363) ALLAH İLE HUZURA ER

Kalbin allah ile huzura ermesi için yapmamız gerekenler…

İnsan özünden uzaklığı yaşayıp başka birçok şeyden zevk aldığında, bu zevklendiği şeylerden uzaklaştığında huzursuz olmaya başlayacaktır. İçinde boşluk başlayacak ve hakikatine yabancılaşacaktır.

İnsan, özündeki hakikatten koptuğunda, fıtratına yabancı hazlara sarıldığında, o hazlar elinden alındığı an içinin boşaldığını hisseder. Çünkü kendisine ait olmayan bir zevki, kendisinin sandıkça içindeki asli lezzeti kaybeder.

Hakikatine yabancılaşan kalp, dışarıda ne kadar eğlence, tatil, rahatlık ararsa arasın, içteki sızı dinmez. Rabbimiz, “Bilin ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” buyururken (Ra’d, 13/28), bu boşluğun sebebini ve ilacını aynı cümlede işaret eder. Kalbin asli zevki, kendi sahibini tanımaktır; sahibiyle bağ koptu mu, kalp her şeyi tadsa da huzur bulamaz.

Hakikatine yabancılaşma sonucunda ise, her ne kadar kalbi ‘Lâ ilâhe illallah’ demişse de, onun diğer organları çoğu defa buna eşlik etmemekte ve onun içinde huzursuzluk kaybolup gitmeyecektir. Onun için de kalbinden yükselen bir seda ile bunu tüm organlarına duyurması icap eder. Bunun pratik şeklini inşallah izah edelim.

Kalp “Lâ ilâhe illallah” dese de, göz başka ilahlar arıyorsa, kulak boş sözlerle doluyorsa, el-ayak günah peşindeyse, içteki huzursuzluk bitmez. Tevhidin kelimesi dilde, hükmü hayatta taşınmadıkça, “Lâ ilâhe illallah” sadece bir ses olarak kalır. Oysa bu kelime, bütün organlara duyurulması gereken bir hakikat çağrısıdır.

Kalpten yükselen bu sedayı bedene yaymak için, belli bir disipline ve düzenli bir zikre ihtiyaç vardır. Rabbimiz, “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin ve O’nu sabah akşam tesbih edin.” (Ahzâb, 33/41-42) diyerek, zikri süreklilikle emreder. Kalp, bu düzenli zikri ciddiye aldığında, “Lâ ilâhe illallah”ın manası yavaş yavaş bütün hücrelere yayılmaya başlar.

Her ne kadar ‘Ben artık Rabbime döndüm.’ derse de, ta genetiğine kadar işlenen, kendisine tanrılık veren her his, onu terk edememektedir. Bunu sağlamak için de yapacağın iş çok kolaydır. Kimsenin kendisini rahatsız etmeyeceği iki saat gibi bir zaman dilimini seçer. Öncelikle lavaboya gider ve sonra abdestini alır.

Dil “Rabbime döndüm.” dese de, genetiğe kadar işlenmiş “benlik ilahı” bir anda terk etmez. “Ben bilirim, ben yaparım, ben haklıyım.” diyen iç ses, yılların putudur. Bu putu kırmanın yolu, hem kalbi hem bedeni disipline etmekten geçer. Bunun için önce kimsenin rahatsız etmeyeceği bir zaman dilimi seçilir.

Ardından lavaboya gidilip abdest alınır. Abdest, sadece beden temizliği değil; iç âlemin temizliğine niyet etmektir. “Şüphesiz ki Allah, çokça tevbe edenleri ve çok temizlenenleri sever.” (Bakara, 2/222) buyruğunu hatırlayarak abdest alındığında, suyun damlalarıyla birlikte nice kirlerin de aktığına kalben şahit olunur. Böylece zikir için hazırlanılan ân, sıradan bir rutin değil, Rabb’e dönüş kapısı hâline gelir.

Fazla yemekle mideyi doldurmadığı bir tarzda bulunur. Kendisini odasına kapatır. En rahat edeceği pozisyonda oturup önünü kıbleye verir. Üzerinde vücuda yapışmayan, biraz bol bir elbise bulunması daha rahat olmasını sağlar.

Mide doluyken kalbin hafiflemesi zordur. Bu yüzden zikir meclisine oturmadan önce mideyi yormamak, hafif olmak gerekir. Kendisini odasına kapatan kişi, dünya gürültüsünü dışarıda bırakır. Kıbleye dönerek oturması, yönünü zamandan mekândan önce Rabbin merkezine çevirmesidir.

Üzerine bol, bedeni sıkmayan bir elbise giymesi, bedende gevşemeyi, kalpte derinleşmeyi kolaylaştırır. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin, “Allah katında amellerin en sevimlisi, az da olsa devamlı olanıdır.” (Buhârî, Rikak, 18) hadisinin sırrınca, bu hazırlığı belli aralıklarla yapmak, kalbin huzur terbiyesini pekiştirir.

Sonra “Allah” diyerek derinden derine yedi defa nefes verilir. Dilini üst damağına yapıştırır. Her gün, her gün sakin ve sessiz bir ortamda, 200 defa çeneyi kalbin üzerine kadar getirir. Sağ omuza kaldırır. Sağ omuza doğru kaldırınca “LA İLAHE” der. “LA İLAHE” derken kalbinde her ne istek ve arzu varsa, tümünü arkaya “LA” diyerek atar. Yani: ‘Seni istemiyorum ey istek ve arzularım.’ Sonra ‘İLLELLAH’ diyerek çenesini tekrar kalbin üzerine indirir. Yani hissederek der ki: ‘Tek istediğim Allah.’

Derin bir nefes alıp “Allah” diyerek yedi nefes vermek, kalbi zikre hazırlar. Dilin üst damağa yapıştırılması, iç sesi merkeze toplar. Sakin ve sessiz bir ortamda her gün iki yüz defa yapılan bu hareket, sadece fiziksel bir egzersiz değil, tevhidin bedene işlenmesidir. Çene kalbe doğru gelirken “LA İLAHE” demek, kalpte putlaştırılan her şeyi “LA” ile reddetmektir. Makam, para, övgü, insanlar, korkular, arzular… Hepsine “Seni istemiyorum.” diyebilmektir.

Sonra çeneyi kalbe indirirken “İLLELLAH” demek, “Bütün bu reddedişin ardından tek istediğim Sensin, Allah’ım.” demektir. Bu zikir, “Lâ ilâhe illallah” kelime-i tevhidini, sadece dilde değil, bedenin ritminde de nakşetme gayretidir. “Artık kim tâğutu inkâr eder ve Allah’a iman ederse, kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa tutunmuştur.” (Bakara, 2/256) ayeti, bu “LA” ve “İLLALLAH” çizgisinin Kur’anî ifadesidir.

Bunu yıl boyunca uygulama sonucu, biiznillah onun kalbinde bulunan tüm olumsuzlar onu terk edecektir. Öylece kalbinde sadece Allah olacak ve günlük yapacağı zikirlerin tadını daha güzel hissedecektir.

Bu çalışmayı bir heves gibi değil, bir yıl boyunca istikrarla sürdürmek, kalpte kök salmış nice olumsuzluğu söküp atmanın vesilesi olur.

Biiznillah, kalpte dolaşan kırgınlıklar, öfkeler, gizli kibir kırıntıları, kıskançlık gölgeleri yavaş yavaş çözülür. Kalp sadeleşir, hafifler. Kalpte yalnızca Allah sevgisi ağır basmaya başladığında, günlük zikirlerin tadı bambaşka olur.

Artık zikir, dilde bir görev değil, kalpte bir ziyafet hâline gelir. Rabbimiz, “İman edenlerin Allah’ı zikretmekten ve O’ndan inen haktan dolayı kalplerinin ürperme zamanı hâlâ gelmedi mi?” (Hadîd, 57/16) diye sorarken, bu tür çalışmalarla kalbi ürpermeye hazırlamamız için bizi uyandırır.

Öylece kalbi huşu ve huzur dolacak ve Hakk’a olan rağbeti artacaktır. Bizim yazılarımız ve arzumuz Allah’a ermek için çaba göstermektir. Yoksa nefsini tatmin için ortalığı vaveylaya verenler için değildir.

Kalp huşu ile tanıştıkça, huzur kendiliğinden gelir. Huzur geldikçe, Hakk’a olan rağbet artar; dünyevi süsler eski cazibesini yitirir. Yazdığım her satırın, anlattığım her yolun temel gayesi, nefsi büyütmek, ortalığı gürültüyle doldurmak değildir. Bütün derdim, Allah’a ermek için çaba gösteren gönüllere bir iz düşmek, küçük bir işaret bırakmaktır.

“Kim ahiret ekinini isterse, onun ekinini artırırız; kim de dünya ekinini isterse ona da ondan veririz; fakat ahirette onun hiçbir nasibi olmaz.” (Şûrâ, 42/20) ayetini kalbime koyarak yazarım. Dünya sevgisini değil, Allah’a erme arzusunu çoğaltan kelimelerin peşinden giderim.

Dünyevî hazlarla tatminkâr olmak isteyenler bilsinler ki; dünyanın dört bir yanına tatillere giderek kendilerini bedenen tatmin etseler ve ruhen dinlendirmeyi hedefleseler de, kalplerindeki boşluk ve yara hep orada kalacaktır. Çünkü kalp ancak sahibi olan Allah ile mutlu olur.

Dünyevî hazların sonu yoktur: Tatiller, eğlenceler, yeni mekânlar, yeni lezzetler… Hepsi gelip geçicidir. İnsan, dünyanın dört bir yanına seyahat etse de, kendinden ve Rabbinden uzaksa, kalbindeki boşluk kapanmaz. Beden dinlenir, ruh yorgun kalır.

Asıl yorgunluk, kalbin yorgunluğudur. Kur’an, bu hakikati tek cümlede özetler: “Dikkat edin! Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d, 13/28) Kalbin sahibi Allah’tır; kalp, sahibini bulmadıkça hiçbir yerde gerçekten istirahate kavuşamaz.

Onun için bütün bu usuller, teknikler ve yazılar, tek bir yere işaret eder: Allah ile huzura er.