Biz bu dünyada, gördüğü rüyasında ağacın ortasında takılı kalıp kolu yorulan, ağaç dibinde aslan, yanındaki denizde timsah ve ağaç üstünde de yılan bekleyen ve o hâlette çırpınan kişi gibiyiz ve derin bir uykuda çırpınıyoruz.
Bu dünya hâli, ruhun görüp de uyanamadığı bir rüyaya benziyor. Bir yanımda nefsimin hırsları, diğer yanımda korkularım, altında benliği parçalamaya hazır girdaplar, üstümde gafletin yılan gibi sokan vesvesesi…
Bütün bunların içinde sallanan ben, aslında rüya içinde rüya görüyorum. Hakikatte ise Rabb’im, “Hani Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.’ demişti.” (Bakara, 2/30) buyurarak, bu rüyanın içinde bile beni halife olarak tanımlıyor. Yani asıl vazifem, ağaçta asılı kalmak değil; uykudan uyanıp bu rüyanın manasını çözmek.
Tek kurtuluş ise rüyasından uyanıp iradesine sahip çıkmaktır… Yoksa muallâkta kalıp, korkusundan dahi kalsa, can verir.
Rüyadan uyanmak, iradeyi eline almaktır. Kendimi “hayat beni sürüklüyor” diye muallâkta bıraktığım sürece, aslında rüyaya teslim olmuş bir mahkûmum. Oysa Rabb’im bana cüz’î irade vererek, “Seç, yönel, yürü.” diyor.
İradesine sahip çıkmayan insan, korkusundan bile kaçarken oracıkta tükenir; çünkü nefsin ve dünyanın rüzgârına bırakılmış bir yaprak gibidir. Oysa benim kurtuluşum, “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız; Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir, övgüye layık olan O’dur.” (Fâtır, 35/15) hitabını duyarak, muhtaçlığımı kabul edip irademi O’na teslim etmemdedir.
Şöyle düşünelim… Bu hâlet işte dünya tasviridir. Bir tarafta nefis, yılandır… Bir tarafta ise aslan ve timsah onu bekleyen iki tehlike ki aslan bedensel girdap ZAN, timsah ise ruhsal girdap ZEN’dir.
Nefis yılan gibi sinsice sokar; aslan gibi üstüme atlayan bedensel zanlarım, timsah gibi derinlere çeken ruhsal zanlarım vardır. ZAN bedenimde korku, zevk, alışkanlık; ZEN ruhumda vehim, kuruntu, karanlık alan oluşturur. İşte dünya tablosu budur: Nefis, beden ve ruh, üç ayrı cepheden imtihanıma yüklenir.
Eğer bunları masiva diye tanımazsam, yani Allah’tan gayrı geçici perdeler olarak görmezsem, her birine hakikat payesi veririm ve onların girdabında kaybolurum. Bu yüzden içimden şöyle derim: “Rabbim! Beni, nefis zannımdan da, ruhî kuruntumdan da kurtar; beni hakikate yaklaştır.”
Biz arada bocalıyoruz. Oysa tümü mâsivâ… Gözümüzü mutlak Zat’a çevirdiğimizde ise, yılan kamçı olur, aslan binek olur ve timsah koruyucu olur. Öylece kişi, tüm mâsivâdan sıyrılıp Zat’a ulaşır.
Bocaladığım yer, bakış merkezimdir. Gözüm masivaya takılı kalınca, nefis yılan olur sokar, aslan beni parçalar, timsah beni yutar. Gözümü mutlak Zat’a çevirdiğim anda ise tablo değişir: Nefis terbiyeyle kamçıya dönüşür, beni uyandırır; aslan dediğim bedenim bana binek olur, hizmet eder; timsah sandığım ruhî derinliklerim, beni koruyan bir muhafaza hâline gelir.
Çünkü artık her şeyi Allah’a götüren bir vesile olarak görmeye başlarım. “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder; O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.” (İsrâ, 17/44) ayetini bu gözle okuyunca, benim düşman bildiklerim bile, hakikatte beni Hakk’a taşıyan birer araç olarak görünür.
Bir zat varmış ki, aslana binip elinde yılanı kamçı yapmış… Görenler şaşkınlıkla izlemiş… Bunu gören başka bir zat da demiş: “Bu da ne… Aslan da canlı… Yılan da canlı…” demiş… Orada bir duvar varmış ve binmiş duvara… Bastonuyla dokunmuş… Duvar onu alıp götürmüş… Menkıbe işte…
Aslana binip yılanı kamçı yapan o zat, aslında nefsini terbiye etmiş, bedenini hizmete almış insandır. Dışarıdan bakan, “Aslan da canlı, yılan da canlı.” diyerek sadece zahiri görür.
Hâlbuki içte olan şudur: Nefis, kamçı gibi artık dürtüldüğünde hakikate yönelten bir kuvvete dönmüştür; aslan gibi güçlü görünen beden ise artık emre amade bir binek olmuştur. Bunu göremeyen, canlılığa sadece zahirdeki hareket diye bakar; ruhun diriliğini fark edemez. Oysa hakikatte canlı olan, Zat’a yönelişi artan kalptir.
Duvara binmek, cansız sandığım şeylerin bile beni taşıyabilecek bir sır taşıdığını fark etmektir. Bastonuyla dokunup duvarın onu alıp götürmesi, benim de hakikate baston niyetiyle dokunduğum her şeyin, aslında bir yolculuk vasıtasına dönüşebileceğini anlatır.
Menkıbenin diliyle söylerim: “Tüm âlem, beni Zat’a götürecek bir duvardır; ben bastonumu ilim, ihlas ve teslimiyetle vurursam, o duvar beni taşır.” Çünkü her şey O’nun mülküdür ve her şey O’na doğru akmaktadır.
Tüm âlemler cemadattır… Asli itibarıyla yaratılmış ve ölüdür. İnsana ise Ruhullah’tan üflenmiş bir ruh vardır. Yani insanda da canlılık numunesi vardır. İşte esas olan, cemadatta canlılık oluşturup Zat’a yürümektir.
Zahiren baktığımda taş, toprak, dağ, duvar cemâdâttır; yani hareketsiz, duygusuz, ruhsuz görünür. Lakin Kur’an, “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir varlık yoktur; fakat siz onların tesbihini anlamazsınız.” (İsrâ, 17/44) buyurarak, bu cemâdâtın bile batında canlı bir tesbih hâlinde olduğunu bildirir.
İnsana gelince: “Onu şekillendirip ruhumdan üflediğim zaman…” (Sâd, 38/72) emriyle, insana üflenen ruh, canlılığın zirve numunesidir. Esas mesele, bu ruhla çevremde ölü sandığım her şeyi dirilik aynası gibi görüp, cemâdâtın ardındaki canlı tesbihi duymaya başlamaktır.
O zaman şöyle diyebiliriz… Zahirden doğru bir bakışla bakarsak, Allah, bâtında da bize hakikati gösterir… Zaten zahir ve batın birbirine aynadır.
Zahirden bakarken kalbim bâtına dönük olursa, gördüğüm her şeyi bir ayet, bir işaret taşır. Zahir, bâtının aynası; bâtın da zahirin sırrıdır. Ben zahiri hor görmeden, bâtını da inkâr etmeden yürürsem, Allah bana her iki taraftan da hakikati gösterir.
Dış dünyada gördüğüm her manzara, iç dünyamda bir karşılık bulur. Kur’an’ın hem okunacak bir kitap hem de yaşanacak bir hayat oluşu da bu aynalığın tezahürüdür. Zahirde okurken, bâtında yaşarım; bâtında hissederken, zahirde adım atarım.
Bu yüzden seyir makamında, eğer öyle olmasa; ne aslanı binek ne de yılanı kamçı yapabilir, tıpkı kişinin denize düşüp Allah’ı tüm benliği ile hatırlaması gibi…
Seyir makamında, zahir-bâtın aynalığını fark etmesem, nefsimi asla kamçıya çeviremem, bedenimi de binek kılamam. Denize düşen insan nasıl ki bütün benliğiyle “Ya Rabbi!” diye haykırırsa, ben de varlığın denizine düştüğümde ancak o an, tüm benliğimle Allah’ı hatırlamaya başlarım.
İşte o zaman aslan binek olur, yılan kamçı olur. Çünkü artık nefsin de, bedenin de, dünyanın da beni Hakk’a götüren bir vasıta olduğunu idrak ederim. “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız…” (Fâtır, 35/15) ayetini, bu muhtaçlık anında kalbime nakşederim.
İnsan gerçekten muhtaçlığının idrakine vardığı an, işte o an seyir başlıyor… Seyrin başlangıç noktası, fakrın kabulüdür. “Ben hiçbir şeye muhtaç değilim.” diyen, seyri daha baştan keser; “Ben baştan sona muhtacım.” diyen ise yolun kapısını aralar.
“Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan sizlersiniz. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir ve mutlak kemaliyle hep övgüye layık olan O’dur.” (Fâtır, 35/15) ayeti, bu hakikati açıkça ilan eder. Ben muhtaçlığımı idrak ettikçe, “Benim sende canlandırmaya çalıştığıma sen de can ver Ya Rabbi.” diye dua ederim. İşte o anda seyr başlar; ben adım attıkça, O beni yürütür.
Bu anlattıklarımız sadece bir yazı kategorisi değil, aynı zamanda kendi nefsim için tutulmuş bir uyanış notu olduğunu hatırlatıyor bana. “Makalelerim” diye isimlendirdiğim her satırın, aslında kalbim için bir uyarı, ruhum için bir nefes olduğunu bilirim.
Yazdığım her cümleyi önce kendime okur, sonra başkalarıyla paylaşırım ki, kelamın ilk tesiri yine bende olsun. Böylece yazı da, kategori de, başlık da, hepsi birer vesileye dönüşür: Zahirde kalem oynatır, bâtında canlanmaya niyet ederim.