358) ALLAH’A GÜZEL BORÇ VERMEK NASIL OLUR?

Allah’a “güzel borç” vermek, aslında O’nun mutlak mülkünde, O’nun rızası için tasarrufta bulunmaktır. Yani ben, elimdeki malı, canı, zamanı, ilmi kendime ait görmeyip “Bu da emanettir.” diyerek Hak yolunda harcadığımda, Rabb’im bunu “Bana verilmiş güzel borç” diye isimlendiriyor.

Ayette şöyle buyruluyor: “Kim Allah’a güzel bir borç verirse, Allah da onu kendisine kat kat fazlasıyla öder. Darlatan da genişleten de Allah’tır. Sonunda yalnız O’na döndürüleceksiniz.” (Bakara, 2/245)

Yine Teğabün Suresi’nde: “Eğer Allah’a güzel bir borç verirseniz, onu size kat kat öder ve sizi bağışlar.” buyurularak, hem kat kat karşılık hem de mağfiret müjdesi verilir. (Teğabün, 64/17) Böylece anlıyorum ki; Allah’a borç vermek, aslında kendi ebedî geleceğime sermaye koymaktır.

Bakara suresi 245. Ayete öz bir bakış atalım: Kim ki memleketini terk etmeden, saldıran düşmanlara karşı, Allah’ın yolunu daha rahat yaşaması için memleketini, yuvasını, beldesini korursa; bu uğurda malının ve canının bereketlenmesi gayesiyle, tüm her şeyinden geçerek Allah’a güzel bir veriş ile borç olarak verirse, ona kat kat karşılığını iade ederiz.

Allah, kişinin imkânlarını kısar da, kişinin üzerinde olduğu alanı açar da… Kesinlikle O’na döndürüleceksiniz.

Bu mânâyı, zahirde savaş ayeti bağlamında okuduğumda, anlıyorum ki: Toprağımı, evimi, neslimi, dinimi müdafaa ederken; canımdan, malımdan, konforumdan vazgeçişim de Allah’a verilmiş bir borç hükmündedir.

Vatanı korumak, sadece taş-toprak müdafaası değil; Allah’ın dinini yaşanır kılmak için zemini korumaktır. Rabb’im, “Allah darlatır da, genişletir de.” buyururken (Bakara, 2/245) mal ve imkânın hakikî sahibini gösterir. Ben bu şuura erdiğimde, memleketimi koruma gayretimi bile, kendi adıma değil, O’nun rızası adına yaptığım bir “karz-ı hasen”e dönüştürürüm.

Ayetin içinde geldiği konu akışına baktığımızda, hak yolunda savaş ile ilgili ayetlerin içinde geçen bir bölümdür. Bu yüzden “Allah’a borç verme” tabirini sadece cebimizdeki paraya indirgemem; cephedeki duruş, hakla bâtılın çarpıştığı her sahada safımı Hak’tan yana belirleyişim de bu borcun bir parçasıdır.

Rabb’im, müminlere cihadı ve infakı anlatırken, onların kalbine şu hakikati yerleştirir: “Allah yolunda ne harcarsanız, O onun yerine başkasını verir.” (Sebe’, 34/39) Yani hak yolundaki her fedakârlık, kayıp değil; Allah katında yazılan bir alacak hanesidir.

Zaten genel olarak mevzubahis konuya baktığımızda, kişinin kendi benliğinden geçerek, sırf mutlak benlik sahibi olan Allah’ı hayal ederek tüm sahip olduklarından geçmesi olarak anlaşılır.

Allah’a borç vermek, sadece keseyi açmak değil, benliği kapatmaktır. Kendimi merkeze koyarak değil, mutlak Ben olan Allah’ı merkeze alarak; “Benim malım, benim ilmim, benim canım.” dediğim her şeyi O’na nispet ettiğimde, işte o zaman karz-ı hasen hakikatine yaklaşırım.

Çünkü “güzel borç”, helal ve temiz olandan, ihlâsla ve sadece Allah rızası için verilen borçtur. Ne nefsimin övgüsünü, ne de insanların alkışını hesaba kattığımda bu güzellik bozulur. Asıl güzellik, görünmeden veren el, bilinmeden akan rahmet olur.

Her ne kadar savaş ayetinin içinde bir bölüm olarak gelmişse de, esas mevzu, kişinin sahiplik duygusunu terk ederek sırf Allah için yaptığı her bir amel için de bu tabir kullanılır. Ama savaşta artık canından geçtiği için, daha tümel bir anlam ile anlamlandırılır.

Bu sebeple, Allah’a borç vermek sadece cephede can vermek değildir; soframı muhtaçla paylaşmam, ilmimi talip olana öğretmem, gücümü mazluma siper etmem, hakkı tutup kaldırmam da Allah’a verilmiş bir borçtur.

Ayet başka bir yerde şöyle seslenir: “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a güzel bir borç verin. Kendiniz için önceden ne iyilik gönderirseniz, onu Allah katında daha üstün bir iyilik ve daha büyük bir mükâfat olarak bulursunuz.” (Müzzemmil, 73/20) Ben her hayrı, “Allah’a takdim ettiğim bir emanet” bilip öyle yaparsam, yaptığım amel de, ben de değer kazanırım.

Canını ortaya koyan mümin, sadece malından değil, hayatından da vazgeçmiştir. Bu yüzden savaş bağlamında zikredilen karz-ı hasen, fedakârlığın zirvesini anlatır.

Lakin aynı ruh, gündelik hayatta da benden istenir; ben nefsimin rahatını, koltuğunun sıcaklığını bırakmadan sadece dilimle “Allah’a borç verdim.” dersem, bu söz ruhsuz kalır.

Oysa asıl borç, nefis hesabından vazgeçip Allah hesabına yazdırdığım her fedakârlıktır. Böylece savaş meydanında canıyla verenle, evinde malıyla ve hâliyle veren aynı ruhu taşır, aynı çizgiye dâhil olur.

Örneğin kişi malından feragat edip sırf Allah için halkın maslahatı için kullandığında da, bu da Allah’a verilen bir borç olarak telakki edilir. Çünkü eliyle kazandığını Allah için vazgeçip vermiştir.

Elimle kazandığım parayı, “Ben çalıştım, benim hakkım.” deyip biriktirmek yerine, Allah yolunda ve halkın maslahatı için harcadığımda, aslında o malı gerçek sahibine iade etmiş olurum.

“Sadakalar, Allah’tan bir farzdır…” diyen Kur’an’ın çağrısına kulak verir, ardından da “Sadaka malı eksiltmez.” buyuran Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in müjdesine sarılırım. (Müslim, Birr, 69) Zira görünen eksilme, hakikatte berekete dönüşür; rakam düşse de rahmet artar, kesem küçülse de gönlüm genişler.

Veya kişi öğrenmiş olduğu ilmi, sırf Allah için halkın maslahatı için ve tümüyle karşılıksız olarak insanlığa sunarsa, insanlar da o ilim ile istifade edip fayda hâsıl ederse, işte bu da Allah’a borç verme olarak telakki edilir.

Çünkü benliğinin sahip olduğunu kenara bırakarak menfaatten sıyrılmış, tümünü yaratıcısı için sebil olarak vermiştir.

İlim de bir mülktür ve sahibi sanan için en ağır put hâline gelir. Ben ilmimi makam, alkış, unvan için değil de, sırf Allah rızası için, insanların hidayetine, huzuruna, uyanışına vesile olsun diye karşılıksız paylaştığımda, o ilmi Allah’a borç vermiş olurum.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, “Allah temizdir, ancak temiz olanı kabul eder.” (Müslim, Zekât, 65) buyruğunu bu noktada rehber edinirim; niyetimi, yöntemimi, dilimi, üslubumu temizlerim ki, sunduğum ilim Allah katında kabul görsün. Böylece ilmim, nefsimin tacı değil, Allah’a uzanan bir borç senedi olur.

Zaten mülk Allah’ındı. Kendisinin sanmıştı. Allah’a borç vererek aslında asli sahibinin aynalığına kendisini açmıştır.

Zira kişi ne kadar sebil olursa, o kadar Allah boyasıyla boyanır. Çünkü Allah kullarına karşılıksız veriyor her verdiğini ve kulunun kendisini tanıması için de kulunu uyarıyor.

Mülkün hakikî sahibi Allah’tır; ben sadece emanetçiyim. “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.” ayeti bunu her okuyuşumda, “Benim malım.” dediğim her şeyin aslında bana verilen geçici bir emanet olduğunu hatırlarım.

Rabb’im Teğabün Suresi’nde: “Eğer Allah’a güzel bir borç verirseniz, O da onu size fazlasıyla öder ve sizi bağışlar. Allah şükrün karşılığını bol bol verir, cezada ise acele etmez.” (Teğabün, 64/17) buyururken, bana iki kapı açıyor:

Biri fazlasıyla ödeme, diğeri bağışlanma kapısı. Ben ne kadar sebil olursam, o kadar “Allah’ın boyasıyla boyanmış” olurum; yani O’nun ahlakı ile ahlaklanma yoluna girerim.

İşte kul da karşılıksız olarak verdiğinde, Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak için adım atmış seyrine seyir katmıştır.

Karşılıksız verişimin her anında, “Allah verirken benden bir şey istemedi; ben de verirken hiçbir beşerî karşılık beklemeyeyim.” diye kendime telkinde bulunurum. Bu hâl, benim seyrime yeni bir seyir, yoluma yeni bir derinlik katar.

Karz-ı hasen, sadece bir “verme fiili” değil; Allah’ın Şekûr (şükrün karşılığını veren) ve Halîm (acele etmeyen, mühlet veren) isimlerinin benim üzerimde tecelli etmesine razı olmaktır. Ben verdikçe bu isimlerle tanışırım; verdikçe onların nurunu kendi iç âlemimde seyr ederim.

Bunun sonunda ise, rıdvanullaha kavuşur. Artık mutlak bir seyir ile mutlak nimetlere ermiş olur.

Rıdvânullah, yani Allah’ın rızası, cennetin de, nimetlerin de üzerindedir. Cennette mü’minlere: “Ben bugün sizden razıyım; artık size asla gazap etmeyeceğim.” hitabının ne büyük müjde olduğunu düşünürüm.

Karz-ı hasen ile verdiğim her şeyin, aslında bu rızaya doğru atılmış küçük adımlar olduğunu idrak ettiğimde, elimdeki küçücük sadaka bile gözümde büyür.

Canımdan, malımdan, ilmimden verdikçe, rızanın kapısına biraz daha yaklaşırım. Nihayet, “Rableri onlardan razı olmuş, onlar da Rablerinden razı olmuşlardır.” (Beyyine, 98/8) müjdesini hayat gayeme yazarım.

Yani mesele, kendisinin aradan çıkıp, kendisiyle seyredenin Hak Teâlâ olduğunu tespit etmektir. Bu seyri yapan ise, gene de kulun ta kendisidir.

Asıl sır şudur: Veren de O’dur, alan da O’dur; ama imtihan gereği “veren el” diye görünen benim elimdir. Ben, aradan çekilip “Benimle veren, benimle seyreden Hak’tır.” dediğimde, hem bencillik putunu kırarım, hem de kulluğun hakikatine yaklaşırım. Yine de bu seyrin sorumluluğu bendedir; yürüyen benim, ama güç O’ndandır.

Karz-ı hasen, bu ince çizginin adıdır: Kendini aradan çekip, her verişte Hakk’ın tecellisini seyr etmek ve buna rağmen “Ben kulum ve kul olarak sorumluyum.” demeyi bırakmamaktır. Böylece Allah’a borç vermek, eninde sonunda benim ebedî kazancım hâline gelir.