327) KUR’AN KILIFINDA ASILI DURSAYDI, DAHA İYİ OLURDU

Kur’anın kılıfında duvarda asılı durup, ayetlerin TV ekranlarında, sosyal medyada veya başka yerlerde belli belirsiz kişilerin ağzında sakız olmasından daha iyi idi. Zira Kur’an gönülleri süsleyen sırdır.

Kılıfta asılı duran mushafın hürmeti, dilde eğlenilen ayetten daha yücedir. Çünkü zahiren sessiz duran o kitap, kalpte canlı kalır. “Nice Kur’an okuyan vardır ki, Kur’an ona lanet eder.” (Dârimî, Fezâilü’l-Kur’an, 2) “Kur’an’ı taşıyan, onu yalnız harfleriyle değil, hâliyle taşımalıdır; yoksa harf kalır, nur uçar.”

Çünkü o zaman Allah Resulü Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize gönül bağı ile yönelerek edilen bir iman ve teslimiyet vardı. O devirde iman, bilgiyle değil sevgiyle kök salmıştı.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e gönül bağıyla teslim olan, kelamın ruhunu hissederdi. “Sizden biri, beni ana-babasından, evladından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olmaz.” (Buhârî, İman, 8)

O zamanlar içki içenimiz dahi Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize laf söyletmez, ona canını kurban ederdi. Günahkâr dahi severdi; çünkü sevgi, bağışın kapısını açardı. Allah Resulü’nü sevmenin bereketiyle nice günahlar örtülür, nice gönüller temizlenirdi. “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Şimdi ise, Kur’anın işaret ettiği derinliksel anlam bilinmediği için, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizi hafife alanlar imanlarından oldu.

Kur’an, şekle değil şuuradır. “Onların kalpleri vardır anlamazlar, gözleri vardır görmezler, kulakları vardır işitmezler.” (A’râf, 179) “Kur’an, kalpte merhametle okunmazsa, zihin onu ilim sanır; oysa o ilim değil, perdedir.”

TV’lerde olayın ruhundan uzak yetişmiş, yüzeysel yaklaşan sözde okurlar; Rabbü’l-âleminin kelamına ve Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize yakışıksız, edepten uzak laf atmaya başladılar.

Edep, marifetin ta kendisidir. Edebi olmayan ilim, kalpte fitneye dönüşür. Allah kelamına dil uzatanın diliyle birlikte kalbi de kurur. “Kim Allah’ın velisine düşmanlık ederse, Ben ona harp ilan ederim.” (Buhârî, Rikak, 38)

Olayın hakikatinden cahil olanlar da onlara kandı ve imanlarından oldu. Cahillik, hakikatin perdelenmesidir. Hakikatten habersiz kişi, doğruyu eğriyle karıştırır. Hakikatin sesi susunca, kulak gürültüye yönelir. “Cahil kimseyi takip eden, helake gider.” (Tirmizî, Fiten, 7)

Bunun yazıyla veya sözle söylemesi arasında fark yoktur. Kalpten çıkan niyet, yazı da olsa söz de olsa, ameldir. Dildeki günah, kalemi de kirletir. “İnsan ağzından çıkan her sözü yazan melekler vardır.” (Kaf, 18)

Oysaki daha önce imanları vardı ve kurtuluş ümidi yüksekti. İman bir nurdur; ama gafletle sönmeye meyillidir. Gönül, zikirle dirilmezse, zamanla iman da hafifler. “Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 28)

Ayetler ve Allah Resulü Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin sünnet-i seniyyesi yüzeysel bakışla anlaşılmayacak kadar derinlikli ilim ister. Kur’an ve sünnet, kabukla değil özle anlaşılır. Onlar derinliğin denizidir; yüzeyde yüzen manayı değil, dalana sır açar. “Kim Kur’an’ı kendi görüşüyle tefsir ederse, cehennemdeki yerine hazırlansın.” (Tirmizî, Tefsir, 1)

İman ile teslimiyet ister. Zaten akıl her şeye ermediği için iman şart diye önümüze konulmuştur. Akıl, sınırda durur; iman o sınırı aşar. İman, aklın teslimiyetidir. “İman, görmeden inanmak ve teslim olmaktır.” (Müslim, İman, 1)

Hele hele günaha bulaşan akıl o ulvî hakikatleri potasında eritmesine asla güç yetiremez. Günah, kalpte pas gibidir; o pas, nurun yansımasını engeller. Hakikat, temiz aynaya iner. “Kul bir günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta belirir.” (Tirmizî, Tefsir, 83)

Onun için önceki ilim erbaplarının ‘Kur’an ve hadis okuyun ama hüküm çıkarmayın’ demeleri boşuna değildi. Hüküm çıkarmak hikmet ister; hikmet, ilimle değil, teslimle kazanılır. “Kim din hususunda bilmediği hâlde fetva verirse, günahı fetva verene aittir.” (Ebû Dâvûd, İlim, 7)

Tüm ümmetçe tashih edilmiş ve görüşleri kabul edilen bir müçtehide tabiiyeti şart koşulması bizim içindi. Müçtehitlere tabi olmak, aklın değil kalbin emniyetidir. Çünkü onlar, ümmetin direkleridir. “Âlimler peygamberlerin varisleridir.” (Ebû Dâvûd, İlim, 1)

Ey kardeşim kendine gel, sen kafana göre hüküm çıkaramazsın. Nefsin sesini ilham sanma; çünkü nefis daima hükmetmek ister. Gerçek hüküm, ilahi ölçüye teslim olandır. “Kim bilmediği şey hakkında konuşursa, günahkârdır.” (İbn Mâce, Mukaddime, 14)

Aklını başına topla ve dört müçtehidden birini esas yol kabul edip, diğer müçtehitlerin görüşlerini de yabana atmadan Kur’an’a ve Allah Resulü Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize sarıl.

Yolun rehberi çoktur ama hakikate götüren azdır. Dört kapının anahtarı, birliğe çıkan kapıyı gösterir. O da Kur’an ve sünnettir. “Size iki emanet bırakıyorum; onlara sarıldıkça asla sapıtmazsınız: Allah’ın kitabı ve sünnetim.” (Muvatta, Kader, 3)

Öylece sağlam kalede kalırsın. Kale, kalptir. Kalbini Kur’an’la örersen, hiçbir fitne o duvarı aşamaz. “Kalbinde iman kök salan kimseyi şeytan yolundan çeviremez.” (Tirmizî, İman, 7)

Yoksa ayağın kayar da kendini hâlâ doğru yoldaymış sanırsın. Ve kendine yazık edersin. En tehlikeli sapma, hak zannıyla yapılan sapmadır. Çünkü o kişi kendini ıslah ederken helâk eder. “Bir kimse kendini doğru zannederse, işte o en büyük aldanıştır.” (Buhârî, Rikak, 40)

Kendi nefsine yazık eden, aslında Rahman’ın lütfundan uzak düşer. En büyük kayıp, farkına varamamaktır. “Zalimler kendilerine zulmetmiş olurlar.” (Yunus, 44)

“Kur’an’ı okuyan ama onunla amel etmeyen, suya bakıp susuz kalan gibidir.” “Siz ücret almayanlara uyun.” (Yâsîn, 21) “Allah tevazu göstereni yükseltir.” (Müslim, Birr, 69) İman sevgiyle başlar, teslimiyetle kemale erer. Edep, marifetin tacıdır; Kur’an’ın kalbe inişidir. Hakikat akılla değil, edeple okunur. Müçtehitlerin sözü aklın değil, kalbin emniyetidir.