İkinci dalgaya geçmek lazım… Yoksa uyanma olmuyor… İkinci frekansa geçiş olmadan hiçbir olay anlaşılmaz. Zira insanın hakikate uyanışı, tek katmanlı bir idrakle olmuyor. Birinci dalga, zihnin bildiği, kulakla duyduğu, kitapla okuduğu alandır. İkinci dalga ise, kalbin inmesine izin verdiği frekanstır.
İkinci frekansa geçmeden, olayların perde arkası okunamaz. Ayet, “Onlar, ayakta iken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler.” diye haber verirken (Âl-i İmrân, 3/191), sadece düşünmenin değil, hal ile düşünmenin de şart olduğunu işaret eder.
Zikirle, tefekkürle, seyr ile kalp derinleşmedikçe, birinci frekansta dönen, yüzeyde gezinen bir uyanıklık hâli sürer; hakikî uyanış ise ikinci frekansla başlar.
Gerçekten ikinci frekansa geçmek; bambaşka bir bakıştır. Ben kendim, bu hal için çaba veren birisiyim. İkinci frekans, aynı hayata başka bir gözle bakmaktır. Sokak aynı sokaktır, yüzler aynı yüzlerdir; ama bakış değişince her şey değişir.
Bu hâl, emeksiz verilmez. Nefsi terbiyeyle, dua ile, tefekkürle, murakabe ile çaba verenler için, Allah dilerse kalpte yeni bir pencere açar. “Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz.” (Ankebût, 29/69) vaadini içime mühürlediğimde, attığım her içsel adımın boşa gitmediğini bilirim. İkinci frekansa geçme arzumu da tembelliğe değil, bu ayetin işaret ettiği çabaya yaslarım.
Yazıp yazıp duruyorum. Ama ikinci frekansın zevki ve seyri başka oluyor ve asla da anlatamıyorum. Çünkü kalemle yazdığım her cümle, içimdeki hâlin gölgesidir. Çünkü ikinci frekansın zevki ise kelimeye sığmaz.
Anlatmak için çırpınırım ama bilirim ki, anlatılan, yaşananın yanında hep eksik kalacak. “Allah’ın nimetini saymaya kalksanız, sayamazsınız.” (Nahl, 16/18) hitabı, sadece dış nimetlere değil, içteki hâl nimetlerine de bakmayı öğretir. O zevkin her zerresi, ayrı bir nimettir; ama kalem, o nimetin ancak zarı gibi kalır. Bu yüzden yazmaya devam ederim; çünkü yazdıkça içimdeki hâl de kendini bana tekrar hatırlatır.
Çünkü o; tümüyle başka bir alandır ve bu dünyaya hiç benzemiyor. Oradaki tabirler de buradaki tabirlere hiç benzemiyor. İkinci frekans diye işaret ettiğim alan, dünya kelimelerinin dar kalıplarına sığmayan bir sır alanıdır. Orada kullanılan tabirler, burada kullandıklarıma benzemez.
Bu hâli yaşayanlar, bu yabancılık duygusunu çok iyi bilir. “Hiç kimse, yaptıklarına karşılık olarak, kendileri için saklanan göz aydınlıklarını bilemez.” (Secde, 32/17) beyanı, bu bilinmezliğin tadına işaret eder. O sahada kelime değil, hal konuşur; tabir değil, tatbik hükmeder. Bu yüzden, dünya lügatimle anlattığım her şey, o hakikatin sadece uzaktan bir işareti olarak kalır.
Biri bu hali anlatırken dedi ki; bir gün yolda yürüyordum, aniden vurdu kalbime, aniden bambaşka bir seyir dünyası açıldı.
Evet, kalbe aniden vuran bu hâl, adeta bir iç kıyamet gibidir. İnsan yolda yürür, hayat akıp giderken, bir anda iç âleminde perdeler açılır. “Allah, dilediğinin göğsünü İslâm’a açar.” (En’âm, 6/125) ayeti, bu açılışın bir haberidir.
Yolda yürürken aniden gelen bu seyir dünyası, yılların biriktirdiği arayışın bir anda meyve vermesidir. Yüz, toprağa dönük yaşarken, kalbin yüzünün semaya çevrilmesidir. Bu açılış, çabasız bir lütuf gibi görünse de, aslında içeriden gelen çağrıların Rabb katında duyulmasının neticesidir.
Aniden kalbe vuruyor ve açıyor, bunun başka izahatı yoktur. Ama çalışmaya devam edenlere nasip oluyor. Kalbe vuran bu hâl, “ol” emrine benzer; izahı zor, inkârı imkânsız bir açıklıktır. Sebebi sorulduğunda, kalp sadece “Lütfetti.” diyebilir.
Yine de görüyorum ki bu ani açılışlar, rastgele değil; çalışan, arayan, soran, sıkılan, bunalan, kalbini Allah’a çevirenlere nasip oluyor. “Kim Allah’a yönelirse, Allah da ona yönelir.” mânâsını taşıyan nice beyan, bu hakikati ruhuma işler. Niyaz, gayret ve sebat, bu ani vuruluşun zeminini kurar; vurmak ise sadece Allah’a mahsustur.
Aşırı sıkılmalar oluyor… Aşırı yüklenmeler oluyor… Aşırı hüzünler oluyor… İçsel uyanışın arifesi, çoğu zaman daralma ile gelir. Aşırı sıkılmalar, aşırı yüklenmeler, aşırı hüzünler kalbin daralan kabuğudur. Kabuk çatlamadan içteki çekirdek açılmaz.
“Allah, bir kuluna hayır murad ederse, onu musibetle imtihan eder.” meâlindeki hadis, bu sıkışmaların aslında bir rahmet kapısı olduğunu fısıldar. (Buhârî, Merdâ, 1) Bu sıkılmalar olmasaydı, içimdeki gizli putları fark edemezdim; yüklenmeler olmasaydı, taşıyabileceğimden fazlasına hazır olduğumu bilemezdim.
Hani Hira’da Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz sıkılıyor ya üç defa… Hira yalnızlığı, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in kalbinde oluşan sıkılmalarla doludur. O sıkılmalar ilmî bir bunalım değil, hakikati arayan bir ruhun yeryüzünde daralmasıdır.
Nur dağında; nur arayan bir kalp, nurun vahyini bekler. “Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı.” (Duha, 93/3) ayetini okurken, bu Hira sıkılmalarının ardından gelen ilahî teselliyi hissederim. Üç defa sıkılan gönlün ardından gelen “Oku!” emri, bana da sıkıldığım anların ardına saklanan bir “oku” çağrısı saklandığını haber verir.
Evet, işte hal nüzul ile gerçekleşiyor. Peygamberde vahyin nüzulü ile gerçekleşen hâl, bizde de içsel bir nüzul ile tecelli eder. Dıştan bir kitap inmese de, kalbimin içine âdeta bir mana kitabı iner.
Yukarıdan aşağıya bir iniş gibi yaşarım bunu; sanki zihnimden kalbime, kalbimden ruhuma doğru inen bir anlam seli olur. “O (Kur’an), müttakiler için bir hidayettir.” (Bakara, 2/2) mealindeki ayeti, sadece Mushaf’tan okurken değil, içime inen manada da hissederim. Hal nüzul ile gerçekleşir; yani hâl, gökten inen bir rahmet gibi gönlüme konar.
Ama bizde bu olay uruç ile bu sıkılma oluşuyor. İnsan en son biçare kalıyor ya… Aşırı sıkılıyor. Bizde hâl genelde uruçla, yani yükselme çabasıyla yaşanır. Çıkmaya çalıştıkça nefis daralır, dünya daralır, ilişkiler daralır.
En son öyle bir noktaya gelir ki insan, “Hiçbir yere sığamıyorum.” der. Biçare kalmak, aslında en hayırlı hâllerden biridir; çünkü bütün dayanaklar tükenince, insan sadece Rabb’ine yaslanmayı öğrenir. “Kim Allah’a dayanıp güvenirse, O ona yeter.” (Talâk, 65/3) vaadini bu hâlin içinde tadınca, biçaresizliğin aslında en büyük çare olduğunu anlarım. Sıkıldıkça, içten içe yükselir, uruç kapısına yaklaşırım.
İşte daha daha derin bir sıkılma oluyor… Ve aniden başka bir alan açılıyor… Hayret ediyorsun ve o alana geçiş için de hiç tarifi yok maalesef…
Sıkılmanın derini, hayretin kapısıdır. Ne zaman daha derin sıkılsam, bir anda içimde başka bir alan açıldığını fark ederim. Bu alanın geçiş kapısı kelimeyle anlatılamaz; sadece yaşayan bilir. “Allah, dilediğini dosdoğru yola eriştirir.” (Bakara, 2/213) hitabını, tam da bu anlarda hatırlarım.
Önce bir kapı kapanır, sonra hiç beklemediğim bir yerden yeni bir kapı açılır. Hayret, bu kapının eşiğidir; ne tam anlarsın, ne de inkâr edebilirsin. Sadece kalbinle “Elhamdülillah.” dersin.
Hani 3D resimler var. Az çok tarif yaparsın muhatabının görebilmesi için. Ama gene de görenler çok az olur.
Üç boyutlu resimler, bu hâlin sembolüdür sanki. Aynı kağıda bakan iki kişiden biri sıradan desenler görür, diğeri derinlikte saklı olan resmi fark eder. Herkese aynı tarif yapılır; ama görebilen azdır.
Mana hâli de böyledir. Aynı ayeti herkes okur; kimi sadece lafzını görür, kimi lafzın ardındaki derinliği. “Onlara kitabı okursun da, onu anlamazlar; sanki kütük gibi…” mealindeki ifadeleri düşündüğümde, gönlü kapalı olanla gönlü açılmış olanın aynı satıra nasıl farklı baktığını daha iyi anlarım.
İşte ikinci frekans açılımı ise aniden oluyor ve aynı 3D resimlerde olduğu gibi bambaşka bir manzara açılıyor.
İkinci frekansın açılışı, 3D resimdeki gizli şeklin ortaya çıkması gibidir. Önce karmaşık görünen çizgiler, bakış değişince derinlik kazanır.
Aynı ayet, aynı hayat, aynı insan; ama bir anda hepsi başka görünmeye başlar. “Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, kalpleri olsun da onunla akletsinler, kulakları olsun da onunla işitsinler.” (Hac, 22/46) ayetinde işaret edilen kalp gözü, işte bu frekans açılımıdır. Kalple bakmaya başlayınca, aynı manzara bambaşka bir âlem olur.
Resim aynı resim ama manzara bambaşka… Dünya değişmez, ben değişirim; fakat değişen bendeki bakış olunca, gördüğüm manzara da kökten değişir.
Resim aynı resimdir, ancak artık sadece şekillere değil, o şekillerin ardındaki hikmete bakarım. “Onlar, ayetlerimiz üzerinde düşünmezler mi?” (Muhammed, 47/24) ikazı, resme değil manzaraya bakmam gerektiğini söyler. Aynı sofrada, aynı lokmayı yiyen iki kişiden birinin “nimet” görmesi, diğerinin sadece “yemek” görmesi gibi; manzarayı değiştiren, içteki frekanstır.
İşte o perde açılınca eğer toparlanmazsan, artık senin gibi olmayanlarla konuşmak bile istemezsin, bambaşka bir zevk hali oluşuyor.
Perde açıldıktan sonra insan, eski hayatına dönmekte zorlanır. Aynı dille konuşsa da, aynı konular dönse de, içteki zevk hâli bambaşkadır. Bu hâli taşıyabilmek için toparlanmak, ayar tutturmak gerekir.
Aksi hâlde, insan bu zevkin içinde yalnızlaşmaya başlar. “Rabbinin nimetini anlat.” (Duha, 93/11) emrini hatırladığımda, bu hâli saklayıp içimde çürütmek değil; dengeli, ölçülü, hal diliyle anlatmanın da bir şükür olduğunu görürüm. Zevki yaşarken, kulluğu unutmamak; açılan perdeyi kibir perdesine çevirmemek gerekir.
Bazı kişilerde çocukluğundan itibaren hep öyle haller olur. Kimsenin fark edemediği konu, resim, soru vs bana ilk bakışta açılıyor. Bu çevreleri bariz olarak fark eder. Bu nurun şiddeti ile bazı öğretmenleri bile o çocukların nurundan aciz olup kendilerinden uzaklaştırmak isterler.
Bazı ruhlara çocukluktan itibaren ince bir nur verilir. Başkalarının göremediği bağlantıları, soruları, manzaraları ilk bakışta fark ederler. Bu hâl, hem bir lütuf hem de bir imtihandır. Çevre, bu farklılığı ya hayranlıkla seyreder ya da rahatsızlıkla iter.
Hatta bazı öğretmenler, o çocuğun nurundan dolayı kendini eksik hissedip onu dışlama yoluna bile gidebilir. “Allah dilediğine hikmeti verir; kime hikmet verilmişse, ona büyük bir hayır verilmiştir.” (Bakara, 2/269) ayeti, bu çocukluk hallerinin aslında bir hikmet tohumuna işaret olduğunu bildirir. Bu tohumu korumak, köreltmemek, kibirle kirletmemek gerekir.
İşte mana bakışı da ani bir şekilde kalbine çağlayanlar ile iniyor ve kişiyi alıp alıp götürüyor. Mana bakışı, kalbe inen bir çağlayan gibidir. Bir damla gibi başlamış görünen ilham, bir anda coşkun bir nehre döner ve insanı alıp iç dünyasının derinliklerine taşır.
Ayetlerin, hadislerin, olayların ardındaki ince bağlar, bir bir açılır. “Allah, dilediğine furkan (hak ile batılı ayırma gücü) verir.” mânâsındaki beyanlar, bu bakışın kaynağının ilahî lütuf olduğunu hatırlatır. Beni alıp götüren bu çağlayanın içinde kendimi kaybetmek değil; bu akışın içinde Hakk’ı daha çok bulmak için kalben uyanık kalmak esastır.
Kişi sakın demesin çevremde dindar ve mana yönü geniş birisi yok. Mana bakışının açılması için alakası yok. Mana bakışının açılması için illa dışarda büyük üstadlar aramak şart değildir. Çevremde dindar ve derin kimse yok diye bahane üretmem anlamsızdır. Zira hakikî üstad, kalbimin içindeki ilahî öğretmendir.
Elbette zahirde rehberler, hocalar, dostlar kıymetlidir; ancak asıl açılış, kulun kendi iç inine doğru yürüyüşüyle başlar. “Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 50/16) gerçeğini içimde duyduğumda, mana bakışının dışarıdan değil, içeriden yakılacağını daha iyi anlarım.
Kişi hep kendi olmaya çalışsın, yeter. Çünkü bu bakış kimseyle olacak bir şey değildir. Kişinin kendisinin öz inine inmesi gerek.
Kendi hakikatimden kaçtıkça mana bakışından uzaklaşırım. Hep başkası gibi olmaya çalışmak, beni öz inime inmekten alıkoyar. Oysa ikinci frekans, başkası üzerinden değil, kendi içimdeki hakikat sesi üzerinden açılır.
“Kendini bilen, Rabb’ini bilir.” sözünün işaret ettiği sır tam da budur. Kendi karanlığımla, kendi vesvesemle, kendi gölgemle yüzleşmeden, iç inime inmeden, hakikate uyanış ham bir iddia olarak kalır. Kendi olmaya çalışmak, aslında Allah’ın beni yaratırken murad ettiği hakikate sadık kalmaya çalışmaktır.
İşte bu yolun açılmasının herhangi dışsal eğitimle de alakası yok, gerçekten de alakası yok… Bu tümüyle içsel bir uyanış… Bu bambaşka bir şey…
Dışsal ilim, sadece kapının önünü gösterir; kapıyı açan ise içsel uyanıştır. Nice medrese, nice kitap, nice sohbet; eğer kalp uyanmaya niyet etmemişse, sadece bilgi yığını olarak kalır.
Bu yolun anahtarı müfredatta değil, niyettedir. “Allah, kalplerin içindekini bilendir.” (Âl-i İmrân, 3/29) hakikati, bu içsel uyanışın merkezine ışık tutar. İçimdeki niyet, yöneliş, samimiyet değişmedikçe, dışarıdan gelen hiçbir eğitim, beni ikinci frekansa taşıyamaz. Bu yüzden her şeyden önce kalbimin içindeki talebi temizlerim.
Demek istediğim şu… İnsan ilmi neyle meşgul iştigal olursa orası daha kısa ve öğrenmesi daha basit oluyor.
İnsan, sürekli neyle meşgul olursa, o sahada maharet kazanır. Zihnini dünyaya veren dünya ehli olur, kalbini hakikate veren ise mana ehli olur. Neye bakarsam orası büyür, neyi dinlersem o ses artar, neyi düşünürsem o alan kolaylaşır.
Ayetin, “Kim âhiret kazancını isterse, onun kazancını artırırız; kim de dünya kazancını isterse ona da ondan veririz; fakat âhiretten nasibi olmaz.” (Şûrâ, 42/20) anlamındaki uyarısı, yönelişimin neticesini açıkça beyan eder. İlmi vaktimi hakikate adayınca, mana sahası benim için daha kısa ve kolay bir yol hâline gelir.
Ama geçişi ayrı ve kişi aniden fark ediyor… Ayet der ya… Kıyamet aniden kopacak… Geçiş anı, bir iç kıyamet gibidir. Uzun süreli gayretin, sabrın, uyanış arzularının ardından bir anda perdeler kalkar.
“Kıyamet onlara ansızın gelecek, onlar da onu savmaya güç yetiremeyecekler.” (Enbiyâ, 21/40) ayetini, sadece dış kıyamet olarak değil, iç kıyamet olarak da okurum. İç kıyametimde, eski benliğimin hesapları yıkılır, yeni bir bakış doğar. Bu anı fark edişim ani olur, ama o ani anın arkasında yılların dokunuşu saklıdır.
Evet, gerçekten de aniden kopuyor, tümüyle serbest bırakım anı ve bencilliğin tümüyle kayboluşu ile kendini artık tüm varlıkla bütünleşmiş görmeye başlıyor ve müthiş bir zevk kalbe iniyor.
İç kıyamet koptuğunda, bencilliğin duvarları yıkılır. Kendimi merkeze koyduğum bütün kalıplar çöker; yerini, tüm varlıkla birlikte olma hâli alır. Nefsim kendini bıraktıkça, kalbime müthiş bir zevk iner.
“Onlar Allah’ı zikretmekle kalplerin tatmin olduğunu bilmezler mi? Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olur.” (Ra’d, 13/28) ayeti, bu zevkin kaynağını açıklar. Bencilliği bıraktığım an, zikrin tadı artar; zikrin tadı arttıkça, tüm varlıkla birlikte aynı Rabbe yönelmenin huzuru kalbimi sarar.
Hani şehitler için denir ya… Tekrar dünyaya gelip şehit olmak ister. Çünkü şehit ölmez ve boyut değiştirir.
Şehidin hâli, bu içsel kopuşun en uç misalidir. Şehit, canını Allah için feda ettiği için, ölüm onun için bitiş değil, boyut değişimidir. “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Bilakis onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz.” (Bakara, 2/154) ayeti, şehidin boyut değiştirdiğini söyler.
Başka bir ayette, “Rableri katında diridirler, rızıklandırılırlar.” (Âl-i İmrân, 3/169) ifadesiyle bu dirilişin sevinci anlatılır. Bu yüzden iman ederim ki, şehit, tattığı o hâli bir daha tatmak için dünyaya dönmeyi bile ister; çünkü ölümle kazandığı şeyi, dünya ile kıyas etmek mümkün değildir.
Bunun zevkini örnekleme için denilmişti ki; şehit edilme anında, kişinin dünyada duyduğu en zirve tatmin anının yetmiş katı bir tatmin zevki hissederek boyutu değiştirir.
Şehadetin zevki anlatılırken, dünyadaki en büyük tatmin hâlinin yetmiş katı bir zevkten söz edilir. Bu ifade, sadece bir sayı değil, idrak ötesi bir hâlin remzidir. Yetmiş, Arapça’da çokluk manasını da taşır; yani “akıl almaz derecede fazla” demektir.
Bu hâli düşününce, içimde şehadete ve teslimiyete karşı derin bir iştiyak uyanır. Şehidin bir anlık feda edişine verilen bu yetmiş katlık zevk, karz-ı hasenin zirvesidir; canını veren, zevkin en büyüğüne kavuşur.
Düşünsene yetmiş kat… Ne demek yetmiş kat? Akıl fikir alamaz bir zevk halini… Harika bir şey… Nasip olsun biiznilah bize de…
Yetmiş katlık bir zevki düşünmeye çalıştığımda, aklım aciz kalır. Akıl alamaz, kalp sadece “Subhanallah.” der. Bu hâli hak edenlerden olmak için, niyetimi şehadete, teslimiyete, Allah için fedakârlığa yöneltirim.
Her ne kadar şehitlik en yüce makam olsa da, niyette şehit olmayı istemek bile kalbi yüceltir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, “Kim samimiyetle Allah’tan şehitlik dilerse, yatağında ölse bile şehitler derecesine erişir.” meâlindeki müjdesini yüreğime yazarım. (Müslim, İmâre, 1909)
Böylece içimden niyaz ederim: “Ya Rabbi, bu zevk hâlinin nasibini, ne şekilde takdir edersen, bize de lütfet; bu uyanışı, bu frekansı, bu kopuşu Senin rızana bağla, biiznillah bize de nasip eyle.”