırım…”

Bu söz, teslimiyet melekesinin derecesini gösteren bir şahitliktir. Hz. Ömer gibi bir devin, kendi amellerini Hz. Ebûbekir’in iki rekât namazına denk görmemesi, teslimiyetin kalitede olduğunu, nicelikte olmadığını hatırlatır.

Sübhanallah… Bu nasıl bir feraset… Bu nasıl bir heybet… Bu nasıl renk… Bu nasıl bir ahenk… Bu nasıl bir örnek… Atlarının ayaklarının altından yükselen bir toz olmayı, şu hâlde olmaya yeğlerim… Tümüne selam olsun… Bereketleri daim olsun…

Bu hayranlık cümleleri, aslında içimdeki teslimiyet hasretinin ifadesidir. O zatların hâlini düşündükçe, kendi küçük hâlimi daha iyi görüyor, onların ayağının tozuna bile yetişememenin hayretiyle yine de aynı Rabb’e yönelmenin ümidini taşıyorum.

Kişinin hissettiği onaylanma ihtiyacı isteği nedendir acaba? Fıtrattan mı? Kibir veya gururdan mı? Teslimiyetsizlik neden oluyor? Bunu tetikleyen duygular, yani teslimiyetsizliğe sebep olan duygular nelerdir?

Onaylanma ihtiyacı, nefisteki “görülme ve beğenilme” açlığının dışa vurumudur. Bu ihtiyaç fıtratta belli ölçüde vardır; ama teslimiyet melekesi uyanmadığında, bu hâl kibir, riya ve gurura dönüşür. İnsan, Allah’ın rızasını bırakıp, insanların alkışına kul olmaya başlar. Bu hâl, teslimiyetin en büyük düşmanlarından biridir.

Bunlar iki yönlüdür… Et kemik bedenin duyguları, “Zen” denilen ruhi duygular… Bu ikisi teslimiyet melekesinin örtülmesine neden oluyor.

Beden, rahat, zevk, konfor ister; ruh ise bazen kendi ince gururuna gizlenir. Bedenî zevkler ve ruhi gurur birleştiğinde, teslimiyet melekesinin üstü örtülür. Bu iki kanadı terbiye etmeden, teslimiyetten söz etmek çoğu zaman hayalde kalır.

İşte yol danışmanı, kişideki tüm duyguları tespit edip ona göre sâlik olana gerekli olan çalışmayı verir. Sâlik de şeksiz şüphesiz yoluna tutunup, verilen görevi yaparak üzerindeki teslimiyetsizliği ıslah eder.

Manevî yolun öğretmeni, bir doktor gibidir; hangi duygunun hangi hastalığı beslediğini teşhis eder, buna göre zikir, tefekkür ve amel reçetesi yazar. Sâlik ise, bu reçeteyi tereddütsüz uyguladıkça teslimiyet melekesi güçlenir, nefis yumuşar.

Örneğin, Yunus Emre’nin zikri, “Ben bilmem” idi… Çünkü “Zen” denilen ruhi duygular baskındı. Çünkü çok âlimdi ve ilmine güveniyordu. Onu yenmesi lazımdı. Bunun gibi işte… Derviş ile mürşid birlikte az vakit geçirince, mürşid müridin noksanlıklarını tespit eder ve onu manen eğitir.

“Ben bilmem” zikri, ilminin çokluğuyla gururlanma tehlikesine karşı, ruha vurulan mütevazı bir mühür gibidir. Yunus Emre, “Ben bilmem” dedikçe, aslında “Bilen Sen’sin Allah’ım” demiş oldu. İşte böyle, her dervişe kendi hastalığına göre bir zikir, bir hâl, bir yol verilir.

Çünkü kişi yalnız başına kendi noksanlıklarını göremez. Kendisini mükemmel bilir. Bunun nedeni ise rububiyetten kaynaklanır. Zira her kişinin varlık hüviyeti, Allah’ın esmâ nakşına dayanır ve kendisini mükemmel görür. Nakşındaki teslimiyet melekesinin nakşının kapalı olduğunu fark etmez. Onun için de bir öğreticiye ihtiyaç duyulur. Öğrenci ve öğretmen olayı…

Her nefs, içinde taşıdığı rububiyet gölgesinden dolayı kendini haklı, yeterli ve doğru görme eğilimindedir. Bu yüzden, kendi kusurumu kendi başıma görmem zordur. Öğretici, aynayı yüzüme tutar; ben onda kendimi seyrederim. Teslimiyet melekesinin uyanması için, bu aynaya bakmayı göze almak gerekir.

Manada da olay aynıdır… Her kişi illaki birinden öğrenir. Kimse annesinin karnında öğrenmez. Peygamberimize bile Cebrâil rehberlik etmiş. Sallallahu aleyhi ve sellem…

Cebrâil aleyhisselâm’ın, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e “oku” diyerek öncülük etmesi, rehberliğin bile Hikmet-i İlâhiye gereği olduğunu gösterir. Peygamber bile bu yolda bir öğretmenle görünüyorsa, benim “bensiz olur” demem, ne büyük bir gaflettir.

Rabb’ul Âlemin bu yolu kolaylaştırmak için “Mürşid” diye isimlendirdiği yol aydınlatıcı ve gösterici olarak vesile kıldığı kullarını görevlendirmiştir.

Mürşid, karanlık yoldaki fener gibidir. Yol, Allah’a aittir, hedef Allah’tır; ama fener, yolun çukurlarını, tümseklerini gösterir. O yüzden, mürşidi de ilahlaştırmadan, sadece bir nur taşıyıcı olarak görmek, teslimiyet melekesini doğru hizada tutar.

Tıpkı gece bilmediğimiz bir yolda giderken önümüzde hangi engebe ve tuzakların olduğunu bilmediğimizden dolayı tedirgin olduğumuz gibi… Ama önümüzde bir rehberimiz olduğunda hiç düşünmeyiz onun tecrübesinden dolayı ve daha kolayca ulaşırız gideceğimiz yere biiznillah…

Karanlık bir dağ yolunda, patikayı bilen birinin arkasından gitmek, tek başına yürümekten her zaman daha emindir. Manevî yolda da böyledir; tecrübeli bir kulun arkasından yürümek, çoğu uçurumu görmeden geçmeyi nasip eder. Ama bilirim ki, asıl rehberlik “Allah’ın hidayetidir.” (Bakara, 2/120)

Ahir zamanda bizi taklide mahkûm ettikleri için, şu an yeni şenlerin seyri zuhur etmiyor dünyamızda. Oysaki “Her an O, yeni bir şandadır…”

Taklidin gölgesi altında, tecellilerin tazeliği kayboluyor. Oysa Rabb’im her an yeni bir yaratış, yeni bir hâl, yeni bir şan içinde. Ben eski kalıplara hapsoldukça, içimdeki teslimiyet melekesi de yeni hâllere kapanıyor. Teslimiyet, Hak’tan gelen her yeni şanı taze bir “Lebbeyk” ile karşılamaktır. (Rahmân, 55/29)

Taklitlere mahkûm olmadan Allah’ın verdiği ilim, irade, kudret dâhilinde aklımız ile her daim Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in yolunda ve O’nun rehberliğinde doğru olanı bulmaya çabalayacağız… Gönülden isteyene mürşidi de doğru bilgiyi de sunuyor Rabb’ul Âlemin… Elhamdülillahi Rabb’il Âlemîn…

Taklitten kastım, körü körüne insan taklidi değil; Rasûl’ün sünnetini hakiki anlamda örnek almaktır. Sünnet, canlı bir yol; kuru bir şekil değil. Rabb’im, gönülden isteyeni hem bilgiyle, hem rehberle, hem de hâl ile besler. Yeter ki kapıyı çalalım.

Bilelim ki… ZİKİR fikri doğurur… Fikir şükrü doğurur… Şükür hamd etmenin farkındalığına götürür… Öylece kişide Allah, kulluğunun farkındalığını oluşturur. Yani zikir, “kibrit-i ahmer”dir… Harekete geçirir melekeleri… Biiznillah…

Allah’ı anmak, düşünceyi diri tutar; düşünce, nimeti fark ettirir; nimeti fark etmek, şükrü çağırır; şükür ise hamdin kapısını açar. Böylece kul, bir zikir halkasında kulluğunun farkına varır. “Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur” (Ra’d, 13/28) ayeti, bu zincirin kalbe inen sesidir.

Hakikate yol alamayan insanlar ise, zihinlerinde dönen sorular ve kısır döngüler içinde kaybolup gidiyor. İşte burada birinin onları uyarması, bazı bilinmezlikleri aydınlatması çok faydalı olabiliyor.

Sorular kötü değildir; sorusunu Hak kapısına götürememek, insanı kısır döngüye sokar. Teslimiyet melekesi uyanmamış zihin, sürekli şüphe üretir ama hiç secdeye varmaz. Böyle birine uzanan bir hak kelamı, bazen yılların karanlığını bir anda dağıtabilir.

Velhasıl… Teslimiyet bir melekedir… Onun uyanmasıyla kişi imanda istikrar ve derinlik kazanır. Öylece yaratılış fıtratıyla uyumlanır. Tüm çabamız ise… Bu melekeyi uyandırmaya matuftur.

Özetle, iman ateşi teslimiyet melekesini uyandırır; teslimiyet melekesi de imanı köklendirir. Fıtratla uyumlanmak, aslında Rabb’in kuldan razı olduğu hâle yaklaşmaktır. Yazdığım, düşündüğüm, anlattığım her şey, nihayetinde bu uyanışa hizmet etsin isterim.

Ayrıca bu meleke, kişinin üzerinde olduğu yol ve yordam ne ise, o yönde uyanır ve şekil alır. Öylece kendisini doğru yolda sanır. Öylece üzerinde uyandığı melekesini şekillendirip öylece yaşamını feda eder.

Teslimiyet melekesi yanlış bir yola bağlandığında, kişi o yolda canını bile feda eder ama hakikatten uzak kalır. Bu yüzden “Yolumuz doğru mu?” sorusu, “Teslim oldum” demeden önce sorulması gereken en büyük sorudur. Doğru yolun mihengi, Kur’an ve sahih sünnettir.

Biz de bu melekemizi Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in yolunda uyandıralım ki, Rabb’imiz bize iki cennet ihsan eylesin…

Rabb’imden niyazım odur ki, teslimiyet melekem sadece bir duyguda değil, bizzat Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in izinde uyanmış bir hâlde olsun.

O zaman Rahmân Sûresi’nin “Rabbinin huzurunda durmaktan korkan için iki cennet vardır” (Rahmân, 55/46) müjdesine nâil olmak, sadece bir temenni değil, bir vuslat ümidi hâline gelir.