Her şeyin hakkını yerinde verip, bir üst basamağa çıkmaya gayret edeceğiz. İçinde olduğumuz konumun hakkını vermezsek, bir üst basamağa çıkmamız zorlaşır.
Allah’ın öyle kulları da vardır ki, levvâme ve mülhimede oluşan aşka kapılmadan, direkt mutmainneye huşu ve huzur içinde göz açarlar.
Bu huzur; akıl, iman, ilim, zikir, şükür ve tefekkür ile oluşur. Bize en sevimli gelen yol da bu cihettir. Çünkü aşka kapılıp orada donup kalanların sayısı oldukça kabarıktır.
Aşk öyle bir göz boyaması yapar ki, bir üst merhaleye çıkmak için güçlü bir elin dervişi oradan koparması ve uyandırması icap eder. Onun için de âcizâne tavsiyemiz, gözümüzü huşu ve huzur yolunda sabit etmeye gayret etmektir. Elbette ki çalışma ve gayret bizden, tevfik Allah’tandır.
Her makamın hakkını vermek… Ben bunu, merdiven basamaklarını tek tek basmak gibi görüyorum. Bir basamağın hakkını vermeden diğerine atlayan, eninde sonunda ayağını burkuyor.
Nefsi levvâmede pişmeden, nefsi mülhimenin ilhamına güvenmek, çocuk aklıyla koca gemi kullanmaya benziyor. Mülhimede gelen ilhamların süzgeci ilim ve akıl olur; bunlar yoksa ilham sandığım şey, nefsimin fısıltısı da olabilir.
Mutmainneye gelince, orada artık kalbin omurgası sabitlenir; huşu, huzur ve sükûnet yerleşir. Ben bu yüzden diyorum ki: “Bulunduğun mertebenin ekmeğini tam ye, bir üst sofraya aç karnınla çık.”
Aşka kapılmadan doğrudan mutmainneye göz açan kulları düşününce, içimden bir hayret ve hayranlık yükseliyor. Onlar, levvâmenin sarsıntısını, mülhimenin dalgalı ilhamlarını kısa geçip doğrudan huzurun iklimine alınmış ruhlar…
Onların yolunda aşırı duygusal fırtınalar yoktur; ama derin bir sükût, ağır bir vakar, ince bir huşu vardır. Böyle kulların kalbi, “Müminler gerçekten kurtuluşa ermiştir; onlar ki namazlarında huşu içindedirler.” (Müminûn Sûresi, 1–2 meâlen) ayetinin nefesini taşır. Ben de kendi nefsime, bu çizgiyi hedef gösteriyorum.
Bu huzurun akıl, iman, ilim, zikir, şükür ve tefekkür ile oluştuğunu özellikle vurguluyorum. Çünkü bazısı imanı sadece duyguda zanneder, bazısı ilmi sadece kitapta, bazısı zikri sadece dilde…
Hâlbuki mutmainne, bunların hepsinin birlikte yoğrulduğu bir kıvamdır. Akıl, ipin ucunu bırakmaz; iman, yönü tayin eder; ilim, ayağın bastığı zemini gösterir; zikir, kalbi diri tutar; şükür, nimeti kaydırmaz; tefekkür, her hâli ayağa kaldırır. Bunlardan biri eksik olursa, huzurun tadı tam oturmaz.
Aşka kapılıp donup kalanların kabarıklığını görünce, kendi içimde ürperiyorum. Çünkü aşk, başta bana çok cazip görünen bir manevî havai fişek gibi; göğe fırlar, parlar, renk renk saçılır, sonra söner gider.
Ben o anı hayat zannedip sürekli yeni bir patlama ararsam, sükûnetten kaçar, huzuru sıkıcı bulurum. Hâlbuki mürşidin güçlü eli, dervişi tam burada silkeleyip “Yeter, şimdi yerleş.” der.
O el bazen bir insan eli olur, bazen bir âyet, bazen bir musibet, bazen de içime doğan ağır bir pişmanlık. Ne şekilde gelirse gelsin, maksadı aynı: Beni, aşkın oyalanma noktasından alıp huşunun yerleşme noktasına taşımak.
“Gözümüzü huşu ve huzur yolunda sabit etmeye gayret edelim.” derken, aslında kalbime bir istikrar dersi veriyorum. Her gün yeni bir duygu, yeni bir arayış, yeni bir heyecan peşinde koşan kalp, bir türlü olgunlaşamaz.
Sürekli fırında dolaşan ama bir türlü pişmeyen hamura döner. Hâlbuki huşu, “Allah beni görüyor.” şuurunun yerleşmesidir; huzur, “Ben O’nun yanında emniyetteyim.” hissinin kök salmasıdır. Böyle bir kalp, artık sürekli “yeni bir şey” aramaz; elindekinin hakkını vermeye bakar.
Gayretin bizden, tevfikin Allah’tan oluşunu da asla unutmak istemiyorum. Ben adım atarım, O yol açar. Ben emek veririm, O bereket verir. Ben mücadele ederim, O neticeyi halk eder.
Kur’an’da, “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” buyrulurken (Necm Sûresi, 39 meâlen), aynı zamanda her neticenin O’nun dilemesiyle gerçekleştiğini de biliyorum. İşte bu dengeyi kurduğumda, ne çalışmamla gururlanırım ne de aczimle umutsuzluğa düşerim.
Son söz olarak, kendi nefsime şunu fısıldıyorum: “Sen makam peşinde koşma; bulunduğun hâlin hakkını ver. Aşkta oyalanma, huşuda derinleş. Huzurun kıymetini bil; çünkü aşkın parıltısı değil, huzurun sessizliği götürecek seni Rabb’ine.”