NAKKAŞ SÖZLER (2751-3000)

2751) Rabıta ile rabbinden kendine nüzulün sırrına erersin. Ne bulursan kendinde bulursun. Tüm yükselişini kendinde yaşarsın. Gayrı lakırdılarla geçerse vaktin; zaman israfı yaparsın.

2752) Aslında herhangi birine herhangi bir yerden bir şeyin geldiği yok… Her şey kişide Allah’ın lütfuyla gömülü.. Tıpkı civciv olan yumurta gibi… Her şey içinde… Sadece annesinden gerekli olan sıcaklığı edinir ve sonra da kendi içinde pişer ve ayaklanıp kanatlanır. Allah’a iman derin sessizlik getirir ve kişi gönlüne dalar, zaten onun için sessizleşir.

2753) Yani kalp murakabeye dalar; Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e salavat getirilince, kalpteki derin huşu canlanır, bir coşku ortaya çıkar ve bu içe sığmayan hararet, salavat olarak dışa yansır. Ecdadımız, Allah’a olan saygıda ve Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) duyduğu sevgide asla kusur etmedi; onların yolu, bugünkü naylon bilgili sözde ilim ehlinin değil, ihlasla yürüyen hakiki âriflerin yoludur. Zaten ecdadın bu saygın yoluna dil uzatıldıkça, sanal “paramatikten” ve “zevkmatikten” beslenen bugünün gençliğinde manevî değerlere karşı edepten geriye neredeyse hiçbir şey kalmadı desem, yeridir.

2754) Rabıtasını rabbine kuran kişi, artık kullara minnet etmez.

2755) Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.), toplumda bir ruhban sınıfının oluşmasını engellemek ve bir kimsenin başka birine üstünlük vererek onu ayrıcalıklı ilan etmenin önüne geçmek için, vefatından önce herhangi bir kişiyi halife olarak tayin etmemiştir. Hz. Ebubekir (r.a.) dahi sahabenin istişaresi ve biatiyle halife seçilmiştir. Ondan sonraki halifeler de benzer şekilde, topluluk tarafından seçilmişlerdir. Madde ile manayı bir arada taşıyan dört büyük halife döneminden sonra, manevi ve ilmi çizgi yönetimden ayrılarak halk arasında yayılmaya devam etmiş; siyasi yönetim ise sultanlıklar ve hanedanlıklar şeklinde maddi bir yapıya bürünmüştür.

2756) Ey kardeşim… Tek rabıtan Rabbine olsun. Kim ki başka birine rabıta yapmanı teklif ediyorsa, o seni senden etmek isteyendir.

2757) Murakabe ile rabıtayı birbirine karıştırma. Murakabe, Allah dostları ile kalbini cem ederken; rabıta seni kaydırabilir. Zira rabıtada kul, karşıdakini komple kopyalar. Ama murakabede ise ruhundan ruhuna, istenilen çerçevede güç bağı gelişir. O yüzden de rabıta, sadece işin ehemmiyetini iktiza edenler içindir. Ama murakabe, her kişi içindir. Öylece kalbin güçlenmesi mukadder olur.

2758) “Rabbin sana, senden yakın iken; sen, bunu hayalist bir söylemle hayallendirirsen, hayalci olursun. Çünkü O, sana kudret eliyle dokunarak, nakşıyla dokudu. Sen, kendi özünde hayal bir varlık değil; mutlak olarak, gerçel bir varlıksın.”

2759) Niye insanın varlığına “gerçek” değil de “gerçel” dersek, olayın aslına daha çok yaklaşmış oluruz? Çünkü insan, “gerçek bir varlıktır” dersem, o zaman insana mutlak bir vücud vermek lazım. Ama gerçel dersek, insana mutlak bir vücud vermeden, ama varlığının da asli olarak var olduğu kanısı ortaya çıkar. Dolayısıyla insan gerçek varlık değil, gerçel varlıktır. Yani mutlak olarak değil, yaratım olarak varız.

2760) Ruhtan yoksun hiçbir ilim seni kuşatamaz. Seni kuşatmayan ilim ise, seni fethedemez.

2761) Rububiyet itibarıyla kişiye akan akım değişken iken, uluhiyet itibarıyla değişkenlik olmayıp kişi el açıp boynunu bükmüştür.

2762) Reklamlar, en çok insan yüzünü sahneye çıkarır; gözlerinde parlayan yapay bir hazla, izleyiciyi de o yanılsamaya ortak etmeye çalışır. Bu gösteride duygular susturulur, bilinçler usulca uyuşturulur. Zihin, yönlendirilmek istenen hedefe kilitlenir; arzuların ipleri ustaca çekilir. Ve işte o anda sömürü başlar, hem de fark edilmeden, isteyerek… Bu psikolojik oyun, yalnızca reklamlarda değil, yaşamın her köşesinde sinsice sürdürülür.

2763) Yer kuyusundan çıkmak için ana halat rahmettir. Yerdekilere merhamet et ki semadakiler sana rahmet etsin.

2764) Kim ki, Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizden sonra, Allah’tan vahiy alan yeni bir rasul beklerse, Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizden mahrum kalır.

2765) Bazıları der ki Allah razıdır zaten her amelinden. Hayır, Allah senin işlediğin kötü amelden razı değildir. Öyle diyenler daha Allah’ı tanımamışlardır.

2766) Her insan rabbul erbaba açılan ayrı bir penceredir. Pencere perdeli olmalı, yoksa odanın mahremiyeti kalmaz.

2767) İnsanı perde yapan ve kininden vazgeçemeyen kişi, rabbine iltica etmemiştir.

2768) Her hal ve şartta rabbinden istemeye yüzün olsun. Sakın istemeye yüzüm kalmadı deme… Çünkü başka kapın yoktur…

2769) “Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış. Doğrusu, Rabbin kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir.” (Nahl Suresi, 125) Bize düşen, her şeyin hikmetini sezdiğimiz kadarını söylemek veya yazmaktır. Herkes kendi yolunu seçmede özgürdür elbette. Bu yüzden de edindiğimiz ilmi ve ahvalimizi izah eder, kimseye asla ve asla herhangi bir şeyi dikte etmeyiz. Seveni sever, üzeni ise kendi haline bırakarak “selam” der geçeriz.

2770) Ona, buna, şuna “resul” diyen; olayı bilmez katiyen. Olur, şeytanın atına binen; onun düdüğüyle inleyen.

2771) Dört halifeyi birbirinden ayıran, Rasûlullah sallellahu aleyhi ve sellem efendimizi tanımamıştır.

2772) Bir yol olmalı… Suffe ashabı nasıl yetişti? Onları ve onların öğretmeni olan Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizi iyice tetkik etmeli. Nasıl oldular da elli yılda İslâm ilmi üç kıtaya yayıldı?

2773) Rububiyet mertebesini ulûhiyet mertebesine monte etmek ve varlığa o gözle bakıp Allah’a hulul vermek en büyük perdeliliktir. Tarihte bu düşünce kılıf değiştirerek günümüze kadar ulaşmıştır. Unutmayalım ki, her ne kadar biz rububiyet alanı itibarıyla onunla hayat bulup kaim isek de, o ulûhiyet itibarıyla bizden münezzehtir. Hem rububiyet itibarıyla dahi ekber olup “sübhane rabbiyel a’la” dır.

2774) Yorgunum… Hissizim… Ve yalnız… Nefesi Rahman’a muhtacım… Şefaatine muhtacım ya Resulallah… HUU… İLLA HUU… هو إلا هو…

2775) Allah razıdır elbet her yarattığı oluşumdan ve yaratımdan… Peki, sen razı mısın onun sana sunduğundan? Sen razı değilsen, ondan razı olunan bir rıza hali bekleme… Çünkü önce sen ve sonra o… Çünkü Vefalıdır O… Kul ise ekseriyette cefalı…

2776) Ya rabbi yarattıklarını seyre daldım, vardım kaf dağına. Orayı son sandım, halbuki daha yeni başlamıştı yolculuk.

2777) İşlediğin, seninle Rabbin arasındaysa sorun yok; bir yöneliş ile affedilirsin. Çünkü sen O’ndansın, O da senden sana daha yakındır. İşlediğin, seninle başkası arasındaysa, affedilmen için o kişinin hakkını helal etmesi gerekir; yoksa onun Rabb’i seni bağışlamaz. Çünkü O, ona ondan daha yakındır. Rabbü’l-erbab’ı bilirsen, işte bunu da çözersin.

2778) Sadece Rabbânî ol, ey kardeşim… Gerisi boş takıntı, ey öz nefesim… Takıntılar geri bırakır seni, ciğerim… Azizim, de ki: “Ben sadece Rabbime hasretim.”

2779) “Allah’ın kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik vermesinden sonra hiçbir insanın kalkıp insanlara ‘Allah’ı bırakıp bana kul olun.’ demesi düşünülemez. Aksine, ‘Öğretmekte olduğunuz kitap ve yapmakta olduğunuz incelemeler gereğince Rabbin hâlis kulları olun!’ der.” (Âl-i İmrân Suresi, 79) Ne müthiş bir ayet! Hakikati bilen, insanları kendisine değil, Rabbine yönlendirir; çünkü gerçek rehberlik, egoya değil ilahi olana davettir. Kim insanları kendisine kul etmeye çalışıyorsa, ya gerçeği hiç anlamamış ya da bildiği hâlde onu çarpıtmıştır.

2780) İlmin hangi saatte ve kimden doğacağı belli mi olur? Sürekli rabtte ol ki kaçırmayasın.

2781) Risalet konusu çok mühimdir. Gaybî ilim aldığını iddia eden ve kendisine göre ayetlere anlamlar vererek anlam kayması yapan sahte ruhlu kişiler, rasûllük kisvesi adı altında türer. Bu olay, tarih boyunca aynı şekilde tezahür eylemiştir. Efendimiz zamanındaki “Müseylemetü’l-Kezzâb” dahi bu düşle bir şeyler paylaşıp birçok kişinin fıska düşmesine sebep olmuştur. Bu husus, şeytani güçlerin kullandığı en büyük kisvedir. Zira içine girdikleri bâtılı ancak risalet kisvesiyle ballandırarak sunarlar. Arayışta olan birçok gariban da olayı bilmediği için kanar. Kananlar ise dünya ve âhiret hüsranını yaşar.

2782) Rab izin vermeden kişiye bir şey ulaşamaz. Rab derken ne deriz ki? Rububiyet alanı, senin terbiye edilebilir dünyandır. Eğer kişinin terbiyesi oluşmasaydı, bunca Allah elçisi neden geldi? Demek ki terbiye olunuyormuş.

2783) Sen erdiğin marifeti, gözle gördüğün kişiden mi sandın? Hayır, esası şu: Rububiyet alanının tamirini sadece, Kur’ân’ı bizzat yaşayarak senin yaşam platformuna sonsuzluğuna uzanan hayat sevinci ile ülfetini sunan Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz öğretir. Kalbi terennüm ve yönelimle, onunla olabildiğince zihninde canlandırdığın canlı hissi salavât okumak suretiyle canlı tutarak yönel. O kopmaz olan ipe sahip çık; çık o daracık olan dünya kuyusundan, sonsuzluğun geniş sahasına… Dar olan dünya kuyusunda darlananlara da sakın ülfet besleme. İşte o zaman mutlu olursun.

2784) Kader, sana özgü olan rububiyet alanındır. Sen, rububiyet alanını güzelliklerle tamir et. Öylece, öz alanını nimete erenlerin alanı gibi şekillendir. Güzellikler sana akacak ve Allah, karşına hep mutluluklar çıkaracaktır.

2785) Kişisel ve toplumsal istek ve arzuları birbirine karıştırmadan yola koyulmalı ve rabbin rızasına ermeliyiz.

2786) Peygamberlerin yani Rasûlullah ve nebiyullah (tümüne selam olsun) olan kişiler dışında kimse seçilmiş olamaz. Her insan eşittir. Üstünlük takvadadır. Onun ilmi de Allah’ın indindedir.

2787) Meteorolojiye teslimiyetimiz kadar peygambere teslim olamıyoruz. Yağmur yağacak dediğinde hemen tedbir alıyoruz. Peygamberler ise, sonsuz bir yaşam var, hazırlık yapın dediği halde, oralı bile olamıyoruz.

2788) Eski günlerde ruh vardı… Sadakat ve nur vardı… Hakikate götüren yol vardı… Marifete götürücü irfan vardı. Ya şimdi ne var? Aynı şeyler var da frekans aralığı biraz değişti. Artık radyomuz o yordamı çekmez oldu, başka yordamlarda bir şeyler arar oldu. Ama heyhat… Mutlu olamayan kederler ve düzleme girmeyen kaderler… Öylece bitmeyen dünyevî işler… Zira, hangi yordamdaysan o yordamla olur haller.

2789) Rahmânî nuru, aklın sınırlarıyla değerlendiren pozitivistler; kendilerini tasavvufçu sanıp felsefede kayboldular.

2790) Ölüm ötesi “kişisel şuuru” ve “hüvviyeti varlığı” devam ettiren ruh, insanda var olduğu gibi, diğer her bir varlıkta da vardır.

2791) Ey nefsim… Kolay mı sandın Rıdvan’a kavuşmayı. Yok yok amelinle Malik’i tercih ediyorsun. Onun için de semaya yükselen gibi daralıp düşüyorsun. İşte ey nefsim… İçinde ateşi yakan Malik’ten geç ve Rıdvan’a er ki gül bahçesi olsun makamın…

2792) Benim ile Rabbim arasına kimse giremez. Rabbimi bana tanıtan ve yolunu izah edenleri ise sever, onlara saygıda kusur edemem. Tebliğde ise, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz ile arama kimseyi koyamam. Onun dizi önünde oturup nübüvvet deryasından faydalanırım. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den günümüze, bu yazıyı yazdığım gün itibarıyla 1435 yıl geçmiştir. Kur’an’ı, güvendiğimiz sahabeler bir araya toplayıp kitap hâline getirmiştir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in sünnetini, tâbiîn ve etbauttâbiîn bizzat sahabeden rivayetle bize ulaştırmıştır. İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe tâbiîndir. İmam Şâfiî ise etbauttâbiîndendir. Düşünsene; birinci dereceden Allah Resûlü ile irtibatlı olan o zatlar, Kur’an ve hadîsi yorumlayarak işin ilmihal ve muâmelât kısmını derleyip toplamışlardır. Kîl ü kāllara, yani dedikodulara mahal vermeden, o selef-i sâlihîn âlimlerinin yolunda yürüyerek ibadetlerin şekilsel yapılarını gönül rahatlığıyla uygulayabiliriz. Şayet dersen ki: “Ben a’rab’çayı bütün kaideleriyle öğrendim, tüm âyet ve hadislerin iniş sebeplerini öğrendim, uygulama alanlarını keşfettim; artık kendim yolumu çizebilirim âyet ve hadislerle…” o zaman derim ki: Yolun mübârek olsun. Ama a’rab’çayı öğrenmeden, konuyla ilgili tüm hadislere vâkıf olmadan dersen ki: “Ben yolumu kendim çizerim,” hata edersin. Meselâ dört mezhebi hayatından çıkar ve abdest almaya çalış: Hangi hadise göre alacaksın? Yahut ayetten ne mânâ çıkaracaksın? Namaz da öyle, zekât da öyle, hac da öyle, nikâh da öyle, ticaret dahi öyle… Tüm ilmihal ve muâmelât böyledir. Îtikādî ilimler de öyledir; lafla olmaz. Birkaç tasavvufî terimle bu hakikatlerin anlaşılması asla mümkün değildir. Yaşam ve yaşayış önemlidir. Tabii ki Kur’ân’ın ruhuna ermek için de çaba lazımdır.

2793) Azizim sendeki çırpıntı Rahmân’dandır; sendeki hâl, deryâ-yı ummândandır; Bahr-i Basît’in buharındandır; Târık’taki su gibi, aradaki perdedendir; Rahmet-i Hudâ’nın fermanındandır; buharlaşan suyun bulutlaşmasındandır. Bunlar mecâzî telaffuzlardır, içeriği ise sendeki evhamların ötesindendir. İşte ey nefsim, geç evhamları ki çözesin bulmacayı; yoksa karalayıp durursun da aradaki bağlara ulaşamaz, bulmacanın aslına varamazsın. Bunun çaresi de zikirde râm olmaktır, yoksa sadece söyler durursun.

2794) Rüyasında uçup kaçan gerçekte hala yatağındadır. Dostum, seni sana vardıran… Rüya değil kalbine ilham veren rahmani sözcüklerdir.

2795) Tüm çabalar, kişinin rububiyet alanını, yani Rabbi hâssını, fıtrat üzere kıvamda tutmak içindir. Kıvamımızı öyle bir hâle getirmeliyiz ki, bizi gören doğrudan Allah’ı hatırlasın.

2796) Tüm olay Rab’de başlar ve Rab’de biter. Rabb’e doğru yükselme devam ettikçe muhabbet yükselir. Eğer ki zirve yaparsa ikinin biri olur. Tıpkı Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimiz ile Hz. Ebubekir essıddık gibi.

2797) Rab’de buluşma demek, aynı manaların yükseldiği insani şuurların birbirleriyle etkileşim halinde olmalarıdır.

2798) Adam bana diyor ki yazdıkların çok ağır. Ya ne ağırdır ya… İnan daha hafifini yazamıyorum. Daha doğrusu yazılamıyor. Çok hafif yazılanlar da var aslında. Ama kesmiyor. İşte anlaşılmak için zikir şart…

2799) Ey hamdin kendisine ait olduğu Rabbim. Ey, yaşatarak gerekli enerjiyi veren Rahman’ım. Ey, hayatımı devam ettiren Rahim’im. Ey benim Mâlik’im ve Melik’im… Beni doğru yola ilet; Sana muhtacım.

2800) Rabbin adıyla okumak, ibadete götürür. İbadet, ubudiyete götürür. Ubudiyet, vahidiyete götürür. Vahidiyet, samediyete götürür. Samediyet, ehadiyete götürür. Ehadiyet, Allah ismi aynasında seyre götürür. Seyr, ‘Hû’ya götürür. Hepsinin ilk adımı okumaktır. İşte ilk inen ayet, ‘Rabbin adıyla oku’ diye başlar.

2801) Nebi ve resul; biz kelime-i şahadette Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem Efendimizin risaletine şahitlik ederiz. Ama kabirde Münker ve Nekir bizden nebimizin kim olduğunu sorgulayacaklardır. Fark ne ki? Fark şu: Nebi, Allah’ın yarattığı yaratış fıtratından, insani yaşam düzeni hakkındaki tüm bilgileri Cebrail vasıtasıyla Allah’tan alıp bu bilgileri kendi nefsinde uygulayan, ailesine ve çok çok yakın dost ve akrabasına da nefsinde uyguladığı yolu paylaşandır. Resul ise, kendi nefsinde yaşadığı güzellikleri bölgesine veya tüm insanlığa tebliğ ile görevlendirilen nebilere denir. Nebi olup bu nübüvvet bilgilerini tüm insanlığa ulaştırmakla yükümlü olan nebilere, sahife veya kitap adı altında yeni kitap verilmiştir. Nebi olup nübüvvet bilgilerini bölgesel olarak anlatanlara ise yeni kitaplar verilmeyip, daha önceki nebinin kitabını orijinal haliyle çevrelerine ulaştırmışlardır. Yeni kitap verilen veya yeni kitap verilmeyip daha önceki kitabı yenileyerek insanlığa tebliğde bulunan nebilere resul denmiştir. Resul; irsal eden, getiren, ulaştıran, aracı gibi manalara gelir. Çok kısır bir kavram olarak kalsa da Türkçede “postacı”, Farsçada “peygamber” kavramları resul kavramına karşılık kullanılmıştır. Ama “postacı” veya “peygamber” kavramları biraz kısır kalır. Çünkü resul, nübüvvet bilgilerinden bildiği ve uygulamasını yaptığı şeyi anlatır. Yani bize ulaştırdığı ilmin ne olduğunu bilir. Ama “postacı” veya “peygamber” kavramlarının karşılığı, kapalı kutuyu sana ulaştırandır; ve paketin içeriğini bilse de özümsemesine veya uygulamasına gerek yoktur. Bu manada Cebrail için bu kavramlar kullanılabilir. Çünkü Cebrail, nebi olan resule getirdiği bilgileri uygulama zorunluluğunda değildir. Biz kelime-i şahadette Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem Efendimizin Allah’ın resulü olduğuna şahadet ederiz. Ama kabirde melekler Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem Efendimizin nübüvvetini, yani Efendimizin nefsinde uyguladığı ve bize ulaştırdığı tebliği bizim uygulayıp uygulamadığımızı sorgulayacaklardır. Nübüvvet, salt ilim ve ferdi uygulamadır. Risalet ise uygulanan ilmin insanlara ulaştırılmasıdır. Bu konudaki ayetler bir bütün olarak tetkik edilirse, bu olay kolaylıkla fark edilecektir.

2802) Rabbin seslenişine kulak vermeyen, sonuçlarına katlanır. Allah, kimseye zulmetmez. Kişi; iman esasları ve ahkâmı hakkında herhangi bir sayfada gördüğü ve haberdar olduğu hâlde, kıyamet günü ‘Ya Rabbi, bilmiyordum ve duymadım.’ deme hakkına sahip değildir. Çünkü ona hitap, o sayfadan ulaşmıştı.

2803) Biz Allah’tan razı olsak… İşte o zaman Allah da bizden razı olur… Sonrası safiyet oluşur… Senli benli muhabbetleri biter… Ayna berraklaşır ve seyir başlar.

2804) Rabıtada gönül, önce tüm içini dolduran bir şevkle Allahu ekber deyip, sonra da Allah’ın dostları ile kalbi kenetleme yaparsa, işte o zaman kenetlendiği kalpten hiçbir olumsuz akıntı almaz ve korunaklı hale gelir.

2805) Rabbimize nankörlükten bir kurtulsak… Üzerimizdeki nimetleri görerek yaşasak… Her insanın elindekinin Allah’tan geldiğini görsek… Acaba davranışlarımız nice olurdu? İnan ki kardeşim… Huşu’dan başımızı masivaya doğru kaldırmaktan utanır olurduk.

2806) Allah herkesten razıdır görüşü, tümdengelim noktasına göredir. Ama tümevarım nazarında mutmain–radiye–merdiye sırası esastır. Bu, âyetle sabittir. Yani alttan yukarı nazariyede, önce sen razı olacaksın ki O da senden razı olsun. Zaten “Allah razı olsun.” deyimi de buradan kaynaklanıyor. Bu arada “hâşâ” Allah’a varıma tümevarım veya Allah’tan gelime tümdengelim demedik. Bu “tümdengelim” veya “tümevarım” kavramları, yaratılış noktası itibarıyladır.

2807) Rabbani ilimleri tahsil ederek okuyan ve okuması yüzünden de çalışmaya imkânı olmayan öğrencilere, hem ilim tahsili için öğrencilere ders veren ve dolayısıyla da ömrünü rabbani ilimlere adayan öğreticilere, zekât veya fitre verilebilir. Bu ayetle sabittir. Tövbe Suresi 60. Ayet. Buyurun… “Sadakalar ancak şunlar içindir: Fakirler, yoksullar, o işte çalışan görevliler, müellefe-i kulûb (kalbleri İslâm’a ısındırılacaklar), köleler, borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalmışlar. Allah tarafından böyle farz kılındı. Allah her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

2808) Ruhi bunalma, stres, gürültü, hırs, arzu, tatminsizlik, korku, sevgi, kin, nefret ve daha birçok kişisel durumun ortaya çıkışı; insan vücudunda çinko, sezyum, bakır, demir, gümüş, altın gibi elementlerin azalması ya da çoğalmasındandır. Sonra da biz, bu dengesizliklerin tedavisi için maddî sebepler arar durur, dışarıdan kimyasal ilaçlar enjekte ederiz. Günümüzde hastanelerin hastalarla dolup taşmasının en büyük nedeni, manevî yolculuğun terk edilip maddî tatmine yönelinmesidir; oysa maddî tatminle ruh aç kalır ve bu açlık hiçbir şekilde doyurulamaz. Biz her bir vitamini sadece gıdadan değil, semamızdan da alırız; ancak vehmin güçlenmesiyle semayla irtibatımız kopar ve kendi kozamıza mahpus kalırız.

2809) Rızık kesinlikle birdir, asla değişmez… Saldıran aynı rızkı kapar sabreden aynı rızka ulaşır. Mü’mine ise ağır olmak, yakışır.

2810) Hamd, sena ve şükür; Rahman olan yaratıcı içindir. Şükür Rabbul Âlemine yapılır. Teşekkür ise bireysel kişiliye yani kişilik sahibi olan ve bileşke alanında terbiye edilen sanal benlik sahibine yapılır. Çünkü şükürde bütünleşme varken, teşekkürde bütünleşme olmadan ulaşılan nimete duyulan minnet vardır. Şükürde mutlakıyet varken, teşekkürde münhasiriyet vardır.

2811) Rahman ismi; tüm yaratımın dayandığı sekiz sübûtî sıfatın ve özellikle de ilim, irade ve kudret sıfatlarının kesiştiği esas merhaledir. Arş’a istivâ etmiştir. Rahîm ismi ise; yaratım planındaki tüm mânâ ve sıfata taalluk eder. Tüm mânâların çıkış menşeidir. Rahîm ismiyle işaret edilen mânâ kuvvesi; üzerine işledikleri nûr şûlelerini şekillere büründürdüğü ve varlığa doğru yaratımın oluşturduğu ikinci basamaktır. Musavvir ismi sonucu bir tutam nûrun içeriğindeki yaratım ışıltıları olarak şekillenen ve varlık adını alan nûrun içeriğindeki her bir huzme, bu kuvvenin sonucu çoğalmaya başlıyor. Cennete gidecek olan kişiler; Rahîm ismiyle içsel kuvvelerini, Musavvir mânâsı perspektifinde ve kendi çapında sınırsız açığa çıkaracağı için, orada istediği ortamı kendi keyfine göre “ol” deyip kendisine olduracaktır. Dünyada dahi bu ismin tecellisi olarak tüm varlıklar da çoğalma devam etmektedir. Allah’a iman etmeyip tüm işlevin kaynağı olarak kendisini görenler, et-kemik bedenin ölümüyle tüm gücünü kaybedecektir. Çünkü Rahîm isminin nakşı, kendi bileşkesindeki nakıştan sökülüp alınacaktır. Rahman ismi gereği varlığını devam ettirecek; ama Rahîm isminin tecellisi kendisini terk ettiği için, yaratım alanından mahrum kalacaktır.

2812) Rahman ve Rahim isimleri bizi hayata bağlayan iki şifredir. Dolayısıyla Besmele dahi bu şifreler ile başlar. Rahman esması sadece soyut bir isim değildir. Bu ismin konulması için her bir mananın olması gerekir. İşte Rahman ismi; tüm varlığı kuşatan ve varlığını hayat, ilim ve irade olmak üzere sekiz subuti sıfattan alan her bir manayı dillendirmektir.

2813) Rabb bir anlaşılsa, muamma bir konu kalmaz. Ama nerdeee… Rabb denildiğinde gözler göklere döner, döner, döner ve boş döner.

2814) Es-Salâtu ve selâm üzerinize olsun, yâ Resûlallah. Rûhâniyetiniz ulaştı imdâda, yâ Resûlallah. Yolun yolumuz, yâ Resûlallah. Siz selâm şehrisiniz, yâ Resûlallah. Es-Salâtu ve’s-selâm aleyke, yâ Resûlallah.

2815) Şu hadîs-i şerîf tüm tasavvuf ilminin temelini teşkil eder: [Ebu Rezin el-Ukeylî (ra): “Ey Allah’ın Resûlü,” dedim, “mahlûkatını yaratmazdan önce Rabbimiz nerede idi?” Bana şu cevabı verdi: “El-A‘mâ’da idi. Ne altında hava vardı, ne de üstünde hava. Arşını su üzerinde yarattı.” (1673 no’lu hadis, Kütüb-i Sitte)] Dikkat ettiniz mi? “A‘mâ”da olan Allah değil, Rabbimizdir; çünkü burada söz konusu olan, Allah’ın zâtı değil, yaratmaya yönelen, tecelli etmeye başlayan ve rubûbiyet vasfıyla ilişkilendirilen mertebedir. Bu anlamda “el-A‘mâ”, tecellisiz, izâfsız ve mutlak bilinmezlik hâlidir ki bu da yaratılış öncesi olan mutlak nurun, lâhutî âlemdeki seyriyle ilişkilidir.

2816) Rahim, “üretim yeri” anlamına da gelir. Besmelenin başındaki “B” harfi, bu işarete binaen, insanın da Allah namına üretim yaptığına delalet eder. Tabii ki Rahman’dan rızık alarak…

2817) Rabbe doğru nazar eden, insanlığa uzattığı elde nefsanî tatmin aramaz. Olay, malî olduğu gibi ilmî anlamda da aynıdır. Kişi, kendisi nimete ererse sonsuz mutlu olur; yoksa geçici bir mutluluk oluşur, sonra kaybolur.

2818) Rabbinin adıyla “oku”maya başlayan, “Aslında yanı sıra ilah yokmuş. İlah diye bildiğim de Allah’ınmış ve yegâne ilah sadece Allah’mış.” diye mırıldandı. Seyreden ise tebessümle ona bakındı.

2819) Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) bir sürü günah sıralanıyor ve “Müslüman bunları işleyebilir mi?” deniliyor. Resûlullah (sav), “İşleyebilir.” diyor. Peki, “İman ehli yalan söyler mi?” denildiğinde, rengi gidiyor, oturduğu yerden ayağa kalkıyor ve diyor ki: “Müslüman asla yalan söylemez.” Buna göre, acaba kaç Müslüman var?

2820) İslam kardeşliği esas kardeşliktir. Bu kardeşlikte de, aynen büyüklük ve küçüklük esasları geçerlidir. O yüzden Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) der ki: “Büyüğüne saygı göstermeyen ve küçüğüne sevgi göstermeyen bizden değildir.” İçinde bulunduğumuz şu “an”ın hürmetine, kaybolan kardeşliği tüm cihetlerimizde yeniden canlandıralım.

2821) Âlemlerden maksat sendin ya Resûlullah; tüm âlemlerden geçip tam miraç sana nasip oldu ya Resûlullah. Ayağının altından sıçrayan toz bize de bulaşsa, ne olur ya Resûlullah? O gün tebessüm edip selamı aldığında, göz sende kaldı ya Resûlullah. Hangi günaha kayarsak kayalım, vechîn önümüze geçer; tekrar sana döneriz ya Resûlullah. Salât ve selâm üzerine olsun ya Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem).

2822) Sair yerlerde okuduğumuz salâvatları melekler iletirmiş, Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e… Ancak Cuma günleri ile Ravza’da okunan salâvatları bizzat kendisi tarafından karşılanırmış. Olayı şöyle izah edebiliriz: Bu karşılama, bildiğimiz dünya kulağı gibi falan değildir. Zira dünya misali düşünürsek, anlamsız bir hâl ortaya çıkar. Mesele şu: Biz salâvat okuduğumuzda, bizimle Nûr-i Muhammedî’nin membaı arasında senkronize bir hâl oluşur. Normal vakitlerde bu hâl, melekler vasıtasıyla sağlanır. Cuma geceleri ve Cuma günü ile Ravza’da okunan salâvatlar, direkt bizdeki insani melekelerin melekleşmesi suretinde oluşan bir senkronize hâlle bizde gelişim söz konusu olur. Yoksa… Milyarları geçmiş Müslüman var; tümünün birlikte veya gruplarca salâvat okuduğunu düşün. Dünya hâliyle bir iletişim şeklinde konuyu düşünürsen, sanki tümünü Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz dünya kulağıyla alır ve bize de karşılık verir. İşte bu durumda, dünya misali bir karmaşık durum ortaya çıkar. Oysaki ölüm sonrasında artık kudret tecellisi mevcuttur. Okunan salâvatlar, salâvatların içeriğindeki dua misli, bize doğru Nûr-i Muhammedî’nin membaı üzerinden bir senkronize hâl meydana getirir ve ihtiyacımız olan nûrî ve ilmî akıntı bize doğru akar. Duyduğumuz kelamları hemen dünyevî duyularla anlamlandırdığımız için olayın aslı bize açılmıyor ve kısır döngüler içinde dolaşıp dururuz. Olayın aslını öğrendiğimizde ise, işte o zaman farkındalığımız meydana gelir. Olayın aslını kavrayamayan ve dünya normları ile yargıda bulunanlar ise, bu tür hadislerin olunurluk hâlini çözemediği için direkt inkâra gidiyor. İşte önemli olan, işin aslını idrak edip saplantıya maruz kalmamaktır.

2823) Seraplar peşinde koşma ki yorulmayasın; bir garip hâl alır götürür, seraplar peşinde coşturur; her coşku geride hasret bırakır, sonra yenisi derken kişilik, seraplar içinde kaybolur.

2824) Springleri belki duymamış birçoğumuz; birçok boyuta bakar spring dediğimiz. İşte spring gibi çok boyutludur nakşımız, hele ondan seyir edilince yok olur hüviyetimiz. Hüviyetimiz nedir ki ey nefsim, az akıllan; kendimizi bir şey sanmışız, hepsi boş, yalan. Kendimizden geçmedikçe olamayız yol alan; var, biraz da sen oyalan, aç kendine alan.

2825) Sessiz ve sözsüz olarak, sırf sevgi ile dol kutlu can; selam olsun sırf sevgiye erenlere ve erenlere dost olanlara.

2826) Saf olmak en büyük mutluluktur. “Keşke” diyeceğim ama “keşke”, şeytana kapı açar; hiçbir takıntımız olmadan, saf olarak yolumuza devam edebilseydik, kuşlar gibi engel tanımadan uçabilseydik. Şeytan ne güne duracak, o da işini yapacak ve seni sana yabancı edecek; öylece seni senden ederek rahmet-i Hüdâ’dan mahrum edecek… İşi o. O işini yaparken sen de işini yap ve onun verdiği vesveselere aldanmadan, geçmişe ve geleceğe dalmadan, içindeki anına anlam vererek rahmete er.

2827) Sadırdan satıra akanı kimse tutamaz; satırdan alınan bilgi insana yüktür, sadırdan alınan ilim insana melek kanadıdır. Yükten kurtul ve kanada bin, kim tutar seni…

2828) Hak yolcusuyla sohbet mest eder; hak yolcusuyla oturup kahveyle hasbihal etmek, “kırk yıl hatırı olur” deyip canı canana hibe etmek, Allah ile olup halkta Hakk’ı seyir etmek, sohbetlerde bulunup Hak’la mest olmak… Ne güzel tecellidir.

2829) En iyi alıcı, Rabbü’l-âlemîn’dir; sakın kendini kimseye mal ettirme, kaybedersin. Ruhuna eziyet ettirme, ruhunu zindana atarsın. Sat kendini Allah’a, daha iyi alıcı bulamazsın; seni var etti, varlığından haberdar etti, bilesin.

2830) Başka yerde arama, sende işte sende… Hatta sen, onla; sırr-ı ilahi özünde, tıpkı şekerin tatlılığı şekerin özünde olduğu gibi…

2831) Yedi semayı geçene cennet kapısı açılır, yedi makamı geçen bire geri dönmelidir; her insana ondan görünmelidir. Aslında döndüğü ilk makam değildir, sekiz cennet kapısını açarak dönmüştür.

2832) Suç varsa sendedir ey nefsim; soyutlanan zaten soyutlanmıştı zınbırtıdan, somutlaşan ise somurttu ve yüzüne ekşilik indi. Tek işi vardı, hep insanları suçladı; dolayısıyla kesret deryasından dışarıya adım atamadı.

2833) Çok konuşanın ruh dünyası boştur, az konuşanın ruh dünyası dolu doludur; derler ya, söz gümüşse, sukut altındır.

2834) Bakarsın ki tüm sanatçılar şarkı söyleyip inlerler… İnlemesi gönülden gelen kelimeleri besteler; sesi güzel olup inlemeyi bilmeyen, inleyenleri taklit eder. İşte tüm inleme neyedir, bilir misin? Özdeki göze, gözdeki söze… Kaynağını bulanlar ise rahmanî birer kul olurlar; kaynağını bulamayan ise şeytanî birer nefes olurlar. Ama uzanıp giden ruh, aynı serüvende kişiye eşlik eder.

2835) Sürü olmaktan kurtulan ve bir üst ilim erbabına sadece gözetmen gözüyle bakan kişi, selam ile gözünü açar; selam olur herkese.

2836) Sır, sır olmalıdır; iki kişi arasında kalırsa sır, kök salar derinliklere, belki de bir gün kapı açılır. Ama sır açılıp saçılırsa, sırrın gücü azalır, hatta yok olmaya doğru yol alır.

2837) Sabrı unutan ve aceleyle içindeki ilgili vaziyete dalan, tatlı olan meyveden mahrum kalmıştır.

2838) Resûl’ün sünneti, Allah’ın insanda görmek istediği sünnet idi; ona Allah sünneti denmişti. Sünneti sadece farz namazın önünde ve ardında kılınan nafile namazlar sanırsan, daha olaya uzaksın demektir; sünnet, hayat bahçesinin tümüdür.

2839) Birisi sizinle konuşurken, yazışırken veya dertleşirken kendisini güvende hissediyorsa, samimisiniz demektir. Samimiyete ihanet eden iflah olamaz.

2840) Esas sadaka şudur; maddi destek derken hemen gözümüz para yardımını veren birini aramamalı. Para yardımı, engelli olup çalışma imkânı olmayana yapılır; engelli olmayana ise çalışma ortamı sağlanır. İşte esas sadaka, balık tutmayı öğretmektir.

2841) Sabreden kazanır; dışa bakıp karar veren yanılır. “İç bilinmez” dersen eğer, acelecisin demektir. Zira sabır Rahman’dandır; sabreden iç yüze ulaşır, gerisi kabukta kalmaya mahkûm olur.

2842) Ufka bakıp denizi seyrederken, kendi denizine dalıp Rabbine sevdasını ısmarlayan kullar, rahmeti hak edip şefkatiyle bürünürler.

2843) Birbirini karşılıksız seven iki kişi yan yana geldiğinde ne konuşacaklarını bilemezler ve ikisi de susar; ama susmaları, onları daha fazla birbirine bağlar.

2844) Ya Rab, ne kadar da bizi seversin; hem mükemmel yaratmışsın, hem de mükemmel rızık sunarsın. Hamd, sena ve şükür sana.

2845) İslam’daki saadet; anlık uyuşturmaların meydana getiricisi olan evhamsal fikirler veya kimyasal ilaçlar gibi kişide meydana gelen bir hâl değildir, insanın tâ genlerine kadar işler ve sonsuz bir huzur sağlar.

2846) Dilimizle söylediğimiz salâvatı kalbe indirelim; kalp, vücudun padişahıdır. Kalp salâvat getirirse, tüm uzuvlar sünnet-i seniyye ile donanır; yaşamın, yaşamın gerçeği olur.

2847) Seyrederken dediğimizde veya seyreden kendisidir dediğimizde, buradaki “kendisİ” kelimesinin dayandığı öznenin Allah olduğunu zannetmeyelim; hayır, Allah değil, seyreden kul… Allah ise, yaratır mahlûkatını, dillendirir güzelliklerini, öylece tezyin eder kulunu ve bu tezyinle güzelleştirir kulun basiretini…

2848) Allah kulunu sever… Allah, kulunu kendi savunur; kimse kendisini aldatmasın. Bir günah işlendi diye de bir veli, velâyetten azledilmez; velâyete erenin velisi Allah’tır. Günahsızlık ise peygamberlere hastır.

2849) [Sonsuz <… -3, -2, -1, 0… (10.000/4…10.000/7) … +1, +2, +3, …> sonsuz]. Aradaki parantez içi, et kemik bedenimizin algılama kapasitesi; bir tutam nur, yegâne bir nükte ve tek bir yaratılış emri… Yaratılışın içinde doğru yolculuk yapıp iletişime geçebilirsek, et kemik bedenin mahkûmiyetinden arınabilirsek, çok daha başka yaratılanı dahi seyredebiliriz.

2850) Kula saygı, Rabbe saygıdır; ince uzun bir yol, tüm yürüyüş zan ile… Zavallıca bir haykırış. Küçük bir virüs ile düşer yatağa ve kendimizi sultan sandığımız dünyacığımız… Hâlbuki dünyacığımız kutsal olduğu gibi, her insanın dahi dünyacığı kutsaldır; kutsala dokunma ve önünde saygı ile eğil. Bu saygı kula değil, bizzat Rabbine’dir.

2851) Tecelli-i esmâ, sıfır noktasıdır; orayı en son bilen, sonda kalır. Sen ey insan, evet sen, bizzat tecellî-i zâta talipsin. Tecelli-i esmâyı her hayvan zaten bilfiil yaşar. Ya tecellî-i Rahmân… Sakın tecellî-i zâta ereceğim diye Zât’ı hayal etme; O, hayâline sığmayacak kadar senden aşkındır. Aşkın ile bu hali aş ki tecelliye mazhar olasın…

2852) Sevgiyle karşılanan rızık için edilirse kanaat, oluşur kişiye kanat; açılır ona kâinat, önüne dökülür tüm sanat. Her kanat açar ona yepyeni bir hayat; artık anlar ki, meleklerde dahi oluşmuş birçok kanat.

2853) Bilgi ve ilim iki şekilde elde edilir… Biri, okuyup araştırıp tüm aklı ve mantığı önüne serip karar vermek; buna aklî delil denir ki, yanılma payı yüksektir. Diğeri seziştir; buna da îmânî delil denir ki, vahiy veya ilham şeklinde insanların sadrına iner. Vahiyde mutlak olarak yanılma payı olamaz, ilhamda ise yanılma payı olur. Tüm icatlara sezişle ulaşılmıştır; seziş en büyük hazinedir, zira seziş direkt Rahman’a dayanır.

2854) Tek sermayemiz olan hayatta, tüm levazım elde edilecek… Beşikle mezar arasında… Evet, tek sermaye burada… Sermaye elde etmek için başka bir hayat da olmayacak. Bu hayat sermayesini yerinde harcamazsak ve ulvî nura tevdi etmezsek, ebedî âlemde gözümüzü duman bürüyecek.

2855) Allah kulu, asla menfaat için selam vermez; selam ile selamlaştığı için zaten yaşamı selam olur.

2856) “Yukarıda Allah var”dan kasıt, bende her ne özellik varsa tümünün üstünde, aksettirici kuvveler O’na aittir; O Rab, ben ise kulum. Sadece O ve aksettirdiği ben… Elbette ikilik kalkabilir bilinçte zevk hissi olarak, ama o bilinç sürekli olamaz. Onun için namazın sonunda, tekrar beşerle iç içe girildiği için sağa sola selam verilir.

2857) Sıddık olanları dost edinenlere selam olsun; sıddıklarla bir yerde birkaç dakika oturmak ganimettir, onlara selam vermek rahmettir, dualarında olmak ise ilahî merhamettir.

2858) Bir garip hâl alır götürür. Seraplar peşinde coşturur. Her coşku geride hasret bırakır. Sonra “yenisi” derken, kişilik seraplar içinde kaybolur.

2859) Sevinci hayatında teorikten yaşantıya döken aziz insanlara selam olsun. Umarım… Bu selam, onların ruh aynasından bize geri döner de biz garibanlar da teorikten pratiğe ulaşırız.

2860) Seninle adım atmak istemeyene koşarsan, kınanırsın. Seninle bilfiil yürüyene de hep naz edersen, yürüyen tükenir.

2861) Çok küçük bir varlığımız var. İnsan üzerinde bir zaman geçti ki, anılacak bir şey değildi… Anılacak bir merhaleye gelen insana selam olsun…

2862) Behey, durumundan gaflette olan… İnsanda Ruhullah vardır. İnsana saygısı olmayanın Allah’a (الله) saygısı olamaz. Hatta hatta, Allah’ı (الله) daha tanımamıştır bile…

2863) Yazılarımın dünyevî hiçbir siyasî görüşle alakası yoktur. Siyaset, dünyayla alakalıdır ve geçici yaşamın yaşanırlılığını tanımlar… Aksine biz, göklerin krallığına soyunmuşuz. Belki şimdi soyut görünür ama en büyük somut yaşam, semalara doğru yol alana nasip olacaktır.

2864) Samirî, ışıldayan Cebrâil nurunu buzağıya koydu ve ondan sandı; sonra da ona taptı ve kaybetti.

2865) Bir okunsa Sünnetullah; teslim olunur dağlar ve taşlar gibi, olunur yağmur gibi. Yazılarda edebiyat tükenir, mısralarda nazım direnemez duruma gelir. Fâilâtlar dar kalır, kitaplar mırıldanamaz olur. Başlar secdede coşar ve mi’râç hâsıl olur.

2866) Günah ve şirk batağından yeni yeni kurtulan sahâbelere fazla baskı yapılmadı. Emirler ve yasaklar peyderpey nâzil oldu. Sünnetullah’ın bu yasasını bile bile, hatalarından dönenlere aniden yüklenmek yakışık almaz.

2867) Ben ne diyorum, sazım ne çalıyor, dedi bir âşık. Gülümsedi, geçti seyreden. “Oyun bitti,” dedi seyri var eden… Seyr edilen de ya seyre dalacak, ya da veda edecek. Seyre dalarsa seyr edilen, ne âlâ… Seyre dalmadan oyalandırırsa seyredilen, gider seyreden. Seyredilen, seyredene ayak uydurmak zorundadır… Seyredilene yok başka kapı.

2868) Haydi, bırak vız vızı da seyrine dal, dedi seyreden. Hâlâ vız vız vız… “Yeter artık,” dedi seyreden. Arılar vız vız eder de bal üretir bari. Bal üretmeden vız vız eden arıyı hiçbir arıcı sevmez. Arıcı, arının vız vızını keyifle izler; hatta ara ara sokmalarına da alışır ve zevk alır. Çünkü bal verecektir. Ama sarı eşek arısını arıcı sevmez. Çünkü bal vermez ve rahatsız edersen sokar. Hem de bal arısının düşmanıdır.

2869) Biz de aslında kalp gibiyiz, kendi enerjimizi üretir gibiyiz. Aslında o enerji, özlerden süzülüp gelmekte ve kalpte açığa çıkmaktadır. Dokunmadan yanan kandil gibiyiz. Yemek, içmek hep bahane… Bazı Allah kulları, kırk gün yemeden içmeden sürekli oruç tutmuşlar ama bedenen de hiç çökmemişlerdir. Ramazan orucu dahi, muhtaciyetin tümüyle vehimsel olduğu hakikatine alıştırmadır. Buna “Samediyet nurları” diyebiliriz.

2870) Dün, tüm yaşayanlar bizim gibiydiler; yer, içer, dolaşır ve uyuyorlardı. Zannediyorlardı ki yarın kalkacaklardı. Allah’ım, dünyadan ayrılış anında senden “mutlu son” beklerim.

2871) Seyr-i sülûk yoluna giren kişi, öz mânâsının derinliğinde, sessiz ve sözsüz bir edâ ile mesafe kat eder. İşte tüm yolculuğu boyunca sâlik, tüm benliğini sülûk yolunda terbiyecisine teslim etmezse maksadının nihayetine eremez. Çünkü terbiye edicisi, onu kapsar ve tüm zaaf noktalarını seyrederek, emir ve yasaklar önüne koyarak ilerlemesini hedefler. İslâm’daki tüm kurallar dahi bu hakikate mebnîdir.

2872) Bazı sırlar… Rahmân, huşû kaynağıdır. Cebbârut’dur. Lâhutî ilim ise ledün ilmidir; direkt Allah’tan, perdesiz gelir. Allah, yaptığından mes’ûl değildir. Ledün ilmi konuştuğu için ve lâhutîden emir geldiği için Hızır, çocuğu öldürdü. Kâfirin müslümana saldırmasında, îman ehli lâhutîye bürünerek karşılık verir. Zaten onun için de savaşta ölen, mutlak olarak şehittir; cehennem ona haramdır. Biz kurban kestiğimizde lâhutî âleme bürünerek keseriz. Onun için, “Takvânız Allah’a ulaşır der; lakin et ve kan ulaşmaz,” diye âyet inmiştir. Namaza başlarken de “Allahu ekber” dediğimizde, lâhutî dil konuşur. Çoğu defa bunun farkında olmayız. Zaten onun için, namaz niyetinden önce besmele okunmaz. Tevbe sûresi de direkt lâhutîden hitap olduğu için başında besmele okunmaz.

2873) Üzülmemek elde değil deme, kendine azâb etme. Sıfât-ı sübûtiyye ile nakışlanmak verilmiş eline, söz verilmiş diline, öz verilmiş indine. İndin senin mer‘ân, yeşert işte her an. Sana zor gelebilir bu han; bu hânde olma yaman. Nefsin elinden eylesin el emân, öylece teslim olsun sana; senle eylesin seyrân. Yoksa olmazsın anılan, kaybedersin an be an. Seyrediyor seni Yaradan. Ol O’na kurbân. Öylece rahmet-i ilâhiyye ol fermân, senle eylesin halkına dermân. Bu derman senin için en büyük an. Bu an’da kal ve bu an’da yaşamı eyle burhân. Öylece maksadın olsun sadece Rahmân.

2874) Sebîldir her yazdığım. Bu haslet aşılandı, aşıldı nefsim. İlim Allah’ın; kimseden olmaz talebim. Hiçbir zaman bitmedi ilme hasretim.

2875) Sidretü’l-Müntehâ, Cebberût âleminin ta kendisidir. Orada Melekût bitmiş ve öz cevher ile halk buluşma noktasıdır. Sıfat ve esmânın tekvînde buluşma noktasıdır. Hem tekvînin çıkışı, Melekût başlangıcıdır. Ötesi Lâhûtî’dir. Geçişi, insan için müsâadeye açıktır.

2876) Seyr eden, seyr ettiğinin farkında olamaz. Eden, işin başındadır.

2877) Sevgi ve muhabbet ile… Zaten fıtrat gereği muhabbetliyiz. Muhabbetten uzaklaşan, fıtrata ters düşmüştür.

2878) Her hâl ve şartta en az yedi yıl seninle dost kalanlar, seninle girilen sınavdan seninle birlikte geçenlerdir. İşte onlar senin sadıklarındır. Zira mutlak sadık olmayanlar, yedi yıldan fazla sana tahammül edemezler.

2879) Sanal benlik asla yok olmaz. Çünkü seyreden birinin varlığı dilemiştir.

2880) Önce sevgiyi öğrenelim, yoksa boş davul çalarız. Önce kendimizi sevmeliyiz; gerisi trenin vagonları gibidir, arkadan sürünür gelir.

2881) “Canım Peygamberim, seni çok seviyorum” demekle Resûlullah’a varılmaz. Onun ahlâkını huy edinmekle hedefe yaklaşılır. “Seni âlemler için sadece rahmet olarak irsâl ettik!” (Enbiyâ, 21/107). Sadece rahmet olan Resûlullah’ı (s.a.v.) ne kadar örnek alıyoruz? Hani bize örnekti…

2882) Saygı, evet saygı, illa saygı… İnsanda bırakmaz kaygı… Hürmet ve sıyanet, işte odur nefse hidayet. Hakikati görmeye en büyük engel, kul hakkıdır. Yoksa hakikat ile her birimiz çok mahremiz. Kendi hakikatimizle mahremiz demek; herkesi eşit derecede, bizzat kendisini ilgilendiren hakikat, öz gizlisidir demektir. Yoksa kapalı ve ulaşılması mümkün olmayan demek değildir. Hani yabancı, yani namahrem olan erkek ve kadın evlenip mahrem olur ya, yani birbirleriyle içli dışlı olurlar ya… İşte bu öz mahrem konuyla her insan, eşit derecede içli dışlıdır.

2883) Sonu çıkmaz olan ve belli olmayan yollardan uzak duralım, yoksa bir kayada askıda kalırız da kimse el uzatamaz. İşte bunlar için Kur’an “mühürlenmiş” ibaresini kullanmıştır.

2884) İnsan ile Allah arasındaki perde “su”dur dediğimizde, aslında bu perdeyi biz “su”yumuzun üzerine yazı yazarak şekillendiririz. Bize üflenen ruh vasıtasıyla birimsel hayat bulan, bir damla “su”dan oluşan bedenimizden sıçrayan bilinç dünyamıza, et-kemik bedenin gereği olan bedensel dürtüleri aşılarsak, oradaki “su”dan oluşan yapı Allah’ı bize sadece ulûhiyetiyle göstertip rububiyet ve melikiyetini gizleterek tümüyle dışa yönlendirir ve seraplar peşinde koşup gideriz. Ama sonsuzluk hissini oluşturan ruh ile üflenilip donatılan, yani sonsuzluk nazariyesi ile bürünen bir damla “su”dan oluşan bedenimizden sıçrayan bilinç dünyamızı, âfakta gezdirmeyi kendisinde susturursak, yani düşünsel dünyasında kendisini kuşatan dışsallığı kendisinde bitirip Allah nurunu şuur dünyamıza yüklersek, kendi elimizle perdeyi aralarız. Çünkü dışsallık şuuruyla yaşayıp cennete ulaşanın cenneti ile marifete ulaşanın cenneti arasında hayal edemeyeceğimiz kadar fark vardır; bu da dünyada iken elde edilir.

2885) Suyumuz kurudu mu, kabımızın hiçbir değeri kalmayacaktır; toprağı deşip içine atacaklar, bazıları yakıp külünü havaya savuracak, bazıları da dağa atıp kurda kuşa yem edecek. Kabımız çok değerli; suyunu işletip nur üretelim. Eğer ki suyumuzla nar üretirsek, vay halimize.

2886) SU, muazzam bir yapıdır; içine girdiği kabın rengini alır. Elmaya girer tatlı olur, turpa girer acı olur, arıya girer şifa olur, akrebe girer zehir olur, insana girer hayat verir; kalpte pompa, böbrekte arıtma olur. İnsan bedeninde yoğruldu mu âlemlere kapı olur; hem nur üretir hem de nar. Ya SU, sen ne azizsin.

2887) Sekiz sübûtî sıfatın açılımı olan, doksan dokuz esmâ diye isimlenen manalardan üzerine nakışları işlenen âlemde olmayan bir mana bizde oluşamaz; dolayısıyla biz âleme ayinedarlık yaparız, âlem ise bize veznedarlık yapar.

2888) Sahabenin hak yolundaki uğraşı, gecelerini gündüzlerine karıştırmıştı; Allah diye diye yatıp kalkarak, Allah’ın insanı boyatmak istediği tüm özelliklerle boyanarak yaşamlarını şekillendirdiler. Onlara “zikir okumuyorlardı” demek kadar sorumsuz bir görüş olamaz.

2889) Süflî sözler, seni ulvî konumlandırmaktan alıkoymasın; nefis her an iş başında, aman ha dikkat!

2890) Her bahçenin gülü ayrı oluyorsa da sen, güle hayat veren su ol; her bahçede aynı ol.

2891) Daldan dala konarken, daldan düşecek meyveleri toplarlar; sen ise daldan dala konup yorulmaya devam edeceksin. Sabit kalsana…

2892) Son günden sonra sonsuz gün başlayacak; iman edip iyi olanlar cennete, diğerleri nar’a günsüz zamanda akıp gideceklerdir.

2893) Selamet olan yol varken riskli yoldan gidilmez. Duble yol varken kısa yol gibi görünen şose yoldan gidilmez.

2894) Sordu sigortadan arayan: “En çok hangi gelecekten endişe ediyorsun? Kendi geleceğin mi, çocuklarının geleceği mi, ev geçim derdi mi?” Dedim ki: “Hiçbiri.” Dedi ki: “Gelecekle ilgili hiçbir endişen yok mu?” “Hayır” dedim. İyi günler deyip telefonu kapattı. Allâh’a dayanırsak, gelecekten endişe etmeyiz. Bankacının pis faiz parasıyla mı güven elde edeceğiz? Aslında faiz, güvensizliğin ta kendisidir.

2895) Sabr-ı cemili düstur edinelim… Rahmeti Rahman’ı sırdaş edinelim… Tüm benliğimizle dosta nazar edelim… Hakk’ın zuhurunu temaşa edelim… Öylece mü’min olmanın ferasetini kazanırız. Feraseti kazandığımızda ise nazarımız keskin olacaktır, ruhumuz kuş gibi hafif olacaktır.

2896) Sensiz ezelden ebede gönlüm kederde… Seni bulunca keder gitti, deva oldun her derde… Kocaman kapladın kalbimi her an, her yerde… Kalbi kaplayınca nurun, senin oldum her demde…

2897) Secdede subhâne rabbiyel-a‘lâ derken, benliğimiz şunu mırıldanır: “Allah’ım, ne ben varım, ne de düşüncem, ne de kuvvetim. Bende her ne varsa senindir… Allah’ım, ben sana teslimim. Sana teslimiyet için bana güç ve kuvvet ver.” Bunu düşünüp secdeden kalkmak, insana derin huzur verir; çünkü rububiyet alanını düşünmüş ve aslını hatırlamıştır. Öylece a‘lâ olan öz hakikatine doğru senkronize olmasını kolaylaştırmıştır. Nafile namazların son secdesinde ise, o derin irtibat hâlini hissederek kendimize ve sevdiklerimize de dua edebiliriz.

2898) İşte o gün, kitapları soldan verilenlerin kömür kesileceği gündür; zira yakıtı insan ve taş olana doğru yol almışlardır. İşte o gün, kitapları sağdan verilenler kurtulmuş olarak sevinçlidirler. İşte o gün, İslâm’ın değerlerine dil uzatanların mahrum kaldığı gündür. İşte o gün, herkes birbirinden kaçar; “Sen engel oldun çalışma yapmama, haydi uzaklaş benden!” diyecek. İşte o gün önümüzde…

2899) Sadaka, ama yerinde olan sadaka… Kişi için necattır; çünkü sadaka belayı defeder, hem de ömrü uzatır…

2900) Her selam verdiğinde karşı taraftan selam alamayan, yani her esenlik olduğunda esenlik bulamayan… Bunun için de yüreği dayanamayan, ya kapatır perdeyi ya da yanık yanık selam sesini perdeye yansıtır. Yanık ses perdeye yansıyınca ya karşıdaki o sesten sağır olur, böylece tümden yok olur; veya o ses ile kendinden geçip sesin sahibine esenlik olur. Böylece Hakk’ın selamına selam vererek selam olana mutlak kul olur. Onun için selam verenin selamını almak farzdır. Bu, sadece lafla değil; bizzat yaşamla gerçekleşir. Yoksa içi ayrı, dışı ayrı olur ki bu da iman ehline yakışmaz.

2901) İşte yaşamın sırrını çöz… Severek Rabbe doğru yüz…

2902) Seyir ederken… Benden geçip biz olduk. Bizden geçip siz olduk. Sizden geçip O olduk. Ondan da geçip “Hû” diyerek yokluğu gördük.

2903) Hitap ettiğin kelâmın sedân olmadan, başkasının sedasını sedânmış gibi sedalamak en büyük riyadır.

2904) Slogan bir yere vardırmaz, vardıran yaşamdır.

2905) Sandviç metodu ile birçok kutsalımızın içine şüphe koyup bize sunarak arz ettiler. Biz de afiyetle yedik.

2906) Sıkıcı olan ortam seni boğar; orada durma, sana zulümat olur ve senden hasret olarak doğar. Ruh sıkıldığında saçını ağartır, bu da bedenin çöküşünü hızlandırır. Ne olur, bedenini iyi koru; odur, sonsuz olacak olan sermayeye mahal.

2907) Çoğu söz altından değerlidir. Bırak gümüşü falan; sen yerinde ve öz konuş. Hakikate yönlendirici söz bitince, zoraki konuşup saçmalamak yerine sükût altındır. İşte altın olan sükût, bu sükûttur. İşte o zaman söz kitabene hatime olur. Seni sana sunar.

2908) Oruca başlama vakti olan imsak saatine yakın vakitte yapılan sahur yemeğinde bereket vardır. Her varlığın bir seması bulunur, her nimetin de bir seması olur. Sahur vakti, her nimetin seması nurlanır. O vakitte yemeği yedikçe, o nimetteki nur, bedenin ikinci beyni olan bağırsakları paklar. Hatta, normal zamanlarda fazla yemek zarar iken, sahurda fazla yemenin hiçbir zararı yoktur; çünkü kararan beyin olan bağırsak beyine nur depolaması gerçekleşir. Allah, normal zamanlarda yediğimizle bizi mükellef eder; ama sahurdaki ile mükellef etmez. Sahur yemeği nefse ağır gelir; çünkü kişiliği paklar. Zaten kişiye ağır gelen her şey, kişi için sonsuz mutluluk hazzı içindir. İşte onun için mutluluk, nefsi emmâreye ağır gelir; çünkü nefsi emmâreye, et-kemik bedenin hoşuna giden şeyler zevk verir. Bunlar ise kişiyi karanlıkta bırakır.

2909) Sevgi, sevdiği uğrunda içi yaktığında hasret başlar. Hasret, kalbi besler. İşte burada yönelim alanı Allah ise mutluluk doğar.

2910) Salât ve selâm, Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e, onun yakınlarına ve arkadaşlarına olsun. Yer ve semada her ne ilim varsa, ona konukluk etti o canlar. Canım feda o canlara. Belki de nakşı işler semama… Öylece rahmet iner mekâna.

2911) Sevginin basamakları şunlardır: Birinci basamak, tüm varlıkları Allah adına sevmek… İkinci basamak, tüm insanları daha üst sevgiyle sevmek… Üçüncü basamak, tüm iman ehlini daha üst seviyede sevmek… Dördüncü basamak, akraba ve komşuları daha üst seviyede sevmek… Beşinci basamak, aile fertlerini daha üst seviyede sevmek… Altıncı basamak, bizi Allah’a götüren ilim ehlini sevmek… Yedinci basamak, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i sevmek… Sekizinci basamak ise, tüm sevgilerin en şiddetlisi olarak Allah’ı sevmek… El-Vedûd esması dokuması ile herkese sevgimizi ayrı ayrı tecelli ettiririz. Ama asla herhangi bir basamakta, kendimizi yok edecek bir yöneliş yoktur.

2912) Demek ki sevmek güzeldir. Gerisi belirsizdir. Belirsizliğe kapılıp anlık zuhur eden sevgiden mahrum kalma ki, senden Vedûd esma tecellisinin zuhuru oluşsun.

2913) Hani mana ilminin acemileri derler ya… Şayet sen yoksan ve senin görüntün beynime yansıyan bir ışıltı ise… Madem öyle… Tam karşımda oturup “sen olmayana” birkaç yumurta atayım. Bakayım sana değmeyecek mi? Yumurtayı beynimdeki ışıltıya değil, karşıma atacağım. İşte aziz dostum… Gerçek hayatta karşılığı olmayan her şey boştur.

2914) Secde ile buluşup fena bulan vecihler… İşte onlar, destur bulur; selam durur melekler… İşte onlar, aynı gönülde buluşan erler… Sen de er ol; etrafında dönsün felekler.

2915) Su, kabın şeklini alır. Sen şeklini düzeltmek yerine kabını düzelt; zaten otomatik olarak şeklin değişir.

2916) Sadece seni sevenler değil; senden nefret edenler de sana değer verenlerdir. Sakın kimseye kızma, sadece hakkını teslim et.

2917) Sahabe, inanç ve ameli ayırmadı; Asr-ı Saadet’i ile dünyaya model oldu. Sen ayırdın da ne oldu? Dünyaya karşı bitap düştün. İnanç ile inancın içeriği bir bütündür. Ayırırsan ayrı düşersin. İnandığını yaşamazsan, yaşadığın gibi inanmaya başlarsın. Demek ki insan, inancıyla bütünleşiyormuş; inancın türü ve maddesi fark etmeksizin… Bütünleşmek hâşâ Allah ile değil, bu muhaldir. Allah’ın esmâ kuvvelerinin işaret ettiği manalarla bütünleşip boyalanmaktır.

2918) Salâvat okuyarak ruhun, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize akmaya başlar. O da sana akar.

2919) “Sen ne istedin ki, ben sana vermedim?” der Rabbimiz. O zaman elimizdeki her şey, sadece istediklerimizdir.

2920) Sinedeki îmanî kuvvet dile gelir elbet; seni bâtıldan uzaklaştırdı, et işte hayret… Zâlim barınamaz beldelerimizde, et heybet… Biliyor halkım; Hakk’ın yolundadır saadet.

2921) Gözü bekâda olanın daha bekleyeceği var; çünkü daha fenâyı bulmamış ki mübarek. Fenâyı bulsaydı zaten gözü bekâda olmazdı, zaten kendi bekâda olurdu. Sudaki balığın sudan haberi var mı ki?..

2922) Sakın kimseye “ölü” deme… Ölünün sahibi kızar da seni ölü eder. Senin işin, yaşamı ve ölümü yaratan Rabbini anıp insanlığa tanıtmaktır. Milleti ölü, kendisini ise sağ zanneden ve bu zannı uğrunda kendi yolunda olmayan herkese ölü demek; kibrin aşım hâlidir.

2923) Sakın ha, sürüden ayrılma, yoksa îmânın gider derler… Modern olarak gütmek isteyenler… Hani düşünen beyinlereydi hitap?..

2924) Satılık olarak sapanın ne kendisine ne de başkasına faydası yoktur. Bir elbise modası gibi hava estirir de birkaç gün sonra geçer gider.

2925) Sağlam temeller üzerine oturan tefekkür, kişiyi derinleştirdikçe derinleştirir.

2926) Kesinlikle sıla-i rahim farzdır. Terk edeni Allah terk eder. Ama rahimde kalınırsa bu ortaya çıkar. Rahmi terk edenin ise sılası çoktan bitmiştir.

2927) Sorgulama ile tartışmayı birbirine karıştırıyoruz. Az sorgulayanla hemen tartışma melekemiz devreye girer ve kavga etmeye yelteniriz.

2928) Saf ve sırf olanın ameli şeytana dokunur; gerisi umurunda olmaz. Sen karşılık bekledikçe şeytan aklını karıştırır. Saf ve sırf ol, kardeşim.

2929) Sevdiğin kişi, adını dahi duyduğunda içine ürperti gelmelidir. İşte bu ürperti, Hakk’ın ondan tecelli etmesindendir. Öyle bir dost, Allah vergisidir. Bunu dilediğine verir ki o kanal ile kendisine vardırsın. Tüm amaç Hakk’a vâsıl olmaktır; gerisi fasa fiso-dur…

2930) Hep sonuç anlatılır; sebep ve yol anlatılmaz, çünkü anlatan bilmiyor ki… Soğuk suyu içenin içerken hissettiği serinliğin olunabileceği hâl kâl edilir. “O hâle nasıl varılır?” dediğinizde hemen karşı atağa geçip kendisini evliyâ addeder. Bil ki dostum… “Sen şuradasın” diyen, kendi oradadır ve sen ona aynasın; sende kendini gözlüyordur. Hele bas onun ayağına, senin kafana basar. Denemesi bedava… İşte, hasmının hakkına tecavüz eden nifaktan bir pay edinmiştir. Bunu bilesin, aziz kardeşim…

2931) Suretin hakkını vermek ise, “Beni gören Hakk’ı görmüştür” düsturunca Hak üzere yaşamaktır.

2932) Suretten sıyrılmak, surete sırt vermek değildir. Suretten sıyrılmak, suretin hakkını vermektir.

2933) Selmân-ı Fârisî’nin dediği gibi, İslâm oğlu İslâm olmak, tüm insanlığı tek potada perçinler.

2934) Saygısız olan, arkadaş olamaz; dost hiç olamaz…

2935) Saadet, nefsini Firavun’un ihtiraslarından kurtarmaktır; yani nefsine tanrılık payesi vermemektir.

2936) Herkesi sevin, hatta düşmanınızı bile; ama korunarak… Çünkü düşman olmadan dostun kıymeti bilinmez.

2937) Sonsuzlukta buluşanlar, deryada kanat çırparlar. Altı cihet kaybolmuş, sonsuz olan yedinci cihetten beslenmişlerdir.

2938) Yan yana dahi olsa, eğer kalpte özlem devam ediyorsa demek ki sevgi kalbe işlenmiştir.

2939) Neden günümüzde, ses getiren bir çift söz sahibi bir deha artık yetişmedi? Son model akademik unvan tatminliğinin ötesinde, ilimde ve irfanda bir dokunuş artık sergilenemedi. Neden? Neden? Neden?..

2940) Her sessiz duranı sahipsiz sanma… Cemâlinden bakar, Celâlinden yakar…

2941) Bazen tam tükendi dediğin anda bile hayat yeniden canlanır; çöplük oldu dediğin anda bile sevgi yeşerir.

2942) Rabbimi görüp başımı secdeye koyup şükür secdesi edeceğim kıyamet anını hayal ederim. Ne müthiş bir lütuf… Ya rabbi; secde edenlerle beraber eyle.

2943) Bir başka bakışla bak olaya… Sevaba “pozitif” demek, günaha “negatif” demek çok çok büyük bir sakatlıktır. Ne alâka pozitif ve negatif!.. Bazen iyi niyetle, dinî bir terimi güncel bir kelime ile açıklayayım dersin; bir de bakmışsın ki, olayı bilmeyen gençlik o derin mânâyı buraya hasretmiş.

2944) Kullanım sahası incelendiğinde, gözlemde sakatlık olan hususlarda kırık halka olduğunu hayretle seyredersin.

2945) Sıkıntımız anında içimizden bir ses ile şöyle dua edebiliriz: “Yâ Rabbel-Âlemin; içinde bulunduğum olumsuz hâli örtbas et. Bana indinden yardım elini uzat. Ayıplarımı indindeki perde ile ört. Muhakkak ki Sen Tevvâb’sın, Sen Settâr’sın, Sen Ğafûr’sun. Tövbemi kabul, ayıbımı mestûr, yardımını destur eyle. Kudret elini elimin üzerine bırak, beni yalnız bırakma. Sıkıntımı çok derinden hissedip Sana arz ederim. Yâ Rabbel-Âlemin, yardımcım ol. Salât ve selâm Rasûl’ün üzerine olsun. Selâm tüm İslâm âlemine ve Selâm tüm insanlığa olsun.”

2946) Seraba takılan, orijinden uzaklaşır; hem içine şeytan sızışır. Orijin, sana senden yakındır; serap ise hep ötelerdedir.

2947) Mutlak sevgi; kişinin kalbindeki sevginin, sahibine yönelmesiyle, kalbinin pır pır atmasını hissetmesidir. Buna ayet “vecilet kulûbuhum” diye işaret eder. İşte sevgi en çok “Allah” derken mü’min kişide oluşur. Bazıları pır pır atmayı kullara yönelişte gösterir. Oysa Allah, bunun sadece kendisi için olmasını ister.

2948) Orucun sırrıyla sırlanan kişide, Samediyet nurları kişinin bilinciyle buluşurken kişi Rabbiyle yakınlaşır. Böylece mutlak olarak Allah ile buluşarak, yerdeki hilafetinin sırrını sırrına nakşeder.

2949) Gördüğünde sana Allah’ı hatırlatanı bil ki, Allah onu çok seviyor. Sen de onu sev ve Allah sevgisini, onun hatırına üzerine çek.

2950) Her çiçeğe kon, polenlerini topla ama konduğun çiçekle sınırlanma… Lakin tek sınırlandığın Gül-i Muhammedî olsun.

2951) Sen yeter ki yüzünü O’ndan çevirme, O hep seni sevdirecektir. Çünkü sen fânî, O bakîdir. Kulunu sevindiren Rabbü’l-Âlemîn’e hamd olsun.

2952) Sünnet-i Rasûlullah, sünnetullahın ta kendisidir. O yüzden Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in her tavrı vahyin denetimindeydi.

2953) Yirmi üç yılda Kur’ân, sünnet-i Rasûlullah ile pişirile pişirile bize sunuldu. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in sünneti olmadan İslâm asla anlaşılmaz.

2954) Allah için sevendeki sevgi, sahibinden yansımıştır. Sen zaten o sevgiyi hissedersin; tâ özünden nuru yansır. Seni Allah için seven kişileri sakın kırma, çok üzülürler. Onların üzüntüsü seni kaplar da hüznün artık hiç geçmez.

2955) Eğer bir insan sana zarar veriyorsa, ne diye gönlünde taşırsın? Eğer bir insan seni ilgilendirmiyorsa, ne diye ilgi duyarsın? Sil, ver pasaportunu gitsin.

2956) Sabreden derviş muradına ermiş; ama muradına erince, erdiğini kendinde görmüş ve şaşırmış. “Aradığım bendeymiş.” diye mırıldanmış.

2957) Sahabe, bizzat et ve kemik beden olarak Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in nur üretip dağıtan kalbinin ve ruhunun nuraniyetinden faydalanmışlardır. Sonraki iman ehli ise sadece ruhaniyetinden faydalandılar. O muhteşem kalp gücünün sahibi olan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, huzurunda iman ile az bir süre oturan kişiye en ulvî ruhî tekâmülü yaşatırdı. Ama imansız kimseye verecek bir şeyi yoktu. Çünkü iman etmeyenin alıcısı kapalıdır.

2958) Selâm, cennete girildiğinde hak bir fıtrat ile halka yaklaşanlara sunulacaktır.

2959) Subhânellah der, secdeye kapanırsın. Bir de bakarsın Ninova, mahzun mahzun yolcuyu geri bekler. Bir de bakarsın ki kabak yaprak salmış, kumun üstünü gölgelemiş… Narin narin yolu gözler… Velhâsıl, hikmetine sual edilmez…

2960) Sabit bir tarzda yürüyen… Dağ gelince tırmanamaz, iniş gelince inemez, deniz gelince yüzemez… Yani her türlü yürümeyi öğreneceksin ki yolda kalmayasın.

2961) Her insanın seyri ve gördüğü ince sırlar bambaşka olur. Sana ulaşan Allah hitabını sakın duymadan gelme, mahrum kalmayasın.

2962) Namaza dururken kul, Allah’a secde halinde olur. Yani namaz, baştan sona secdenin ayrı derecelerde zuhurudur. Başını secdeye bıraktığında ise fenâdan bekâya uruç eder.

2963) Sevgi, en büyük bağdır… Zaman ve mekân tanımaz.

2964) Su içtiğin çeşmeyi sakın taş ile doldurma; tekrar susadığında taşları boşaltmak zorunda kalırsın.

2965) Günümüzde her şey hafifledi, adeta naylonlaştı. Görmez misin; kaya gibi ağır olan kaynak makineleri, güç adaptörleri vs. her bir şey bir bir hafifleşti. Dünya yaşamı gittikçe kolaylaştı. Ey nefsim… Her şey hafiflemişken sen kendini sakın kaptırma, olduğun yerde ağırlaş. Adeta kaya ol; belki de senden su fışkırır.

2966) Âlimler, Allah’a sadık olanlardır. Allah’a sadık olmayanın bütün bilgisi boşa gider.

2967) Sevgi, sessiz ve sözsüz bir yönelimdir. Hem sevgi, sırf seviştir. Sevgide asla şikâyet olamaz; çünkü şikâyet, basitliğin sigortasıdır.

2968) Et ve kemik bedenin arızalı olduğunda bir şevk duymuyorsan; işte et ve kemik beden arızalanınca yok olan, o hâlet-i rûhiyede seni çeken içsel şevk sevgi değildir. Bu sadece hormonsal dürtülerin seni celbetmesidir. “Ruhlarınız bedenleriniz, bedenleriniz ruhlarınız” kaidesince o hâl sadece hormonsal dürtülerden ibarettir.

2969) “Kıyam”ımız Burak olsun… “Rükû”muz Refref olsun… “Secde”miz Mi‘rac olsun… “Tahiyyât”ımız Rab’le buluşup selamlaşmamız olsun… Karanlığı çökmek üzere olan her bir leylimiz misli leylei kadir, nurla dolsun.

2970) Olay, varoluşumuzun his merkezi olan sanal benliğimizi yok etmek değildir. Esas mesele, “mutlak benliği” sanal benliğin lokomotifi olarak görüp teslimiyeti ve bekâiyyeti hissetmeye gayret etmektir.

2971) Esas olan, kişinin sanal benliğini öz benliğin rengiyle boyamasıdır. Âyetin emri budur. Yoksa sanal benliği öz benlik yapmak değildir ki, bu zaten muhaldir. Zira ben bilinci sahibi olarak sanal benlik hep var olacaktır.

2972) Bu dünyada iken Settar ismine ayna olanın hatası, kıyamet günü setr edilir. Zira elma diken, elma bulur.

2973) Saf ve som kurbiyeti beğenmeyen, ne olduğunu bilmediğindendir. Çünkü kişi, bilmediği şeyin düşmanıdır.

2974) Saf ve som kurbiyetle Rabbine yakınlaşanlar, bambaşka bir huzurla Rabbü’l-Erbâb’a sevgi içindedirler.

2975) Öğretici bir ruh ile insanlara yol gösteren her bir Allah kulu ayrı bir yol izledi. Ya tüm yolların ötesindeki saf ve som kurbiyet, ne olabilir ki?

2976) Eriyen buzun kalıbı gözükmez; çünkü artık sıvıdır.

2977) Bazen bir sinek, bir Nemrud’u alt eder. Kimse gücüne güvenmesin; Allah’ın işi gariptir, bir anda yeri semâ, semâyı yer eder.

2978) Allah’ın değişmez bir sünneti vardır. Bu sünnet gereği Allah’ın her dediği tecelli ediyordur. İnsanın irade sahibi olarak yaratımı dahi sünnetinin icabıdır.

2979) Sırrın senin olsun; ama cümleye döküleni dök kardeşim… O, Allah malıdır ve senden halkına dökülüyordur.

2980) Bedenle aldığın zevk ne ki… Sen, ardındaki sevgiye yoğunlaş.

2981) Ahmak için en iyi cevap sukûttur… Bu sukût aslında ona boykottur.

2982) Sen Hakk’a muhtaçsın, Hak sana değil; O zaten Samed’dir.

2983) Sanal benliğimiz sonsuza dek var olacaktır. Yok etmeyi düşünürsen nal toplarsın.

2984) Hayatımız bir müzik notası gibidir. Her insandan çıkan ses, flütün ayrı bir kombinasyonu gibi titreşir.

2985) Aşırı ısrar ile bozma esrârı; sabret, yönel ve açılmasını bekle. Zaten herkes doğrudan anlayamadığı için rumuzlarla yazılmıştır.

2986) Eğer benim elimde olsaydı, senin kârına olanı sana ulaştırır, zararın olanı senden uzaklaştırırdım, der yanı başında olan melek. “Sadece iyilik üzere sana ilham atarım ama biçimlendirmeyi sana bırakırım. Evet, elimde değil.” dedi melek. “Senin eline verilmiş felek ki, sen doldurasın azığını keyfine göre. İster nimet, ister mihnet… Ancak sana koca bir boşluk getiriyorum ve hizmetine giriyorum.” der sana her sabah. “İçinde saf sözcükler ve saklı bir ben olan koca uzayı seriyorum önüne.” der gülümseyerek. “Zamanlı veya zamansız… Tamamen senin emrine âmâde… İstediğin gibi doldur ve seyrine koyul. Sevdiğin kadar anla özündeki öz cevheri… Anladığın ve çözdüğün kadar sahip ol hakikatine. Ben sana secde ettim, yani teslimim sana. Yarın deme, niye bana böyle görünüyorsun; tümüyle sen beni çiziyorsun ve karşına koyuyorsun.”

2987) Enkaz altında kalanların çoğunun nedeni, depreme dayanıksız ev yaptıkları içindir. Ya iyi usta bulunsaydı veya malzemeden çalınmasaydı… İşte o zaman kader ayrı tecelli ederdi. Demek ki yazan kalem senin elindir ve sen dolayısıyla da mesulsün. Lâkin senle, sende sen olarak yazan ise Rabbindir; ezelinde ve ebedinde de bunu bizzat yaşarsın paşa paşa… Allah ise senden münezzehtir.

2988) Secdeye varan, rükûdan geliyordur. Rükû, secdeye yol açar. Secde, tahiyyâta götürür. Tahiyyât ise selama…

2989) Sabretmek, öylece durup aptalca beklemek değildir. Sabretmek; ileri görüşlü olup, pozisyona göre Allah’ın likasını göz önünde bulundurmaktır. Sabır, dikenden sıyrılıp güle ulaşmaktır. Sabır, gecede korunmasını alıp gündüz için plan kurabilmektir. Allah’a teveddüd sahibi olanlar, sabrı bal gibi tatlı tatlı emer, hazmeder ve vücutlarına şifayı ilhak ederler. Sabır ehli bilir ki, ayın hilâlden dolunaya varması için zaman gerekir. İnsanın insanlığını hissetmesi için de vaktin nakit olduğunun farkındadır. Vaktini değerlendirip dolunay olmasının yolunu sabırla gözetler.

2990) Her insan sevilmeye lâyıktır. Hatta defalarca sevgiyi ayaklara düşürmüş görünse de… Belki o sevgiyi düşürmemiştir; ama biz, ondaki sevgiyi almak için gerekli ilhamı verememişizdir. Sevmek, içinde sevilen noktayı bulmakla mümkündür. İnsanların en güzel noktalarını hatırlayarak zihninde değerli kıl ki, sana değer olarak geri dönsün. Dönmek istediğinde ise tüm eskiyi unutarak sıfır noktasından yönel. Seninle dost olmak isteyen için her an bir şans daha ver ki, Allah boyasıyla boyanasın. Unutma ki, kul Allah’a dönünce Allah’ın sevinci, bebeğini kaybeden annenin bebeğine kavuşmasından kat kat fazladır. Allah, her an tövbe kapısını açık tutar; ölümle beraber o kapı kapanır. Unutma ki sevgi, yürekli olanı mest eder; yüreksiz olanı ise uzaklaştırır.

2991) Hem varlıktasın hem yoklukta. Sen, var oldun azîm bir bollukta; üstünde, altında hava olmayan bir boşlukta…

2992) “Sadr”ına indirmek için ise satır, o bir rahmettir. Satırda tökezletiyorsa, senin içip girdap olmuştur. Sana bir şems bulmalı ve kitabını havuza atmalıdır; yoksa havuzun başında uyuklaya durursun.

2993) Meleklerin duasını alman için “sadr”a inip melekûta açılmalısın. Yoksa satırda kalıp alamazsın duasını, ey nefsim…

2994) Birbirine en tahammülsüz olanlar, satırdan iki kelime okuyanlardır. Ya “sadr”dan okusalar, ağacın gölgesi gibi birbirinden asla ayrılmazlar.

2995) Dinlersin birini, senden olduğunu görürsün. Demek ki kâlû belâda merhabalaşmışsın. Kâlû belâ her neredeyse, güzel bir yermiş.

2996) İranlı Selmân-ı Fârisî Hazretleri diyor ki: “Ben İslâm oğlu Selmân’ım.” Bunu duyan Hz. Ömer: “Ben de İslâm oğlu Ömer, İslâm oğlu Selmân’ın kardeşiyim.” dedi. İşte budur Allah’ın dinine teslimiyet. İşte budur dîn-i İslâm-ı mubîne hizmet. Gerisi kesinlikle esaret…

2997) Saf ve som olarak Hakk’a dayanan yol arkadaşı kolay bulunmaz. Bulduğunda, tüm duan onunla olsun ki, onun da duası sana yansısın.

2998) Hangi isimle, cisimle veya resimle olursa olsun, tüm fırkalaşmalardan uzak durmalısın ey nefsim… Tek isim olarak İSLÂM sana yeter ey nefsim. Yoksa helâk olursun…

2999) Sevgi, sevdiği uğrunda içi yandığında hasret başlar. Hasret kalbi besler. İşte burada yönelim alanı Allah ise mutluluk doğar.

3000) Allah ona salâvat eder; çünkü o, kimsenin dokunmadan nur saçtığı ve sanki kendi kendine üretim yaptığı bir merkezdi. Bakınız, Nûr Sûresi’ne… Melek salâvat eder; çünkü tüm melekeler ondan yayılır. Müminlere salâvat emredilmiştir ki, ondan yayılan melekeleri kendinde toplasın ve ona uysun.