437) RESSAMIN RESMİNDE NURU GÖRMEK

Ressamın resminde gördüm senin sanatını. Ne güzel orada nakşedersin tecellini. Nakşın, sanatının tecellisi… Bu tecellide gizlidir ahlakın. Bu ahlakta gizlidir boyan. Bu boya ile boyalandı cümle âlem. İnsan bu boya ile nakşoldu.

Nakşı senin tecellin olarak anıldı. Bu tecelliyi seyredip zatının cemalini seyredip celalin önünde titredim. Haya ettim ve baktım özüme. Oracıkta gördüğüm, nurundan gayrı bir tecelli görmedim.

Öylece senin nurunun üzerine dokuduğun nakşından olan benliğimin sahibi olarak, kudret eliyle oluşturduğun bendini keşfederek, keşfimde rahmetinde özümü tavaf ederek, tavaftaki hasretimi sana sunarak, vechinin önünde secde edip ruhumda raksederek, sa‘y yapıp Hacer misali teslim olarak, İsmail misali zemzem ile buluştum.

Öylece susuzluğunu giderip, besmele ile şereflenip hamdınla süslendim. Biliyorum ki “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur Suresi, 35. ayet meali) diye haber verdiğin nur, ressamın tuvaline düşen renkler gibi bütün varlık sahnesine dağılmış durumda.

Nereye baksam o nurdan bir kırıntı, o nurdan bir parıltı görüyorum. “Allah’ın boyasıyla boyalanın. Allah’ın boyasından daha güzel boya kimin olabilir?” (Bakara Suresi, 138. ayet meali) hitabını düşündükçe, üzerime vurulan ahlak boyasının aslında bana ait olmadığını, senin “sibğatullah” denen boyanın bir izi olduğunu idrak ediyorum. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Allah güzeldir, güzelliği sever.” (Müslim, İman 147) hadisini hatırladıkça, her zarafette, her letafette, her çizgide senin cemalini okuma gayretine giriyorum.

Bir hikmetli söz gönlüme düşüyor: “Ayna paslanırsa suret silik görünür; kalp paslanırsa tecelli silik görünür.” İşte bu yüzden kalbimin pasını zikirle, tevbe ile, edep ve haya ile silmeden, ressamın resmindeki sanatı da, varlığın üzerindeki imzanı da hakkıyla seyredemeyeceğimi biliyorum.

Varlığa bakarken artık sadece “ne kadar güzel” demekle kalmamayı, “bu güzelliğin arkasında hangi esmanın tecellisi var?” diye sormayı unutmamalıyız. Gördüğümüz her renk, her çizgi, her incelikte senin bir ismini okumaya çalışmalıyız. Ressamın resmini seyrederken ressamı merak ettiğimiz gibi, kâinatı seyrederken de, sanatının sahibini merak eden bir gönül taşımaya gayret etmeliyiz.

Üzerimize vurulmuş olan boyanın senin boyan olduğunu unutmamalıyız. Bizde beliren her güzel ahlak, merhamet, haya, affedicilik, aslında nefsimizin başarı hanesine yazılacak bir puan değil; esmalarının bizdeki gölgesi olduğunu hatırlamalıyız.

Övüneceksek, kendimizle değil, bizi bu ahlakla süsleyen Rab’bimizin lütfuyla övünmeliyiz. “Ben böyle güzel ahlaklıyım.” demek yerine, “Ya Rab, sende olan güzel isimlerinden bir nebze gölgeyi bana da giydirdin, sana hamdolsun.” diyebilmeyi istemeliyiz.

Benlik dediğimiz şeyin, hakikatten kopuk, başıboş bir merkez olmadığını unutmamalıyız. Benliğimizin, nurunun üzerine dokuduğun bir nakış olduğunu, dilediğinde bu nakışı silebileceğini, dilediğinde yeniden yazabileceğini bilmeliyiz.

Böyle bildikçe, benliğimizle kibirlenmemeli, cemalini seyrederken hayranlığa, celalini fark ederken hüşûya yönelmeliyiz. Hem sevgi ile yaklaşmalı, hem de heybetin karşısında titreyen bir kalp taşımaya çalışmalıyız.

Hayatımızda Hacer’in sa‘yini ve İsmail’in teslimiyetini diriltmeye gayret etmeliyiz. Arayışsız bir teslimiyetin bizi körlüğe, teslimiyetsiz bir arayışın da dağınıklığa götüreceğini bilmeliyiz.

Hem arayan hem teslim olan bir gönülle, kendi özümüzün etrafında tavaf etmeyi; nefsimizin katmanlarını geçip derinlerde nurundan gayrı bir şey görmediğimiz anları çoğaltmayı istemeliyiz. Sa‘y ederken Hacer’in sabrını, teslim olurken İsmail’in sükûtunu hatırlamalıyız.

Asıl susuzluğumuzun dünyevi eksiklikler değil, ilahi muhabbet eksikliği olduğunu unutmamalıyız. Bedenimizi suyla, midemizi rızıkla, ama ruhumuzu zikir, tefekkür, Kur’an tilaveti ve Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e salât u selam ile doyurabileceğimizi bilmeliyiz. Besmele ile işe başlamayı, hamd ile bitirmeyi alışkanlık hâline getirirsek, üzerimize dokunmuş olan o ilahi nakşın farkına daha derinlemesine varacağımızı unutmamalıyız.

Son olarak, varlığa bakarken sadece “bu kimin resmi?” diye sormakla kalmamalı, “burada bana ne söyleniyor?” diye de sormalıyız. Her tecellinin bizi nefsimize değil, tecellinin sahibine çağırdığını unutmamalıyız.

Ressamın resminde kaybolmak yerine, resme yansıyan nurda kaybolmaya; nakşın içinde kaybolmak yerine, nakşı dokuyan kudreti tanımaya çalışmalıyız.