Meşrebimiz; kişilik üzerinde oynanan bunca anarşi içinde, onun özünde kaybolmak üzere olan fıtratının kısık sesini yeniden yükseltmektir. Tüm çabamız işte buna yöneliktir ki, “(Rabbimiz!) Bizi Müslümanlar olarak vefat ettir ve bizi salihler arasına kat.” (Âl-i İmrân, 3/193) ayetinde olduğu gibi, bu çırpınışımız fıtratımıza dönüş için bir yakarıştır.
Yazılarımız, tasavvuf yolcularının yürürken hissettikleri manevi duraklar veya yol çevresinden görünen esintilerdir. Bizim bu durakları veya esintileri somutlaştırarak yazmamız, yazılarımızın dünyevilikle ilgili olduğu kanaatini sakın doğurmasın; zira “Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence ve aldanıştır.” (Hadîd, 57/20) buyruğu kalbimizde yankılanırken, maksadımızın dünyevî olmadığını Rabbimize arz ediyoruz.
Tüm yazılarımız ve “benli-senli” gibi gelen ifadelerimiz, bütünüyle nefsimin ve ruhumun birbirine hitabıdır. Asla kimseyle bir ilişkisi yoktur. Çünkü ben kendi nefsime dönmüş, onunla hesaplaşmaya koyulmuşumdur. Nefsimle mücadele ederken, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, “Gerçek mücahid, nefsine karşı cihad edendir.” (Tirmizî, Fezâilü’l-Cihâd, 2) hadisini kendi hâlime tatbik etmeye çalışıyorum.
Bir kişi de esen rüzgâra kapılıp nefsine bir hisse çıkarıyorsa, bu yalnızca onu bağlar. Benim derdim, yalnızca kendi nefsimin düzelmesidir. Çünkü bilirim ki, “Kim hidayeti seçerse kendi lehine, kim de saparsa kendi aleyhinedir.” (İsrâ, 17/15) hükmü gereği, herkes kendi yolculuğunun sorumluluğunu taşır.
Yazılarımız asla dünyevi bir çıkar için kaleme alınmamıştır. Hele hele siyasî oluşumlarla uzaktan yakından hiçbir ilgimiz olamaz. Zaten siyasî bir figüran olmayı gönlüm reddeder. Ben biliyorum ki, “Kim dünya menfaatini isterse ona ondan veririz; kim de ahireti ister ve mümin olarak ona yönelirse, işte onların çabaları makbuldür.” (İsrâ, 17/18-19) buyruğu, niyetimi Rabbime sunmamı ve dünya ile ahiret arasındaki çizgiyi netleştirmemi gerektiriyor.
Bizim meşrebimiz; fıkhın işaret ettiği ölçüde, ilim ve tasavvuf yolculuğudur. Şer’î hükümleri geri plana atanlarla da hiçbir ilgimiz olamaz. Çünkü şeriatla bağını koparan bir yolun, hakikate ulaşması mümkün değildir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Size iki şey bırakıyorum; onlara sımsıkı sarıldıkça asla sapıtmazsınız: Allah’ın Kitabı ve benim sünnetim.” (Muvatta, Kader, 3) buyururken, benim de yol haritamı çizmiş oluyordu.
Zira biliriz ki, şeriat ile tarikat insanı hakikate ve marifete ulaştırır. Bu sebeple farklı yol ve meşreplerin bizimle ilgisi olamaz. Bizim tasavvufî meşrebimiz, Sevr Mağarası’nın meşrebidir. Orada Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Hz. Ebubekir es-Sıddık ile beraberdi ve “Üzülme, Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe, 9/40) hitabıyla sonsuz bir teslimiyetin kapısını aralamıştı. Ben de o kapının eşiğinde, o ülfetten hisse almayı uman bir yolcuyum.
İşte biz de o ülfete talip olduk yıllarca. “Men talebe vecede” yani “Kim talep ederse, bulur” prensibiyle Rabbimizden o karşılaşmayı umduk. Çünkü “Beni anın ki ben de sizi anayım.” (Bakara, 2/152) vaadi, kalbimde talebin karşılıksız kalmayacağına dair bir güven doğurdu.
Umarım talip olduğumuz bu muhabbeti tadar ve dünyadan öylece göçeriz. Allah gayretimizi tamamlamadan bizi dünyadan ayırmasın. Ben de nefsimle Rabbime niyaz ediyorum ki, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in müjdesinde olduğu gibi, “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 163) hadisi, benim de ahiret azığım olsun.
Âmin… Bihürmeti Fâtiha ve Yâsîn…
Araştırmacı Yazar
MUHAMMED NAZIM ÖZALP