189) HAYALÎ SALTANATTAN EBEDÎ SALTANATA

Allah’ın kün emriyle var edilen varlıkların sahip oldukları vücud aslî mi, gölge mi? Allah âlemleri yoktan var etti ve tüm varlıklar bir vücud sahibi oldu. Buraya kadar ki kısımda insanlığın geneli hemfikirdir. Asıl içinden çıkılmaz sorun ise, buradan sonra başlıyor.

Ortaya çıkan bu sorunlardan ötürü de insanlık inançları bölünmekte ve hatta hatta insanlar, kendi düşünceleriyle kurdukları inanç sistemine inanmayanları küfürle itham etmekte, hatta ellerinden gelse ölümle bile cezalandırmaktadırlar.

Bu konularda çıkan din ve mezhep çatışmaları tarihte hep görülmüş ve sayısız kişi katledilmiştir. Sırf dininden olmadığı için işkenceler ve ölümler ile nice nice insanlar, daha güçlü olanlar tarafından ezilip yok edilmiştir.

“Kün” (ol) emri, ilahî yaratımın özüdür. Varlık bu emre mazhar olunca görünür hâle gelir; ancak bu görünürlük mutlak değildir. Bu yüzden bütün âlem bir “gölge vücut” gibidir. Hakikatte yalnızca Allah vardır. İnsan, gölgenin kendisini asli sanınca “ben varım” der; oysa bu benlik, hayalin bir yankısıdır. Gerçek tevhid, gölgeden asla dönmektir.

Tarihin her dönemecinde insanlıkla buluşan peygamberlerin saçtıkları rahmanî nur, gene de olayın körleri veya şeytanî akımın mensupları tarafından örtülmekte ve nice nice fırkalar oluşturulup insanlık dehlizlere sürülmüştür.

Olaydaki ince sır ise, kendi insanlığının ve varlığının mahiyetini öğrenmek isteyen, öylece hür olmak isteyen insanların önüne setler çekilip köle olarak üzerinde tasarruf edilmek isteğidir. Ve bunun için de, insanlığı istedikleri yöne sürmek isteyen materyalist düşüncelerdeki, dünyadaki sermayeyi yöneten kişilerin, insanlara istekleri doğrultusunda yön vermek ve öylece insanları sömürmek sevdası yatmaktadır.

Her peygamber, insanın içindeki “öz benliği” yeniden hatırlatmak için gönderilmiştir. Fakat nefsin karanlığı bu nuru örtmek ister. Saptırılmış din anlayışları, insanın özündeki hürriyeti zincirler. Çünkü hakikati bilen insan, kuldan değil Allah’tan korkar. Nefsî saltanat sahipleri, insanların bu bağımsızlığını kaybetmesi için “hayalî saltanatlar” kurarlar. Oysa ebedî saltanat, sadece Allah’ın hükmündedir.

İşte önüne konulan setler nedeniyle aklını çalıştıran insanlık iki adım ötesini bir türlü çözemiyor ve gönül rahatlığıyla hakiki itikada varamadan dünyadan göçüp gidiyor. Zira attığı her adımda, önüne çıkan yol kesiciler kafasını karıştırıyor ve “Acaba küfre mi girdim?” deyip içten içe üzülerek geriye çekiliyor.

Olayın vahametini anlamayan orta yaşlı okumuşlar ise, gençliklerinde kafalarına sıkı sıkıya örülen ağlardan ötürü, gençliğin kafasındaki sorulara anlayacakları dilden cevap veremediklerinden, insanlığın yeni kuşağı hızla deistliğe veya ateistliğe sürülmekte ve hakikatinden uzaklaşarak aslî unsurlarını unutmaktadır.

Zihin perdesi, kalp perdesinden kalındır. İnsan akılla değil, imanla idrak eder. Aklı engelleyen korkular, zannî yasaklar ve “küfre düşme endişesi”, hakikati perdelemektedir. Oysa Allah, düşünen aklı değil, şirk koşan kalbi sorgular. Gerçek iman, sorgulamaktan kaçan değil, sorgularken secde eden akıldır.

Olayın vahametinin farkında bile olmayan ileri yaşlardaki okumuşlar da, bilinçlerindeki tozlanan ağlardan dolayı gençliğin itildikleri dehlizi görememekte ve tüm dünyanın etraflarından olduğunu sanarak kalan ömürlerini tüketmektedirler. Hızlı çalışan gençliğin kafası ise, üretilen sorun ve sorularla yabancılaşarak özüne garip hâle gelmektedir.

Her nesil kendi sınavını yaşar; fakat öz, her çağda birdir. Bugünün genci, bilgiyle değil; mana ile doyurulmadığı için boşluğa düşer. Zira bilgi, kalple birleşmediğinde küldür; irfanla birleştiğinde nur olur. Ebeveynler ve âlimler, gençliğe nasihat değil, nur taşımalıdır. Zira karanlıkta yön bulmak, ancak ışığı olanla mümkündür.

“O, her an bir iştedir.” (Rahman, 29) “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur, 35) “De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu. Şüphesiz bâtıl yok olmaya mahkûmdur.” (İsrâ, 81)“Gerçek şu ki, Allah bir kavme verdiklerini, onlar kendilerindekini değiştirinceye kadar değiştirmez.” (R a’d, 11) Şimdi olayın vahametini az hafifletecek birkaç kelâm edelim.

İşe olayın temel noktasından başlayarak göz atalım. O da kişi ile yaratıcısı arasındaki ilişkide yatmaktadır. Şimdi düşünelim, eğer sen âlemlere aslî vücud verirsen, o zaman Allah’ın zâtî sıfatlarını inkâr etmiş olursun. Zira vücud sıfatı zâtî bir sıfat olup yaratılmışlar hakkında tasavvur dahi edilemeyen bir sıfattır.

Sadece mutlak vücud sahibi Allah olup, gayrı yaratılmışların vücutları aslî vücutlar değildir. Eğer aslî vücut sahibi olsaydık, et-kemik bedenimiz eskimez ve hep aynı olacaktı. Eğer âlemler aslî vücut sahibi olsalardı, âlemlerde tasarruf edemez ve üzerinde hiçbir eylem yapamazdın. Oysaki şahidiz ki biz ve âlemler sürekli değişken bir vücuda sahibiz.

Burada anlatılan hakikat, “varlık”la “Varlık” arasındaki farktır. Yaratılmış olan her şey, Allah’ın “Kün” emrine mazhar olmuş bir tecellîdir; yani O’nun ilminde bir gölge varlık hâlindedir. Aslî vücud yalnız Allah’a aittir; çünkü “O, Evvel’dir ve Âhir’dir, Zâhir’dir ve Bâtın’dır.” (Hadîd, 3). Bedenin eskimesi, ruhun değişmesi, âlemin dönüşmesi hep bu “gölgeli vücut” hâlinin delilidir. Gerçek vücut, değişmez olanın vücududur; yani Allah’ın zâtıdır.

Ayrıca eğer sen âlemlere aslî vücud verirsen, o şu soru ile karşı karşıya kalırsın: Allah âlemleri yoktan var ederken, nerede var etti? Eğer Allah tüm var ettiklerini kendisinin dışında bir mekânda var etmişse, o zaman o mekân neresi? O zaman o mekân Allah’ın zatının neresinde?

Allah’ın zatının dışında dersen, o zaman Allah’ın zatına bir mekân belirlemiş ve onu âlemlerin var edildiği mekânın dışına atmış olursun. Eğer Allah’ı âlemlerin dışına atarsan, o zaman O’na mekân tayin etmiş ve onu içinde bulunduğun mekânın dışına tutmuş olursun.

Mekân ve mekânsızlık sırrına iyice odaklanalım. Allah mekândan münezzehtir; çünkü mekân, sınırlı olanın gereğidir. Oysa Allah “Hudûd”dan berîdir. Mekân O’nun içinde de değildir, dışında da değildir. Allah “her şeyin içinde”dir ama hiçbir şey “O’nun içinde” değildir. Çünkü O’nun varlığı, kuşatıcı varlıktır. “O, sizinle beraberdir; nerede olursanız olun.” (Hadîd, 4) ayeti, bu hakikatin sesidir.

Eğer ki sen, Allah’ın zatının içi tarafını düşünürsen ve varlıklara da Allah’ın içinde bir mekân tayin edersen, o zaman Allah’ın içinde bir hacme sahip varlıklar oluşturmuş ve âlemleri Allah’tan bir parça yapmış olursun.

Allah’tan bir “parça” düşünmek, Allah’ı “bölünebilir” sanmaktır ki bu, şirkin en derin biçimidir. Çünkü O’nun Zâtı, parçalanmaktan, bölünmekten ve sınırlanmaktan münezzehtir. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 11). O hâlde âlemler, O’nun zâtının bir parçası değil; O’nun ilminde sabit varlık izleridir. Yani Allah’ın kudretiyle zuhura gelen manalardır.

Ama sen varlıklara aslı değil de gölge varlık dersen, o zaman “neyin gölgesi?” Bu gölge nereye yansıdı? Dersin. Zira dünya platformunda gölgenin olması için bir vücud olacak ve o vücuda çarpan bir ışık olacak ve gölge o vücuttan ayrı mekâna yansıyacaktır.

Öylece hem aslî vücud hem de aslî vücudun mecbur kaldığı mekân ve ona çarpan ışığın olması hakikati kaçınılmaz olacaktır. Bu düşünce de ilim taliplerini hakikatten uzağa atacaktır. Öyle bir yol izlemeliyiz ki, işin hakikatini bize sunsun. Öyle öz varlığımızı görüp ona göre pozisyon almalıyız.

“Gölge” benzetmesi, insan aklının hakikati anlamak için kullandığı bir semboldür. Âlem, Allah’ın varlığının gölge sûretidir. Yani O’nun “nur”undan yansıyan bir hayaldir. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur, 35). Bu nurun karşısında her şey bir yansıma gibidir. Ancak bu yansımayı anlayamayan, gölgeyi asıl sanır. Bu yüzden mutasavvıflar “hayalî saltanat” derler. Çünkü kişi gölgesine taç giydirip kendini hükümdar zanneder.

Gölge, güneşten ayrıdır ama güneşsiz de olmaz. Aynı şekilde âlem, Allah’tan ayrı değildir ama Allah da âlemle sınırlı değildir. İşte bu farkı idrak eden, “hayalî saltanatını ebedî saltanata tebdil” etmiş olur.

“O, Evvel’dir, Âhir’dir, Zâhir’dir, Bâtın’dır; O, her şeyi bilendir.” (Hadîd, 3) “Allah her an bir iştedir.” (Rahman, 29) “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 11) “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur, 35).

Allah âlemleri ilminde ilminden ilmiyle yarattı diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışıyoruz. Peki, ne demektir ilmiyle ilminden ilminde? Bu tabirle ne anlatılmak istenilmiştir.

Bu işin içinden çıkmak için bir örnek verelim. Sonra da işin mahiyeti üzerinde tefekküre devam edelim. Bir insan düşünelim, bu insan bir limon düşündü ve hayalinde bu limonu renginden ta tadına kadar tasavvur eyledi. Bu tasavvur eylediği limon nerede var oldu? Bu limonun bir vücudu var mıdır?

Hayalinde var ettiği limona görme ve konuşma hem duyma özelliklerini verdiğini düşün. Sonra bu limon gibi birçok limon daha düşün. Ama her düşündüğün limonun rengi, kokusu ve tadı değişik olsun. Bu limonlar birbirleriyle konuşup hasbihal etseler ve tatlarından ve kokularından dem vursalar, bu hasbihal limonları aslî vücut sahibi mi yapar?

“İlminde ilminden ilmiyle yaratmak” ifadesi, Allah’ın yaratışının zâtından değil, ilminden olduğunu anlatır. Yani varlık, O’nun bilgisinde sabittir. Limon örneği, insanın zihninde beliren bir “misalî âlem” gibidir.

İnsanın hayalinde kurduğu limon nasıl onun dışında bağımsız bir varlık değilse, Allah’ın ilmindeki varlıklar da O’ndan bağımsız değildir. Fakat bu, Allah’ın onları “kendinden bir parça” olarak var ettiği anlamına gelmez. Bilakis O’nun ilim sıfatının tecellîsidir.

İşin hakikat kısmına baktığımızda, her bir limon kendine göre var ama sana göre tümü senin ilmindeki limonun kaydına göre hayaline soktuğun düşünsel objeler. Bu limonlar bizim bedenimizde bir yer kapsar mı? Bu limonlar bizim düşüncemizden silinse veya bu limonlar gibi nice nice limonlar hayal etsek, bir şey katılır mı?

Peki, siz düşüncenizdeki limona bir isteme kuvvesi ve isteğine göre onun tadında ve kokusunda değişim yapacağınızı söyleseniz, bir kurallar manzumesi oluşturup onlar için koysak ama tüm bu limonlar yaramazlık edip kuralları çiğnese ve limonlar söylenen şekilde etmezse, onları düşünce planımızda hayal ettiğimiz bir çöplüğe atsanız sizden ne eksilir? Veya tüm limonlar kurala uysa, söylediğiniz gibi hareket etse ve tadı, rengi, kokusu güzel olsa ve onları güzel bahçelerde sergi yapsanız, size ne eklenir? Tümü bir hiç…

Bu örnek, varlığın “bağımlı varlık” olduğunu açıklar. İnsan, kendi ilminde hayal ettiği bir nesneye nasıl “vücud” veremezse, Allah’ın ilminde de varlıklar “kendi başlarına” değil, O’nun iradesiyle mevcutturlar. Bu yüzden tüm âlem bir “tecellî aynasıdır.” Allah’a bir şey eklemez, bir şey de eksiltmez. Varlık O’nun ilminde var olduğunda hiçlikten hakikat bulur, ama yine de “hiç”tir. Çünkü bütün varlığın hakikati, yalnızca “O”dur.

Şimdi biz ve tüm varlıkları bu verdiğimiz örneklemede olduğu gibi tefekkür edelim. Tabi örneği gerçekte yerine koyduğumuzda, var olan hakikati tabii ki karşılamaz. Ama bizleri bir nebze olaya yaklaştırır. İşte gerçek olan olaya yaklaşıp hakikatimizi idrak ettiğimizde ise, artık özgürlük kapısı bize açılacaktır.

Artık kula kulluktan sıyrılıp Rahman’ın rahmetiyle donanmaya başlayacağız. Artık tefrika bitecek ve işte o zaman Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in etrafını saran sahabe misali yekvücut oluruz.

İnsan, varlığının “ilimde sabit” olduğunu idrak ettiğinde, artık “ben yaptım” demekten kurtulur. Gerçek özgürlük, benliğin kaynağını bilmektir. “Kulun özgürlüğü, kulluğunu bilmesindedir.” O zaman insan kula kul olmayı bırakır, Allah’a kul olur. Bu da tefrikayı bitirir, birliği doğurur. Çünkü birliğin sırrı, “varlığın tekliğini” görmek değil, çoklukta O’nun birliğini fark etmektir.

Yoksa efendikçilerimizin etrafına dolanan ve hayalinde kocaman olan ama hakikatte ise minnacık ve paramparça olan insanlar oluruz. Sonra efendikçilerin kavgası ve üstünlük savaşı… Derken kan ve gözyaşı. İşte tüm olay, işi hakikatinde anlamadan hayalî senaryolar peşinden koşulduğundan insanlığın başına örülen çoraptandı. Çıkar çorabı başından ve Allah’ın sadık kulu olarak yaşa ve yaşat.

“Efendikçiler” ifadesi, hakikatin yerini şekle bırakanların halini temsil eder. Bu kişiler, suretlerin etrafında dönerken özden uzaklaşırlar. Gerçekte “efendi” yalnızca Allah’tır. (Mevlâ: sahip, efendi, koruyucu anlamında) İnsan kendi nefsine yahut başka bir fâniye efendilik izafe ettiğinde, gönlünü karartır.

Bu yüzden “çıkar çorabı başından” ifadesi, mecazî bir çağrıdır: kendi ördüğün zan perdesini kaldır, hakikat rüzgârı alnına değsin. Çünkü başındaki çorap, düşünceyi karartır; gönüldeki perdeyi kalınlaştırır. Allah’ın sadık kulu olmak, artık “ben” dememektir; “O” demektir.

Sadıklık (doğruluk ve vefa) burada önemli bir mertebedir. Sadık kul, ne kendini gizler ne de gösterir; sadece Allah’ın hükmünü yaşar. O artık “benim iradem” demez, “Allah ne dilerse o olur” der. İşte bu hâl, hayalî saltanattan ebedî saltanata geçişin kapısıdır.

Gerçek mürşid, kişiyi kendine değil, Allah’a yönlendirendir. Hakikat, isimlere değil, mana’ya teslim olmakla bulunur. Efendici olmakla, Allah’a yakın olunmaz; bilakis perde kalınlaşır. “Çorabı çıkar başından” demek, mecazen “nefsinin ördüğü zannî örtüleri çıkar” anlamındadır. Çünkü o çorap, insanın kendi elleriyle ördüğü hayalî saltanattır. Onu çıkarınca hakiki saltanat, yani Allah’ın ebedî hükmü, kalpte tecellî eder.

“Allah her şeyi ilmiyle kuşatmıştır.” (Talak, 12) “Ol dedi ve oldu.” (Yasin, 82) “Sizin yaratılmanız da diriltilmeniz de ancak bir tek nefis gibidir.” (Lokman, 28) “O, dilediğini yaratır ve yaratmasını bilerek yapar.” (Rum, 54) “Allah, kulunu kendi nefsine vekil bırakmaz; kim O’na dayanırsa, O ona yeter.”

Kula kulluktan sıyrılmak, nefse ait bağlardan çözülmektir. İnsan başkalarının onayına, korkusuna veya beklentisine bağlı yaşadığı müddetçe, aslında “nefsin zincirleriyle” bağlıdır.

Gerçek özgürlük, Allah’tan başka otorite tanımamaktır. Rahman’ın rahmetiyle donanmak, kalbin artık hükmünü Allah’tan alması demektir. Bu hâl, sahabelerde tecellî eden “vahdet şuuru”dur; farklı bedenlerde tek ruh gibi hareket etmelerinin sırrı da buradadır.

İnsan, kendi hayalini “hakikat” zannettiği sürece şirkten kurtulamaz. Zira kendi varlığını “kendi başına” sanmak, Allah’ın mutlak kudretini unutmak demektir. Hakikat yolcusu, her nefeste “ben kimim?” sorusunu diri tutmalıdır. Cevap her defasında değişir ama özü aynıdır: “Ben hiçim, O her şeydir.”

Kula kulluktan çıkış, felsefî bir özgürlük değil, manevî bir fenâ hâlidir. Fenâ (yokluk), Allah’tan ayrı bir “benlik” vehmini silmektir. O zaman Rahman’ın rahmeti, bir hâl olarak kalbe dolar. Bu hâl, aşkın sessiz hâlidir.

Tefrika (ayrılık) bittiğinde, kişi “birlik”i değil “bir olanı” görür. Çünkü birlik bile iki zıddın birleşmesini ima eder; oysa Allah’ta zıt yoktur, tekillik vardır.

Sahabelerin yekvücutluğu, ruhlarının aynı ilahî nefheye (üfleyişe) teslim oluşundandır. Onların her biri ayrı bedenlerde ama aynı “HU” nefesinde yaşardı.

Hayalî saltanat, insanın zihninde kurduğu dünyadır. O dünya, dışa baktıkça genişler ama içe dönmedikçe daralır. Ebedî saltanat ise, Allah’ın hükmüne razı olan kalpte kurulur. Bu saltanat görünmez ama sezilir; konuşmaz ama gönle hükmeder.

“O Allah ki, mülkün sahibidir, dilediğine mülk verir, dilediğinden de mülkü alır.” (Âl-i İmrân, 26) “Kendini bilen, Rabbini bilir.” (Hadis-i kudsî mânâ) “Onlar Allah’tan razı olmuşlardır, Allah da onlardan razı olmuştur.” (Beyyine, 8) “Gerçek şu ki, Allah’a yönelen, O’na dayanan kimseler asla hüsrana uğramaz.” (Tâhâ, 132)

Yorum yapın