Bir hakikatı seslendirelim… İşte yaşam sırrı, işte varlığın döndüğü vech. “Yaşam sırrı” denilen şey, varlığın merkezidir. Her şeyin yöneldiği, döndüğü, dayanıp durduğu bir hakikat vardır. Bu hakikat, “vechullah” (Allah’ın yönü, yüzü, tecellî merkezi) olarak adlandırılır. Varlık kendi varlığından bir merkeze değil, O’nun kudretine döner. Tüm âlemler, kendi özlerinde o merkeze bağlı bir devranda seyrederler.
Nereye dönersen Allah’ın vechi oradadır, yani orada onun vechine dönersiniz. Bu, Kur’an’da “Fe-eyne mâ tuvellû fe-semme vechullah” (Bakara, 115) ayetinin işaret ettiği sırdır. Bu demektir ki, yön ve istikametler değişse de, hakikat değişmez. Çünkü Allah mekândan münezzehtir; nereye dönersen dön, O’nun kudreti oradadır. Bu dönüş, bir bedenin dönmesi değil, bir şuurun yön değiştirmesidir. Gerçek yöneliş, kalbin yüzünü Hakk’a çevirmesidir.
İşte bu ayetle bize verilen sır şu ki, sen ve senin içinde yer aldığın tüm âlemler O’nun vechi değildir. İşte bunu anlamaya çalış ve tefekkürünü et. Bu cümle, tevhidin incelikli bir boyutuna temas eder. Evet, her şey O’ndan gelmiştir ama hiçbir şey O değildir. Yani yaratılmış olan hiçbir varlık, Allah’ın zatî yönünü (vechini) temsil etmez. Varlıklar O’nun nurundan yaratılmıştır; ancak bu nur, O’nun zatının kendisi değil, O’nun tecellîsidir. Bu farkı idrak eden, şirkten kurtulur.
Bu noktada gözden kaçırdığımız şöyle bir olay vardır: Âlemlerde yer alan her bir varlık fiiller âleminde yer alır. Tıpkı bizim gibi… Fiiller âlemi, zahir olanın, yani görünenlerin dünyasıdır. Burada her şey hareket, etki ve sonuçla kayıtlıdır. Bizim her davranışımız, her varlık gibi, bu fiiller planında cereyan eder. Dolayısıyla bu düzlemde görülen hiçbir şey zatî değildir; hepsi fiilîdir.
Dolayısıyla gördüğümüz her bir varlık dahi bizim gibidir. Ve mahlûktur. Yani gördüğün her şey, senin gibi yaratılmıştır. Güneş, taş, insan, deniz, hepsi mahlûktur (yaratılmıştır). Hepsi “kün” (ol) emrinin tecellîsiyle var olmuştur. Fakat yaratılmış olan hiçbir şey, Yaratan’ın zatî yüzünü temsil etmez. O’ndan bir nur taşır ama O değildir.
Biz Allah’ın vechi olmadığımız için döndüğümüz her bir varlık da bizim gibidir. Dolayısıyla gördüğümüz her bir yöndeki her bir varlık da O’nun vechi değildir. İnsan, Allah’ın vechi değil; Allah’ın isimlerinin mazharıdır. Dolayısıyla bir aynadır ama yüz değildir. Yüz, Zât’ın tecellî ettiği mutlak varlık mertebesidir. Bizim gördüğümüz varlıklar ise bu yüzün yansıyan gölgeleridir. Her varlık bir “gölge varlık”tır; yani nurdan doğan bir görüntüdür.
Öyle olmasaydı bize diyecekti ki: “Siz de o vecihten bir tarafsınız.” Ama öyle demiyor. Eğer biz O’nun zatının bir parçası olsaydık, Allah insanı kendinden bir yüz olarak nitelendirirdi. Fakat Kur’an’da bu ifade yoktur. Aksine, “Sizi biz yarattık” (Secde, 7) buyurulmuştur. Bu da yaratılmışla Yaratan arasındaki ince sınırı belirler.
Dolayısıyla… Biz gibi diğer hiçbir varlık da Allah’ın vechi değildir. Bu hüküm, tevhidin dengesi için gereklidir. Her şey O’ndandır ama hiçbir şey O değildir. “Lâ mevcûde illallah” (Allah’tan başka mevcut yoktur) ifadesi, varlıkların bağımsız olmadığını; ancak “lâ mevcûde huvallah” (Allah’tan başka hiçbir şey O değildir) ifadesi ise, O’nun yaratılmışla özdeşleştirilemeyeceğini bildirir.
İşte geldik en son noktaya. O zaman bu baktığımız âlemler O’nun vechi falan değildir. Âlemler, O’nun nurundan bir perdeyle varlık bulmuş yansımalar gibidir. Gölge vardır ama güneş değildir. Bu farkı göremeyen, yaratılmışla Yaratan’ı bir tutar ve bu da “vahdet-i vücûd”un yanlış anlaşılması olur. Hakikat ise “vahdetü’ş-şühûd”dadır; yani tevhidin şahitlik mertebesinde.
İşte bu noktada tefekkür edilir… Bu çağrı, akılla değil, gönülle düşünmeyi hatırlatır. “Tefekkür”, kalbin gözüyle görmektir. Bu makamda insan, gördüğünün ardındaki görünmeyeni temaşa eder.
Zaten var edilen her bir varlık, O’nun nurunun kendinden kendine diye bileceğimiz tarzda bir yansımadan başka değildir. Bu cümle tevhid-i şuhûdun özüdür. Varlık, Allah’ın nurunun kendinden kendine yansımasıdır. Yani O, yaratılmışta görünür ama yaratılmış O değildir. Bu, “kendinden kendine” tecellîdir. Çünkü Allah, Zât’ından başka bir şeye muhtaç değildir.
Olaya yaklaştırmak için bir örnek vereyim. Lütfen mânayı alın, örneği çöpe atın… Zira hakikat anlatımındaki edebi inceliği gösterir. Hakikat örnekle anlatılmaz, sadece yaklaştırılır. Çünkü Allah’ın zatına dair hiçbir örnek tam değildir.
Şöyle düşünelim: Havada uçuşan bir balonun içindeki havanın her zerresine denilse ki “Nereye baksan uzay orada.” İşte balonun içindeki hava zerrecikleri birbirine baksa ve birbirlerine derlerse “İşte sen uzaysın” hata ederler. Belki balonun içindeki her zerrecik de o zerrecik gibidir.
Bu misal, varlıkların birbirine bakarak hakikati kendilerinde zannetmesini anlatır. Tıpkı balonun içindeki hava zerrecikleri gibi, her varlık kendi çevresine bakar ama o çevreye hapsolmuştur. Uzay (mutlaklık) ise balonu da, havayı da, içindekini de kuşatandır. Allah, o uzay misali, her şeyi kuşatandır ama hiçbir şey O değildir.
İşte fiil aleminin sonucu yaratılan kesret âlemindeki her bir varlık da öyledir. Ve tefekküre devam edelim. Kesret âlemindeki varlıklar, sınırlı idrakle kendi çevrelerini algılarlar. Fakat o çevre, O’nun ilminde bir damladır. Tefekkür, bu damlanın okyanusa ait olduğunu fark etmektir.
Ayet burada görüyorsunuz demiyor ki “oradadır” diyor. İşte her bir varlık O’nun nurundan alınan bir tutam nurdan var olduğu için, o nurun içeriğindeki her bir nokta için 360 derece x 360 derece ve o bir tutam nurun içindeki her bir fiilsel varlık için tüm yönler için, işte tüm yönler vechullaha dönük olur.
Bu ifade, mekânsızlığın ve yönsüzlüğün sırrını anlatır. “Oradadır” denilmesi, Hakk’ın her yönü kuşattığına delildir. Nur (ışık) yayıldığı her noktada, kaynağını taşır ama kaynağın kendisi değildir. Yani her yönde “vechullah’a dönüklük” vardır, ama hiçbir yönde “vechullah’ın kendisi” yoktur.
Buradaki olay: Gördüğün fiiller âlemindeki varlıklar, vechullah’tan değildir. Bunu iyi bilelim. Kesret âleminde görülen her şey, ilahî kudretin eseri olsa da zatî değildir. “Vechullah’tan değildir” demek, “O’nun yüzü değil, yüzüne dönük durumdadır.
İşte olayın izahı bu şekilde olur. Oluşan her bir nokta fiiller âlemidir. Dolayısıyla vecih değildir. Vecih yüz demektir. İşte nur da vechullah’tan yansır. İşte bunlar Allah’ın vechi değildir.
Hakikat budur: Her şey, O’nun nurundan bir yansıma olsa da, O’nun zatının kendisi değildir. Bu fark, imanla irfan arasındaki ince çizgidir. Varlık yüzdür ama yüzün sahibi değildir. Nur, O’ndan gelir ama O’nun kendisi değildir. Bu idrak, kişiyi şirkten, hatta benlikten kurtarır.
“Doğu da Batı da Allah’ındır. Nereye dönerseniz dönün, Allah’ın vechi oradadır.” (Bakara, 115) “O, evveldir, âhirdir, zahirdir, bâtındır. O her şeyi bilendir.” (Hadîd, 3) “Allah’ın nuru, içinde lamba bulunan bir kandil gibidir.” (Nur, 35) “Sizi biz yarattık, hâlâ tasdik etmiyor musunuz?” (Vâkıa, 57) “Her şey helâk olucudur, yalnız O’nun vechi bâkî kalacaktır.” (Kasas, 88)