Dediler de bu defa başa mihnet doğdu ve herkes birbirini izleyip aşka atladı. Aslında aşktan bir şey anlayan da pek olmadı. Ama aşk diye diye kendisini avuttu ekserisi.
Bazen de zeki kişiler çıkıp aşk diyerek kitleleri peşine takıp aval aval kullandı. Olayı fehmedip oyunu bozmak isteyenlere ise acımasızca saldırı oldu.
Hepimiz eşit Allah kuluyuz. Hepimiz sırf Allah deyip gayrına sırt vermek için dünyadayız. Evvelimizde yaşayıp insanları bir noktaya yoğunlaştırmak isteyen zevata elbette laf atacak değiliz.
O günün şartları onu gerektiriyordu. Her bir zat bir şekilde insanları rayda tutmaya çalıştı. Çünkü insanoğlu çok çabuk bir şekilde, üzerinde olduğu yolu unutur ve kayar.
Burada anlattığım tablo şu: Aşk bir dönem, hakikate çağıran bir işaret iken zamanla slogana dönüştü. “Aşk, aşk, aşk…” denildikçe kelime yüceldi, içi boşaldı. Çoğu insan aşkın hakikatini bilmeden, sadece diline alarak kendini avutmaya başladı. Duygusunu büyüttü, idrakini küçülttü.
Aşk kelimesi, içi dolu bir hakikat kabı olmaktan çıktı; ruhu yatıştıran bir teselli cümlesine dönüştü. Böyle olunca da “aşk ehliyim” diyen çok oldu; ama hakikatte aşkın edebine, teslimiyetine, yanışına, sorumluluğuna bürünen pek az kaldı.
Zeki kişiler çıkıp aşk diyerek kitleleri peşine taktı. derken, çağların değişmeyen oyununu işaret ediyorum. İnsanlar içlerindeki boşluğu doldurmak için güçlü bir duygu arıyor; “aşk” kelimesi de tam bu noktada istismara açılıyor.
Bazıları, bu kelimeyi kullanarak insanların duygularını kabartıyor, sonra o duyguyu kendi emellerine hizmet ettiriyor. Aşk, burada hakikate köprü değil; kitleleri yönlendirme aracına dönüşüyor. Olayı fehmedip oyunu bozmak isteyenler ise, “aşka savaş açtı.” yaftasıyla linç ediliyor. Çünkü oyun, aşkın hakikatini korumak üzerine değil, kavramı kullanarak kitleyi elinde tutmak üzerine kurulu.
Bu manzaraya bakıp şunu hatırlatıyorum: “Hepimiz eşit Allah kuluyuz.” Aşk diliyle kendini göklere çıkaran da, sessiz sedasız huşu ile yürüyen de aynı Rabbin kuludur. Kimsenin diğerinden üstünlüğü, ağzındaki kelimenin süsünden gelmez.
Üstünlük, takvada, edepte, adalette, merhamettedir. Hepimiz bu dünyaya, “Allah” deyip gayrına sırt vermek için geldik. Aşk dediğimiz şey, bizi Allah’tan alıp kula bağlarsa, orada kavram yanlış kullanılıyor demektir.
Geçmişte insanları bir noktaya yoğunlaştırmak isteyen zevata laf atmıyorum; çünkü onların derdi, dağınık gönülleri bir merkeze toplamak, nefisleri dövmek, kalpleri uyandırmaktı.
O günün şartlarında, “aşk” kelimesi güçlü bir sarsıntı aracıydı. Halkın dili, duygudan anlardı; ilmi ve aklı taşıyacak zemin çok sınırlıydı. Onlar, aşk ile nefsi titretiyor, sonra o titreyişi amele, zikre, edebe çevirmek istiyorlardı. Yani maksat hakikatti; kullandıkları dil, devrin ruhuna göredir.
Bugün ise şartlar değişti. Bilgi çoğaldı, kafa karışıklığı arttı, kelimeler yıprandı. Aşk kelimesi, hakikate açılan kapı olmaktan çok, nefsin vitrin süsü hâline geldi. Tam bu yüzden ben diyorum ki: “Eski zatların kelimesini değil, niyetini alalım.”
Onların aşk diye işaret ettiği yer, bizim için muhabbetullah, haşyet ve huşu diline taşınmalıdır. Çünkü insanoğlu çok çabuk yoldan kayan bir varlık; üzerinde olduğu yolu unutup, kelimenin etrafında dönmeye başlar. Benim gayem, kelimenin çevresinde dönmeyi bırakıp, hakikatin merkezine inmektir.