Kur’anı bile değiştirmeye kalkan insanlar, birçok sahte hadis uyduran insanlar, günümüze kadar gelen zatların kitaplarına eklemeler veya çıkarmalar yaparak İslam ümmetini birbirine düşürmüşlerdir. Tarih boyunca fitnenin en güçlü silahı, dini kaynaklara yapılan tahrifat olmuştur. Hakikat perdelenince kalpler ayrışır, tefrika doğar.
Sen zannediyor musun ki, elimizdeki kitapların hepsi orijinal İslam erlerinin kitapları mı? Hadisler bile uydurup Peygamber’e iftira atanlar, elimizde olup okuduğumuz o kitaplarda aralara sıkıştırıp o İslam erlerine iftira atmazlar mı sanırsın? Dıştan gelen saldırı kadar içten atılan iftira da yıkıcıdır. İftiralar, kalplere şüphe salarak kardeşliği parçalar.
Bilmem sen sünnisin, bilmem sen alevisin, bilmem sen şiasın, bilmem sen vehhabisin ve daha adını dahi duymadığımız birçok mezhep ve tarikat ve bunların yan dallarıyla çoğaltıp iman ehlini birbirine düşürmek ve birbirlerini birbirlerinin eliyle kırdırtmak veya öldürtmek asıl gayeleri olmuştur. Bölünme, düşmanın en büyük tuzağıdır. Çünkü biliyorlardı ki, kalpler birleştiğinde Müslümanları kimse yenemez.
Çünkü bildiler ki dışarıdan yapılan hiçbir saldırı ile Müslümanları yenmenin mümkün olmadığını. İşte onun için içerden Müslümanları fırkalara ayırarak, onları yok etmeyi düşündüler. Ve gayet de başarılı bir halde işlerini yapmaktadırlar. “Şüphesiz ki müminler kardeştir.” (Hucurât, 10). Bu ayeti unutturan her fitne, kalpleri düşmana rehin eder.
Müslümanlar da adeta kör ve sağır olmuşçasına Âl-i İmrân suresinin 103. ayetini görmeden olaya baktı. Oysaki Allah şöyle demişti bize: “Ey mü’minler! Hepiniz birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin…” Ayetin apaçık uyarısı şudur: Kurtuluşun yolu birliktir, helakın yolu ayrılık.
Muteber bir âlimden yazıldığı iddia edilen bir eser elimize ulaşmışsa, bu eserde Kur’an ve sünnete uymayan bir husus varsa veya tefrikaya götürücü bir metin varsa, kesinlikle bilelim ki o yazılar şaibelidir. Hiçbir muteber İslam büyüğü fırkalaşmaya dönük bir şey dememiştir. Hakikat yolunun erleri hep birliği işaret etmişlerdir. Tefrikaya sebep olan söz, hangi kalemden çıkmış görünürse görünsün, kaynağını Hak’tan değil, nefisten alır.
Olur mu öyle şey demeyin, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin sofrasında olan ve Uhud savaşında onu yalnız bırakan 300 münafık vardı. Daha Efendimiz hayattayken fitne, safların içine kadar girmişti. Bu bize gösteriyor ki, uyanıklık imanın şartıdır.
Daha Efendimiz hayattayken 300 münafık onun sofrasına kadar inmişse, vefatından sonra hayli hayli ajanlar Müslümanlar arasına katılmışlardır. Kalplerin içine kadar giren nifak, ümmeti parçalamak için her dönemde aynı yöntemleri kullandı.
Sahabelere lanet okumak kadar çirkin bir şey olamaz. Uydurulmuş sözlere kulak verip Sıddîk-ı Ekber olan Hz. Ebubekir’e, adalet timsali Hz. Ömer’e lanet okumak veya diğer büyük sahabelere lanet okumak kadar sinsice bir yanlışlık olamaz. O kutlu nesle dil uzatan, aslında imanının kökünü keser. Çünkü sahabeler Kur’an’ın şahitliğinde övülmüş bahtiyarlardır.
Ayrıca mana âleminde veya rüyada, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in Efendimiz ile oturup sohbet ettiğini gören nice erler olmuştur. Rüya bile hakikate işaret eder: O büyükler, Allah Resulü’nün yanındaki yerlerini korumuşlardır.
İslam tarihi diye bize yutturulan çok şeyler yanlış olarak nakledildi. Öylece o kutlu insanların düşmanlığı, birçok insanın kalbine nakşedildi. Kalbe ekilen kin, zamanla imanî duyguları boğar. O yüzden kalbini temiz tutmak, imanını korumaktır.
İslam düşmanlarının İslam’dan intikam almak için her türlü fitne ve fesadı güzellemeli ve duygulu cümlelerle İslam halkına enjekte ettiler. Nice duygusal ifadelerle süslenen fitneler, aslında zehirli kılıflardır. Mümin kalp, ayet ve sünnet terazisiyle ölçmezse aldanır.
Daha Efendimiz Medine’ye gider gitmez münafıklar mescidi dirar inşa ederek fitne çıkarmak istemişlerdi. Ama Efendimiz, vahiyle desteklenerek o mescidi yıktırdı. Fitne için yapılan mescit bile olsa, yıkılmalıdır. Çünkü bina değil, niyet esastır.
Hz. Ali’nin halifeliği sırasında, Hz. Osman’ın şehit edilmesiyle sonuçlanan savaşta fitne daha da arttı. Bu duruma üzülen bir mümin Hz. Ali’ye gelip sordu: “Ya Ali neden Hz. Ebubekir ve Ömer zamanında bu olaylar olmadı?” Hz. Ali cevap verdi: “Hz. Ebubekir ve Ömer zamanında biz vardık, ama bizim zamanımızda onlar yok.” Bu cevap, büyüklerin varlığının ümmet için rahmet olduğunu gösterir. Onların yokluğunda fitne azdı, çünkü onların dirayeti ümmeti bir arada tutuyordu.
Ey iman ehli! Fitneye düşmek şeytanın yoludur, birliğe sarılmak Rahman’ın yoludur. Kalbine düşmanlık tohumu değil, muhabbet tohumu ek. Sahabeleri sevmek, Resulullah’ı sevmektir; ümmeti sevmek, Allah’ın ipine sarılmaktır. Tevrika ateşine odun değil, kardeşliğe su taşı. Unutma ki, kurtuluş yalnızca birliktedir.
Ve savaşlar… Daha ilk günden bu güne, o ajanların/münafıkların oyunlarıyla birçok sahabe şehit edildi. Hz. Ali’nin (k.v.) şahadetinden sonra fitnenin önü alınamadı. Hz. Hasan (r.a.) ve Hz. Hüseyin (r.a.) de şehit edildi. Müslüman gönüllerinde kapanmaz yaralar açıldı. Bu şahadetler ümmetin kalbine derin izler bıraktı; gözyaşları hâlâ bu acının şahitleridir.
Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in şahadetleriyle artık mana akıntısı ile devlet yönetiminin yolları birbirinden ayrıldı. Mana yolu, devlet yönetiminden ayrılarak Allah’a adanan kullar üzerinden devam edip bize kadar geldi. Devlet gücü sarsılsa da, mana yolu hiç kesilmedi. Çünkü Allah’ın dostları, kalplerdeki ışığı taşımaya devam ettiler.
İşte Müslümanların gönlünde derin yara bırakan bu şahadetlerden sonra sahabenin önde gelenleri, İslam yönetimi dağılmak üzereyken, bize göre hata olabilecek vaziyetler ama o günün şartlarında başka çare kalmadığı için başvurdukları yollarla yönetimi ellerine alıp Müslümanların dağılması engellendi. Onların hesabı onlara, bizim hesabımız bizlere. “Onlar birer ümmetti, gelip geçtiler. Onların kazançları onlara, sizin kazancınız size. Onların yaptıkları sizden sorulmaz.” (Bakara, 141). Bu mukaddes uyarı, bizi sahabenin tartışmalarından uzak tutar; bize düşen ibret almak ve kendi amelimizi düzeltmektir.
Çünkü fitne ve fesat hiç bitmedi. Çünkü bakın hele İslam diyarlarına: Geçmişten ders almayıp ajanların/münafıkların oyunları aynen sürmektedir. Dökülen gene Müslüman kanıdır. Aynı oyun tekrar edilir; değişen sadece sahne ve aktörlerdir. Ama sonuç hep aynıdır: Müslüman kanı akıtılır.
İşte onun için tek rehber olarak Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizi seçip önünde oturalım. İsim olarak sadece İslam’ı seçip yegâne kitabımız olan Kur’an’a teslim yaşayalım. “Andolsun ki Allah’ın Resulünde sizin için en güzel örnek vardır.” (Ahzâb, 21). Yol bellidir, rehber açıktır.
Allah’ın sözünü çiğneyip kendine İslam dışında isim aramak, tefrika koyan ajanlara/münafıklara da itibar etmeyelim. Hatta bize dayatılan tüm isimlerden arınalım. Sadece İslam ismiyle müşerref olalım. “Şüphesiz Allah katında din İslam’dır.” (Âl-i İmrân, 19). İslam adı bize yeter, başka sıfatlara ihtiyaç yoktur.
Allah din olarak bize İslam’ı seçti. Sakın tefrikaya bölünmeyin dedi. Allah bize isim olarak İslam’ı seçtiyse kim kendisine hangi ismi takarsa taksın, biz takmayalım. Tefrikaya bölünüp Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin dizi dibinden ayrılmayalım. Onun yolu bize yeter. Gayrı yollara ihtiyaç yoktur. Hak yol tektir, yan yollar çıkmaz sokaklardır.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin dizi dibinde oturan o büyük insanlara dil uzatanlara da derim ki: Allah feraset versin. Bunları iyi bilmemiz gerekir. Ayrıca uyanık olup ajanların/münafıkların oyunlarına kanmadan oynanan oyunlarına gelmemeyi temenni ederim. Kalbi kinle dolduran fitnelerden sakın. Çünkü kardeşini kötülemekle başlanan yol, Allah Resulü’nün izinden uzaklaşmaktır.
Ey mümin gönül! Fitneler bitmeyecek, çünkü dünya bir imtihan meydanıdır. Ama sen, kalbini Resulullah’ın dizinin dibine bağla. Ona yakın olursan ayrılıktan uzak olursun. Tüm isimleri bırak, sadece İslam ismine sarıl. Tüm yolları bırak, sadece onun yoluna gir. Çünkü tefrikanın panzehiri vahdettir, vahdetin kaynağı ise yalnızca Allah’ın ipine sarılmaktır.