Her birimiz sınırsız frekans üretiriz. Bu ürettiğimiz frekansları her an yayarız. Birisinin yanına vardığımızda, istesek de istemesek de, onun rengine göre konuşuruz. Bazen asabileşir, bazen komikleşir, bazen sevinçleşir, bazen hüzünleşir ama her nedense bu durumun kaynağını ise bir türlü çözemeyiz.
İnsan kalbi, karşısındakinin halinden etkilenir; çünkü gönül gönle yol bulur. Ayette: “Biz insanı bir tek nefisten yarattık.” (Nisa 4/1) Gönüller arasında perdeler yoktur; halden hale geçiş bundandır.
İşte bu durum Nas suresinde bize bildirilmiştir. İnsanlardan ve cinlerden göğse inen vesveselerden bahsedilmiştir. İşte tüm bu vaziyet, ortamda var olan yönlendirilmiş frekansların ruhumuz tarafından çözümlenmesiyle oluşur. Öylece halden hale gireriz.
Vesvese, kalbe düşen gizli sestir; kimi insandan, kimi cinlerden gelir. Ayette: “De ki: Sığınırım insanların Rabbine… insanların göğüslerine vesvese veren sinsi vesvesecinin şerrinden.” (Nas 114/1-5) Gönlüne doğan her ses, Hak’tan değildir; fark eden kurtulur.
Bir ortamda bulunan kişilerden ruh gücü baskın olan etki eder. Zayıf olan ise, etki alır. Onun için de önceki âlimler, öğrencilerini tam yetiştirmeden insanlara imam olarak görevlendirilmezlerdi. Öncelikle zahiri ilimleri öğretir, sonra batıni ilimleri öğretir, öylece icazet verirlerdi. İcazet alan öğrenci artık donanımlı olmuş ve maddi veya manevi olarak kimsenin tesirinde kalmaz, öylece insanlığa hakikati ulaştırırlardı.
İlim ve irfan, kulun kalbini koruyan en güçlü kalkandır. Ayette: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer 39/9) onun için hocanın talebesine verdiği icazet, sadece bilgi değil; gönlü tesirden koruyan bir zırhtır.
İnsanların olumsuz düşüncelerinin etkisinde kalmamak için, öncelikle itikadımızı düzenlemeli, iyi bir şekilde ilimle donanmalı ve kesin gerçek olan hakikatten ödün vermeden, duygusallıktan öte bir vaziyette, akıl ve iman dâhilinde kararlar almalıyız. Duygularına yenik düşen, birçok defa karşı tarafın etkisinde kalıp Allah’ın hududunu aşabilir.
Akıl ve iman ile hareket eden, kalbini korur. Ayette: “Sakın şeytanın adımlarına uymayın, o sizin apaçık düşmanınızdır.” (Bakara 2/208) dolayısyla duygusunu aklına, aklını imanına bağlayan asla sarsılmaz.
Etrafa yayılan frekansları iyi analiz edenler ise, kalbinde geçeni yüzüne söylerler. Hemen dersin ki; o ne büyük evliya… Oysaki bunun bilinmesi, evliyalıkla alakası yoktur. Buna feraset demişlerdir. Bu da şöyle olur; kişi sahip olduğu kendi öz veri tabanını bilir. Sınırını kesinlikle belirlemiştir.
Sonra biriyle yan yana gelince, kalbine gelen yabancı frekansları hemen fark eder. Sonra da o yabancı frekansları ortamın yönelimine göre seslendirir. Karşıdaki de, hemen der ki, kalbimi okudu, bu büyük veli diye düşünür.
Feraset, kalpte doğan ışığı fark etmektir; velilik değil, basiret işidir. Hadiste: “Mü’minin ferasetinden sakının, çünkü o Allah’ın nuru ile bakar.” (Tirmizi) zira feraset, Hak nurunun yansımasıdır; ama imanla birleşmezse aldatıcı olur.
Aslında bu düşünce bile frekans olarak karşı kişiye ulaşmış ve tebessüm etmiştir. Bu olayı Zen ustaları da çözmüşlerdir. Bunu bilip bilmemek, dini İslam-ı mübin’i tam tatbik etmekle alakası yoktur. İmanı olamayanlar bile bunu fark edebilirler. Ama imanı olmayanın ölüm ötesinde, tüm bu bildiklerinin ona bir faydası olmayacaktır.
Dünya ilmi ölümle biter, iman ilmi ebediyete taşar. Ayette: “Kim Allah’a ve ahiret gününe iman etmezse, yaptıkları boşa gider.” (Maide 5/5) Nitekim kalp imanla ve amelle beslenmezse, ilim sahibini kurtarmaz.
Her an yayılan frekanslarla birbirimizi etkileriz. Bu yüzden kalbimizi sağlam itikad, ilim ve zikirle beslemek gerekir. “Mü’minin ferasetinden sakının, çünkü o Allah’ın nuru ile bakar.” hadisi bize yön gösterir. Kendi kalbini Hak’la doldur ki, başkasının tesirinde kalmayasın. Vesveselerden korunmak için Nas suresini yaşamak, kalbi imanla güçlendirmek gerekir.
Kalbimizi Allah’a bağlayalım, ilimle donanalım, duygularımıza değil imanımıza yön verelim. Böylece hem vesveseden hem de başkalarının olumsuz tesirlerinden emin oluruz.