304)“DUYGU TERK EDİLMELİ” SÖZÜ, ŞEYTANİDİR

Öncelikle bilelim ki, insan robot değildir. İnsan, içinde hissedişlerle yoğrulan, kalp (gönül) merkezinde tecelli eden bir varlıktır.

Robot, mekanik bir düzenin itaatkâr unsurudur; fakat insan, nefesin (ruh) ilahi bir dokunuşla bedenle buluştuğu bir şaheserdir. Duygular, bu ilahi dokunuşun yeryüzündeki akisleridir (yansımalarıdır).

İnsanı diğer varlıklardan ayıran en temel şey, kalbinin canlılığıdır. Çünkü kalp, Allah’ın nazar ettiği yerdir. Akıl tartar, beden yürür; ama kalp hisseder. İşte bu his, insana Rahman’dan bir nefesin dokunuşudur.

İnsan duygusal meleklerle donatılan bir varlıktır. Bu melekeler (öz yetiler), insana Hakk’ın sıfatlarının küçük birer yansıması olarak verilmiştir. Sevgi, merhamet, korku, sevinç, sabır, öfke… Hepsi ayrı bir meleke; her biri insanda Hakk’ın bir tecellisidir.

“Meleke” aslında insanın içindeki kuvve (potansiyel) alanıdır. Bu potansiyeller, Hakk’ın isimlerinden birinin insanda parlayışıyla faaliyete geçer. Sevgi Es- Vedûd’un, merhamet Er-Rahman’ın, hüzün El-Habîr’in, öfke El-Kahhâr’ın tecellisidir.

İçinde bulunduğu durum ve hale göre ilgili melekeler kendisinde baskın olur. Tepkime gerçekleşir ve kişinin robottan farkı ortaya çıkar. İnsan sabırla sınanırsa sabır meleği parlar; nimetle buluşursa şükür meleği harekete geçer.

Her durumda insanın içinde bir hareket olur; işte o hareketin yönü insanın ruhsal seviyesini belirler. Duygular, insanın iç âleminde yankılanan ezelî nefesin yankılarıdır. O yankıya kulak veren, Allah’ı kendi iç dünyasında duymaya başlar.

Duygusal haller dünyada olduğu gibi, ölüm ötesinde de devam edecektir. Çünkü duygular ruhun özündendir; ruh ise ölmez. Ruh, madde değiştirir ama his kaybolmaz. Cennet, bu duyguların arınmış hâlidir; cehennem ise kirlenmiş hâlidir.

Ölüm, duygunun bitişi değil, saflaşmasıdır. Cennet’te sevinç duygusu mutlak huzura dönüşür; cehennemde ise hüzün duygusu yakıcı bir pişmanlığa bürünür.

Cennetteki sevinç ve mutluluk duygusunun doruğunu yaşarken, cehennem ehli, hüznün doruğunu yaşayacaktır.


Zaten insan demek duygusal varlık demektir. Duygu, insanın yaratılışında var olan ilahi bir özelliktir. O yüzden “insan” kelimesi “ünsiyet” (yakınlık, sevgi) kökünden gelir; yani “yakınlık kuran varlık”. “Ünsiyet” kurmak, Allah’ın isimlerine muhatap olmak demektir. İnsan, Esma’yı tanıdıkça duyguları da kemale erer.

Bazı öğretiler, insandan duyguları kaldırmaya dönük çalışmalar yaparlar. Neymiş efendim, sevinç ve keder bitecek ki eresiniz? İşte bu öğretiler, insani öğretiler değildir ve sonu felakettir.

Duyguları yok etmek kemal değildir, duyguları ilahi dengeye oturtmaktır kemal. Çünkü “duygusuzluk”, kalbin kurumasıdır. Kalbi kuruyan kimse, Rahman’ın nefesini duyamaz.

İnsanın psikolojik vaka olmasıyla son bulur. Zira eşref-i mahlûk (yaratılmışların en şereflisi) olan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz dahi sevinç ve hüznü yaşamıştır.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) oğlunun vefatında gözyaşı döktüğünde, “Göz yaşarır, kalp hüzünlenir; ama biz Rabbimizin razı olmayacağı sözü söylemeyiz” buyurmuştur. Bu, duygunun inkârı değil, terbiyesidir.

Yorumsuz ve yargılamasız seyir ayrıdır. Duygunun olup olmaması apayrıdır. İnsanın seyir hâlinde duygularını fark etmesi, onları kontrol etmesi anlamına gelir; ama duyguyu tamamen kaldırmak ruhun çürümesidir. Duygular, nefsin gürültüsünden arındırıldığında “hâl”e dönüşür. Hâl, duygunun ilahi merkezle buluşmuş hâlidir.

Hatta ayette, zalimlere karşı savaşı bile Allah bize emretmiştir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de üzerine saldıran zalimlere karşı bizzat kılıç almıştır. Günümüzde bile Mehmetçik, bu hakikatin nöbetindedir.

Merhamet, zulmü onaylamak değildir. Duyguların dengesi, hem rahmeti hem celali bilmekle olur. Allah, Rahman’dır ama aynı zamanda Kahhâr’dır da.

Kişi yargıda bulunmadan yorumsuz bir şekilde seyreder; ama güzellik, kişinin içinde sevinç oluşturur. Çirkinlik ise, kişinin içinde üzüntü oluşturur. Bu, insanın fıtratında (yaratılışında) vardır; güzeli sevmek, kötülükten etkilenmek ilahi bir aynadır.

Güzelliğe sevinmek, Hakk’ın cemalini fark etmektir. Çirkinden incinmek, Hakk’ın celalini hissetmektir. Her iki hâl de Hakk’a aittir.

Allah bile kullarının kendisine yönelmesine sevinir der Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz. Tabii ki Allah’ın sevinci mutlak sevinçtir, insanın ise yaratılmış sevinçtir. Zira insan, tüm her şeyiyle mahlûktur.

İlahi sevinç, insanın yönelişini rahmetle karşılamaktır. İnsan sevindiğinde yaratılmış sevinciyle karşılık verir; ama o sevinç bile Rahman’ın bir lütfudur.

Örneğin, gözümün önünde bir insanın zulmen öldürülmesi, ya da savunmasız bir kadına zulmedilmesi, içime derin bir hüzün indirir. Veya bir ihtiyaç sahibine iyilik edilmesi, içime mutluluk indirir. Bir kere sen insandan duygusal alanını alırsan, taş gibi olur. Kalbi taşlaşan insan, artık secdede bile ağlayamaz. Hâlbuki secde, kalbin yumuşadığı yerdir. Allah, kalbi taşlaşanı değil, kalbi kırık olanı sever.

İslam’da yok böyle bir şey. Tasavvufta yok böyle bir şey. Hakikatte yok böyle bir şey. Hele marifette asla yok böyle bir şey. Zira marifet (Allah’ı bilme ilmi), duygusuzluğu değil, duyguların İlahi iradeye yönelmesini öğretir. Marifet ehli ağlar, güler, sevinir ama hepsi “Hakk içindir.”

Çünkü biz insanız ve duygusular (duygularla) meleklerle donatıldık. Ama yargılamayı mutlak sahibine havale ederiz. Çünkü “el-hamdu lillahi rabbil âlemin” dedik; yani her övgü âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.

Duyguların da hükmü Allah’ındır. Biz hissederiz ama hükmü O verir. Duygular, O’nun bize verdiği emanettir. Bu emaneti taşırken dengede kalmak, kulluğun olgun hâlidir.

“Andolsun, Biz insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tin Suresi, 4) “Göz yaşarır, kalp hüzünlenir, biz ise Rabbimizin razı olmayacağı sözü söylemeyiz.” (Hadis-i Şerif) “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d Suresi, 28) “Merhamet etmeyene, merhamet edilmez.” (Hadis-i Şerif) “Rabbin dileseydi, onları tek bir ümmet yapardı; fakat dilediğini rahmetine kavuşturur.” (Hud Suresi, 118)

 İnsan, duygularıyla imtihan olur; ama duygularını ilahi dengeye taşırsa marifet kapısı aralanır. Sevinç, Rahman’ın tebessümü; hüzün, Rahim’in çağrısıdır. Duygular, insana verilmiş birer “ilahi nefes”tir; onları yok etmek değil, onların içindeki Rahman kokusunu duymaktır kemal. Kalbi diri olanın duası kabul olur, çünkü o kalp Allah’ın nazargâhıdır.