MÂBED İLE ABAD OLMAK

Kur’ân-ı Kerîm’in her bir ayetinin derinliklerinde, bâtınî ve işarî mânâlar taşır. Ancak bu mânâların yanında, zâhirî anlamları da esastır. Kur’ân’a baktığımızda, camilerin ve mescitlerin inşası, korunması ve ihyasıyla ilgili ayetlerle karşılaşırız. Rabbimiz şöyle buyurur: “Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder.” (Tevbe, 9/18) Bu ayet bize gösterir ki mabedin imarı, taşını toprağını yükseltmek ile beraber; imanla, ibadetle, takvâ ile onu diri tutmak, üzerimizdeki Allah hakkıdır. Resûl-i zişan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimiz; camilerin faziletini şu müjdeyle haber verir: “Kim Allah rızası için bir mescit inşa ederse, Allah da ona cennette onun benzeri bir köşk inşa eder.” (Buhârî, Salât 65; Müslim, Mesâcid 4)

Resulullahın (sav) örnekliği bizim için hayat felsefesi olmalıdır. Zira O’nun hayatına baktığımızda, mabedin toplum içindeki yerini en açık şekilde görürüz. Kuba’ya vardığında yaptığı ilk iş bir mescit inşa etmek olmuştur. Medine’ye hicret ettiğinde ise, Mescid-i Nebevî’nin arsasını satın alıp orayı inşa ederek, İslâm toplumunun merkezine mabedi yerleştirmiştir. İşte bu, bir toplumun dirliği ve birliği için mabetlerin nasıl öncelikli olması gerektiğinin en güçlü örneğidir. Ayrıca sahabe efendilerimiz de bir yere İslâm’ı tebliğe gittiklerinde, oradaki mabetlerde ibadet edenlere karışmamış, ancak yöre halkı Müslüman olmuşsa, bu mabetler camiye çevrilmiştir. Bu tavır, İslâm’ın mabede gösterdiği hürmetin en güzel yansımasıdır.

Tarih ve medeniyet, İslam ile derlenmiş ve dünya halklarına örnek teşkil eylemiştir. Lakin şaytani yapılar peygamberi nizamları ortadan kaldırmak için var güçleriyle uğraş vermişlerdir. İslâm tarihinde mabetler, sadece ibadetin yapıldığı yerler olmamış; aynı zamanda ilmin, adaletin, yardımlaşmanın ve kardeşliğin kalbi olmuştur. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde de camiler, medreseler, aşevleri, şifahaneler ve kütüphanelerle toplumsal yapı çevrilmiş; mabed, hayatın merkezine oturtulmuştur. Bursa Ulu Camii, Süleymaniye, Selimiye… Ve günümüze kadar gelen İslami ahenk, kalbimizin tezyinini devam ettirmektedir. Kutsal mabedler, hem ibadetin hem de bir medeniyet ruhunun sembolleridir. Hakikat bakışı ile mescidlerin yanında gönül mabedleri de inşa edilmiş ve nice ferasetler, toplum ile buluşmuştur. Mabet, insanın kalbi kabul edilmiştir. Zira kalp, Allah’ın nazar ettiği yerdir. Taştan yapılmış mescitler, gönül mabetlerinin bir yansımasıdır. Gönül mabedini inşa etmek ise nefsi arındırmak, kalbi Allah’tan başkasına kapatmakla olur.

Nasıl ki mescit temiz tutulur, kalp de günah kirlerinden, kin ve nefret tortularından temizlenmelidir. Çünkü kalbimzi Allah’ın evi yapıp; orada sadece O’na yer verdiğimizde, dünya üzerindeki yaratılış amacımıza ulaşmış oluruz. Gönül mabedi mamur olursa, taş mabetler de gerçek mânâda mamur olur. Çünkü Allah ile bağı olmayan bir kalp, caminin içinde bile olsa gaflet içinde olabilir; ama gönül mabedini imar eden kimse, çölde bile secde hâlindedir. Mabedi hayatından çıkaran bir halk ise, kendi sonunu hazırlar. Çünkü mabetler boşaldığında, kalpler de boşalır; mabetler ihya olduğunda, kalpler de ihya olur. Rabbimiz bu konuda şöyle buyurur: “Allah’ın mescitlerinde, Allah’ın adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışanlardan daha zalim kim vardır?” (Bakara, 2/114) Tarih bize şunu gösterir: Mabetlerinden uzaklaşan, mescitlerini boş bırakan toplumlar, önce maneviyatlarını yitirir; sonra birliklerini kaybeder, ardından güçlerini kaybedip dağılırlar.

Toplumsal Barışın Adresi mabedlerimizdir. Zira camiler, farklı yaşlardan, farklı mesleklerden, farklı imkânlara sahip insanları aynı safta buluşturan eşsiz mekânlardır. Orada zenginle fakir, amirle memur, gençle yaşlı yan yana durur, gönüller aynı kıbleye yönelir. Bu birliktelik, toplumun kardeşlik duygusunu pekiştirir, sosyal barışı güçlendirir. Mabetler, ibadetin yanı sıra muhabbetin, dayanışmanın ve huzurun adresidir. Camilerle gönül bağının ahiretteki karşılığı, çok büyük lutüflere vesiledir. Mabetleri ihya eden, hem dünyada hem ahirette izzet ve şerefe kavuşur.

Endülüs’te mabetler boşaldığında, ilim meclisleri dağıldığında, ihtişamlı şehirler sessizliğe gömüldü. Moğol istilası öncesi birçok İslâm beldesinde mescitler ihmal edilmiş, cemaat ruhu zayıflamıştı; neticede bu toplumlar dıştan gelen darbeler karşısında tutunamadılar. Mabedini ihya eden toplum ise, hangi coğrafyada olursa olsun ayakta kalır. Çünkü mabed, sadece ibadet mekânı değil; aynı zamanda milletin ruh köküdür. Bu kök sağlam oldukça, fırtınalar toplumu deviremez.

Mabedin yeniden dirilişin sembolü oluşu, her bir müslümanın içinde yanan rahmet ateşinin habercisidir. Tarih boyunca bir belde işgalden, felaketten ya da fitneden sonra ayağa kalkmak istediğinde, ilk iş olarak mabedini onarmış veya yeniden inşa etmiştir. Çünkü mabedin kapılarının açılması, ezanların yeniden yükselmesi, o toplumun yeniden dirilişinin ilanıdır. Bir millet mabedini ihya ettiğinde, sadece taş duvarlarını değil; imanını, ümidini, kardeşliğini de ihya etmiş olur. Mabedin ışığı yanmaya başladığında, o ışık toplumun gönül sokaklarına yayılır; karanlıklar yerini nura bırakır. Mabedin imarı, sadece taş duvarlarını yükseltmekle olmaz; asıl imar, içinde secde eden, ilim öğrenen, gönülleri Allah’a yönelen müminlerle olur. Mabetlerimizi yalnızca cuma günlerinin değil, hayatımızın her gününün merkezine yerleştirelim. Taş mabetleri ihya ederken gönül mabedimizi de ihya edelim ki hem dünyamız hem ahiretimiz mamur olsun.