Soru:
Ayette Rabbimiz yeryüzünde bir halife yaratacağım diyor. Ama halifeyi kendime demiyor anladığım kadarıyla, bunu biraz açar mısınız?
Cevap:
“Rabbin meleklere dedi ki, muhakkak ki ben yeryüzünde bir halife oluşturacağım. Melekler dediler ki; sen yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökecek kimseyi mi halife olarak oluşturacaksın? Ve biz senin hamdın olarak seni tesbih ederken ve seni mukaddes bilirken… Rabbin dedi ki, muhakkak ki ben sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim.” Bakara 30
Burada mutlak manada halife oluşturacağım diyor. Buna yeryüzü halifesi de diyenler vardır. Yeryüzünde benim namımla iş yapacağı için de benim halifem anlamı da çıkabilir. Çünkü ayette kayıt yoktur. Yeryüzü halifesini oluşturacağım demiyor. Yeryüzünde halife oluşturacağım diyor. İşte bu mutlak manadan ötürü de, Allah’ın yeryüzündeki halifesi diye anlam çıkması daha kuvvetlicedir.
Yani Allah’ın yeryüzündeki halifesi olarak yeryüzünde tasarruf eden bir varlık. Zaten insana Allah’ın halifesi olarak bakılmazsaydı, insan Allah namıyla tasarruf yapamazdı. Besmeleyi okurken Allah adıyla kendisini bize tanıtan zatın kuvvetiyle diye düşünerek, yaptığımız işlere başlarız.
Burada halifelik, haddini bilmeyen bir “küçük ilah”lık değil, Allah’ın isimleriyle emanet verilen tasarruf sorumluluğudur. İnsan, “Bismillâh” derken eline, diline, aklına “Allah’ın adıyla iş görüyorum.” mührünü basar.
Yeryüzündeki her adımını, Rahman ve Rahim olan Allah’ın halifesi olma şuuruyla attığında, hem kendine hem mahlûkata merhamet, adalet ve ıslah nazarıyla bakar; bu şuurdan koptuğunda ise, meleklerin korktuğu “fesat ve kan dökme” hâline düşer.
Soru:
Bir de siz hep diyorsunuz ki 99 esma insanda vardır. Bazı esmalar var ki onlar nasıl insanda olabilir ben anlayamıyorum. Mesela Allah evveldir başlangıcı yoktur. İnsan sonradan var edilmiştir.
Mesela Allah doğmamıştır insanlar doğmuştur. Mesela Allah eşi benzeri olmayandır, insanın benzeri çoktur. Mesela Allah can hayat verir biz bir sineğe dahi can veremeyiz.
Mesela Allah her şeye gücü yetendir bizim her şeye gücümüz yetmez. Mesela Allah bütün gözleri her şeyi görür duyar biz her şeyi görüp duyamayız. O kusursuz ve noksansızdır biz kusurlu ve noksanız. Bunlar gibi birçok esma ve sıfatları insanın bende böyleyim demesi bana yanlış geliyor. En doğrusunu Rabbimiz bilir. Bizlere de öğretsin… Âmin.
Bir de Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de hiçbir ayette insanlar için sizde benim isimlerim vardır demiyor bildiğim kadarıyla. İsimleri için şöyle diyor. En güzel isimler Allah’a aittir, bana o isimlerle dua edin. İsimlerimle dua edin diyor. Ve başka bir ayette Allah’ın isimleri konusunda yanlış yapanları bırakın onların hesabı Allah’a kalmıştır.
Cevap:
Soru teferruat istediği için, inşallah kısım kısım cevaplayalım.
Allah zati ilimle kendinden kendine nazar etti. Nurunu temaşa etti. Nuru sonsuz ve sınırsızdı. Nurunun inceliklerini seyir edince, içindeki gizli olarak duran mana hazinesi seyir etmek istedi. O nurdan bir tutamla nuri Muhammediyi var etti.
O nurun içeriğinde sonsuz ve sınırsız kuvveler mevcuttur. Ama bizim için sonsuz güzelliklerin seyrini oluşturan kuvveler 99 ile sınırlı oldu. Lakin insan, sahip edildiği varlığıyla 99 un ötesinde diğer sayısız tüm isim içeriklerini de camidir. Ama bizim için zikir olarak okunması önerilen esmalar 99 dur.
Bizler 99 esmanın zikriyle içsel yapımızı yani rububiyet alanımızı fıtrata uygun kıvama getirtiriz. 99 esma kuvveleri diğer tüm esmaları, insanın bünyesinde dengeler duruma getirir. Onun için de 99 un dışında yer alan hiçbir isim, zikir olarak okunamaz.
Okuyanlar ise, içsel ayarlarının dengesini bozacakları için, psikolojik dengeleri de bozulur. Aynı zamanda 99 esmayı dahi sistemli bir şekilde zikir etmek gerekir.
Yoksa dengesizlik oluşur ve nuri muhammedideki sonsuz ve sınırsız mana okyanusuyla kişiyi karşıya getirip tüm içsel yapısı alt üst olabilir. Akli dengesini kaybedip deli divane bir şekle gelebilir.
İnsan 99 esma kuvvesinden var edildi derken 99 esma kuvvesi üzerine bir dengeye oturtuldu demekteyiz. Yoksa Allah’ın sadece 99 ismi vardır demeyiz.
Soruya binaen verilen örnekler üzerinde az tefekkür edelim; Evvel ve ahir isimleri Allah’ın isimleridir deriz. Nasıl olurda insanda da olur? Dikkat ederseniz esmaların içindedir. Zati sıfatlar içinde bu özellikler yok. Allah kendi olarak zati sıfatlarla mutasavvuftur. Kıdem ve beka… Ezeli ve ebedi… Bunlar evvel ve ahir değildir. Bunlar evvelsiz ve ahirsiz demektir. Oysaki isimlerin içinde evvel ve ahir vardır.
İşte evvel ve ahir demek, mutlak zatın nurunu seyrederken nurunun başlangıç ve sonuç noktalarını seyretmesiyle bu seyir oluşmuştur. Çünkü zatın nuru her ne kadar zattan yansımışsa da, zatın nuru zat değildir.
İşte evvel ve ahir olan nur ile bizler bizlerin bir evveli oluşmuş ve bizlerin ahırı oluşmuştur. Buradaki evvel ve ahır da bir sınır olarak anlamayalım. Yani bizim bir sınırımız mevcuttur. Ve sonsuz değiliz. Ama yaşam alanımız sonsuzdur. Arada fark vardır.
Sonsuza kadar yaşayacak insan ama insan rububiyet yani terbiye alanı olarak sonsuz değildir. Her ne kadar insana ruhullahdan üfleme yapılmış olsa da, sonsuz değildir. Kayıtlıdır. Allah’ın hükmü dâhilinde hayat sahibidir. İşte evvel ve ahir olduğunu fark eder insan evvel ve ahir zikirleriyle ve artık firavunluk yapıp kendisini ilah olarak görmemeye başlar.
Allah samed olduğu için doğmamıştır ve doğurmamıştır. Bu, Allah’ın zatıyla alakalıdır. İnsan samed esmasıyla anlar ki kendisini ancak doğmayan ve doğurmayan biri tarafından yaratımı mevzubahis olacaktır.
İşte samed esması gereği insan fark eder ki kendi yaratımı birinin eliyledir. Ayrıca samed esma zikriyle kişi, kendi varlığının dayandığı sonsuzluğa uzanır. Yani her esma ile ayrı bir özelliğini keşfeder.
Ayrıca samed esmasının açılımı olan doğmadı ve doğrulmadı olayı esma âlemi itibarıyladır. Yani gördüğümüz tüm özellikler ve sıfatlar Allah’ın zatından ayrılmadı ve kopmadı. Onunla kaimdir. Ama o değildir. Çünkü muhalefetün lil havadis olan zati sıfatı her zaman gözümüzün önündedir.
Örneğin güneşin ışığı hiçbir zaman güneşten kopmadı ve güneşle kaimdir. Güneşin ışık kaynağı korusa, yansıyacak bir ışığı da kalmayacaktır. İşte olay samed esmasıyla bizlere bildirilmiştir.
Allah’ın zatının eşi ve benzeri yoktur. Allah’ın nurunun tecellisinin de eşi ve benzeri yoktur. Ama tecellinin içeriği olan varlıkların eşleri ve benzerleri vardır. İşte bizler nurun içeriği olarak birbirimize benzeriz. Allah hay’dır. Evet. Ama biz insanlar olarak hay ismiyle hayat buluruz.
Dolayısıyla hay esmasının tecellisiyle varlığımızın diri olduğunun farkındayız. Hay isminin zikriyle hayat kaynağımızın Allah olduğunun bilincine erer ve artık varlığımızın hayatiyetini kendimizden bilmeyiz.
Yani her bir esmanın içerik yapılanmasıyla var edildik ve her esmanın bizdeki tecellisi de ayrı ayrıdır. Yapılan tüm tanımlamalar, olaya yaklaştırmak içindir. Yoksa yapılan tanımlamalardan da Allah münezzehtir.
Kadir isminin tecellisiyle bizde işlerin üstesinden gelme kuvvesi zuhur eder. Bu zikirle de, mutlak kudret sahibinin Allah olduğunu hissederiz. Zaten her ismin işaret ettiği mana içeriği aynıyla bizde yoktur.
Dikkat ederseniz, bizim varlığımız nuri muhammediden var edilmiş, nuri muhammedi ise, Allah’ın bir tutam nurunun 70 bin defa üzerine perde indirmesiyle yoğunluğu giderilen nurdan var edilmiştir.
Zaten Allah’ın mutlak nuru ise, o nuru fark ve idrake hiçbir basiret dayanamaz. İşte rabbul âlemin dediğimizde, bu mutlak nura işaret ederiz. Allah zati sıfat olarak ise, böyle şeylerden de münezzehtir. Bu çok ince bir noktadır.
Allah 7 subuti sıfatıyla tüm varlıkları kuşatmışken, bizler o yedi subuti sıfatın minnacık bir gölgesini edinmişmiş ve öylece hayata tutunuruz. Yani o kayıtsız ve biz kayıtlıyız.
Ve âllemle ademel esmae kulleha der. Yani tüm isimler Âdem’e talim edildi der. Talim edildi yani içeriğinin farkındalığına kavuşturuldu. Zaten 99 esma içeriğine bakarsanız, yaratımın onlarla olduğunu fark edersiniz.
Burada “99 esma insanda vardır.” derken, “Ben de aynen Allah gibi evvelim, âhirim, kadirim.” demiyoruz; tam aksine, Evvel ve Âhir isimlerinin insandaki gölge tecellisiyle, kendi başlangıcımızın ve bitişimizin Allah’ın hükmü içinde olduğunu idrak ediyoruz.
Samed esmasının gölgesiyle, kendi başına ayakta duramayan, doğan, doğuran, ölen ama bütün varlığıyla Samed olana muhtaç bir kul olduğumuzu fark ediyoruz.
Hayy isminin tecellisiyle, hayat nefesimizin bile bize ait olmadığını, kudretimizde beliren her kuvvenin Kadir isminin gölgesi olduğunu hissediyoruz. Yani esmalar insanda “Allah gibi olmak” için değil, “kul olduğunu bilmek” için tecelli eder; kendini esma ile tanıyan, firavunluk eden değil, secdeye kapanandır.
Ben bu hakikatten şunu anlarım: Yeryüzünde halife olarak yaratılışım, beni ilahlığa değil, emanete çağırır; Rabbim “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 2/30) diyerek bana, yeryüzünde kendi adıyla iş görme sorumluluğunu yüklemiştir; diğer taraftan “En güzel isimler Allah’ındır; O’na bu isimlerle dua edin.” (A’râf, 7/180) buyruğu, esmaların yalnızca Allah’a ait olduğunu, fakat tecellilerinin benim varlığımda gölge olarak parladığını öğretir.
“Biz Âdem’e bütün isimleri öğrettik.” (Bakara, 2/31) hakikati, iç dünyamda esma farkındalığına uyanmam için beni davet eder; Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır; kim onları ihsâ ederse cennete girer.” (Buhârî, Tevhid 12; Müslim, Zikr 6) hadisi ise, bu farkındalığın kuru bilgi değil, hayatı kuşatan bir zikir ve hâl olduğunu gösterir; o hâlde ben, 99 esmayı kendimde “ilahlık payı” aramak için değil, her nefeste aczimi ve ihtiyacımı bilmek için zikrederim.
Halifelik şuurunu, esmaların gölgesinde yürüyen bir kul edasıyla taşırım; besmele çekerken “Allah’ın adıyla” der, kudreti kendime değil, O’na nispet ederim.
Esmayı tanıdıkça nefsimi tanır, nefsimi tanıdıkça Rabbimi tanıma yolunda derinleşirim; böylece hem halifelik emanetini hafife almaz, hem de esma-i ilâhiyenin insandaki tecellisini yanlış anlayarak firavunluğa kaymam; dengem, Ehl-i sünnet itikadıyla, zikirle cilalanmış bir kalple, nur-i Muhammedî’ye sığınmış bir gönülle ayakta kalır.