420) MANA GÖZÜ

Materyalist tasavvuf anlayışı, son yüzyılda gelişti. Özellikle dijital baskı ile bu daha da çirkefleşti, merakı olan insanları madde hayalleri arasında kaybettirdi.

Tasavvufun özünü, ekran ışığına, görsel efektlere, enerjisel gösterilere indiren bu yeni anlayış, insanı hakikat arayışından alıp sanal ilizyonlara teslim etti.

Hâlbuki tasavvuf, maddede “mana”yı okumak iken; materyalist tasavvuf, manayı maddeye hapsetti. Böylece merak ehli, ledünnî hakikatlerin kapısına değil, simülasyonların labirentine yöneldi; gönül gözü yerine, ekran ışığına bakarak huzur arar hâle geldi.

Oysaki mana dünyası bambaşka idi. Maddi göz ve görsellerle izahı mevcut değildi. Tümü madde dünyası idi… Mana dünyası, maddi gözün göremediği, ama kalbin sezdiği hakikat katmanıdır. Oraya, kamera, teleskop, mikroskop, teleskopik projeksiyonla girilmez.

Maddi göz ne kadar keskin olursa olsun, gördüğü her şey yine madde perdeleridir. Mana âlemi ise, maddenin ötesindeki anlam örgüsüdür. Maddi görsellerle açıklanmaya çalışılan her “maneviyat sunumu”, aslında insanı tekrar maddeye çiviler; mana ise, bu çiveleri söküp ruhu hafifleten alandır.

Mana ise tümüyle başka bir alandır. Mana âleminin en galiz varlığı, cin ile başlar ve derinlere doğru daha da saydamlaşır. Madde gözüyle o âlem asla görülemez.

Mana boyutu, yoğunluktan letafete doğru incelen bir merdiven gibidir. En galiz (yani en yoğun) varlık düzeyi cinlerle başlar; ondan ötelere geçildikçe, nuranîlik artar, saydamlık çoğalır.

Bu sahada madde gözü tamamen âcizdir; çünkü orası beş duyu için değil, basiret için açılmıştır. Madde gözü cinni görse bile, bu hâl kişiye hayır getirmez; asıl marifet, bu boyutlara açılmaktan önce, kalbin sahibine teslimiyetini kuvvetlendirmektir.

Bunu görmek için iki yol vardır. Bir yolu, nefsi natıkanın merkezi olan alın ortasındaki duyu ile… Alın ortası, nefsi nâtıkanın (konuşan, idrak eden nefis mertebesinin) bir tür anteni gibidir.

Bu hat açıldığında, kişi cinni boyuta, ara frekanslara, ruhânî-cinni karışık alanlara karşı duyarlı hâle gelir. Bu kapı, imanla ve zikirle korunmazsa, kişiyi Hak’ka değil, frekans oyunlarına açar.

Bu yüzden burada açılan her “görme” hâli, hakikat görmek değildir; çoğu zaman sınavdır, çoğu zaman da vesveseye ve cinni tasarrufa açık bir kapıdır.

Diğeri ise, kalp gözü ile… Kalp gözü, iman nuruyla açılan ilahî penceredir. Oradan görülen, şekiller değil, hakikatlerin mânâsıdır. Kalp gözü, her gördüğünü Hak’tan bilir; kendini, gördüklerinin üstüne değil, altına koyar.

Bu yüzden kalp gözüyle görmek, kibre değil, huşuya götürür. Alın gözü açıldığında kişi “bir şey görüyorum” diye gururlanabilir; kalp gözü açıldığında ise “Rabbim beni görüyor.” idraki kuvvetlenir.

Kalp gözü sadece iman ehline açıktır. Orası semaya da açılır. Kalp gözü, imansızın oyun alanı değildir; o kapı, “Rabbim var ve ben ona döneceğim.” diyen gönüllere açılır.

Kalp gözü semaya, yani üst boyutlara; rahmet, hidayet, ilham ve marifet katmanlarına açılan bir menfezdir. Oradan görülen, şekillerden çok, tecellilerdir. Bu yüzden kalp gözü açılan, göğsünde bir ferahlık, secdesinde bir derinlik, duada bir yakınlık hisseder.

Diğeri, herkeste açılabilir… Alın ortasındaki duyu, yani frekans kapısı, iman-küfür ayırmadan herkeste açılabilir. Bu kapı açıldığında insanlar, rüyalarında, hâllerinde, uyanıkken bazı cinni temaslara, ara görüntülere, seslere, hislere maruz kalabilir.

Burada asıl mesele, “görüyorum” diye sevinmek değil, “Bu görünen beni Allah’a yaklaştırıyor mu, yoksa oyuna mı çekiyor?” diye sormaktır. Mana gözü, kalpte açıldığında rahmete götürür; alın frekansında açıldığında ise, ancak iman ve zikirle korunduğu sürece kişiye imtihanı aşma fırsatı verir.

Anlıyorum ki mana gözü, maddi gözle izah edilemeyen, ekran ve dijital efektlerle temsil edilemeyen, sadece kalbe açılan bir rahmet kapısıdır.

Rabbimiz “Onların kalpleri vardır, onunla anlamazlar; gözleri vardır, onunla görmezler; kulakları vardır, onunla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar.” buyururken, asıl körlüğün gözde değil kalpte olduğunu bildirmiştir (A’râf Sûresi, 179).

Kalp gözünün imanla açıldığını, “Allah, iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan nura çıkarır.” ayetiyle idrak ederim; bilirim ki bu nur, basiret nurudur (Bakara Sûresi, 257).

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Kul günah işlediğinde kalbine siyah bir nokta konur; tevbe ettiğinde silinir; tevbe etmezse o nokta büyür.” hadis-i şerifini mana gözüyle okurum; gönül aynasının günahla kararması, tevbe ile parlaması, kalp gözünün açılıp kapanmasının en sade izahıdır (İbn Mâce, Zühd 29).

Yine Efendimiz’in “Müminin ferasetinden sakının; çünkü o, Allah’ın nuru ile bakar.” buyruğu, bana kalp gözüyle bakmanın, kendi hâlini Allah’ın nuruyla tartmak olduğunu hatırlatır (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân 15).

Böyle baktığımda, materyalist tasavvufun dijital rüyalarından kurtulup, mana gözümü, yani kalp gözümü iman, zikir, takva ve ihsanla beslemeye yönelirim; alın ortasındaki frekans oyunlarına değil, gönlümün ortasındaki secde noktasına sığınırım.

Çünkü bilirim ki, mana âleminde emniyet sadece imanla, istikamet sadece Kur’an ve sünnetle, gerçek “görme” ise “Allah beni görüyor.” şuuruyla mümkündür; gerisi, kalbi yoran geçici hayallerden ibarettir.