258) AN”DA OLMAK VE DUANIN MAKBULİYETİ

“An”da olmak, duanın makbul olması için temel etkendir. Duyduğumuz her ilmi “anlayarak ve ilmini hazinene yükleyerek” değil, “AN”layarak, yani o ilmin anına inip ilmi sahiplenirsek; işte o zaman edindiğimiz duyum bize doyum verir. İlmi duymak başkadır, ilmi yaşamak başka. “An”da olmak, bilginin fiil hâline dönüşmesidir. Zihinle anlamak bilgi verir; kalple “an”lamak ise hâl kazandırır. Dua da böyle bir hâl işidir.

Dua ederken geçmişin pişmanlığına veya geleceğin endişesine takılırsan, kalp “şimdi”den kopar. Hâlbuki Allah “şimdiki an”dadır. Çünkü O, zamandan münezzeh olandır. Eğer ki, içinde olduğun “an”a inersen ve bilinçli istersen senin olur. Bu kural sınırsız bir şekilde yürürlüktedir. Yeter ki iste…

İstek, kalpten yükselen yöneliştir. “An”da istersen, yani şu anda kalbinle niyet edersen, senin için ilahî kapı açılır. Çünkü Allah, “Bana dua edin, size icabet edeyim.” (Mü’min, 60) buyurur. Buradaki “edin” fiili şimdiki zamanı anlatır. Dua, zamansız bir buluşmadır. Bu herkes için ve her iş için aynıdır. Bu kural, sevap veya günah olmasına bakmaksızın öyledir. Sevap veya günah, bizim için sonucu belirler.

“An”da olmak, evrensel bir yaratılış yasasıdır. Kalbinle tam yöneldiğinde enerji, niyetine göre işler. İyi niyet, rahmet kapısını açar; kötü niyet, zulmetin alanına iter. Rabb’in kudreti, her an faaldir; ama tecellî, niyetin yönüne göredir. Çünkü zaten yakınlık ve uzaklık mevzubahis olmaksızın Allah bize bizden yakındır.
Ama amelimizle biz O’na yakına veya uzağa düşmüş oluruz.

Allah, bizden uzak değildir; biz O’ndan uzaklaşırız. “Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 16) âyeti, bu hakikati anlatır. Amellerimiz, bize O’na yakınlık kazandırır veya aramıza perde örer. O hep oradadır; mesele, kalbinin yönünü O’na çevirmektir. İş ki bu olay becerilmiş olsun. Gerçekten de becerilmesi zor oluyor. Çünkü vehim devrededir her an. Vehim ise ancak zikirle pasifleşir.

Vehim, insanın kalbine atılan tereddüt tohumudur. Zikir ise o tohumu kurutur. Vehim, “ya olmazsa” der; zikir, “Allah dilerse olur” der. Vehmi susturan kalp, artık Rahman’ın yankısını duymaya başlar. O yüzden zikir, hem kalkan hem de huzur kaynağıdır.

İşte o zaman rahmanî istek doğar ve şeytanî kisve kapanır. Ama zaman zaman şimşek çakması gibi bu “an” olayı oluşur ve tekrar kaybolur.

“An”ın parlayışı, bir hakikat şimşeğidir. O an geldiğinde dua yükselir, perde kalkar. Ama sonra yine vehim bulutu gelir. Bu yüzden zikir, sürekli olmalıdır ki o şimşek bir nur’a dönüşsün. Veya en çok güvendiğin birine kendini tümüyle bırakarak bu hâl oluşur. Bu hâl birçok şekilde oluşur.

Teslimiyet, “an”ı yakalamanın en kestirme yoludur. İnsan, güvendiğinde zihninin kontrolünü bırakır, kalbi açılır. O zaman ilahî enerji akar. Gerçek teslimiyet, Rabb’ine güvenmektir. Türbede, mürşitte, dostta bile hissettiğin huzur, aslında Allah’a duyduğun güvenin yansımasıdır.

Kişi gider türbeye, tümüyle güvenir ve kendini bırakır. Bir de bakar ki işi olmuş. İşte aslında “işini yapan kuvve”, kişinin elde ettiği konsantrasyon ile kendi vehmini devre dışı bırakmasıydı.

Türbede edilen dua, taşın veya toprağın değil; imanın ve teslimiyetin işidir. Kişi o anda vehmini, kuşkusunu susturur. Kalbi saflaşır, isteği netleşir. İşte dua o anda “an”a düşer ve kabul olur. Kişi gider putun karşısına kendisini tümüyle ona ram eder ve işi gerçekleşir. Sonra da der ki: “Put işimi yaptı.” Hayır! Vehmini geride bırakması sonucu işi gerçekleşti.

Vehmi susturan herkes, o an Rabb’inin kudret alanına girer; fakat gaflette olan, bunu yanlış yere nispet eder. Oysa yapan, yalnızca Allah’tır. Kişi sadece vehmini susturarak ilahî düzene uyum sağlamıştır. Vehim çok baskındır, hep kişiyi frenler. İşte vehmi en güzel şekilde pasif etmek, zikirle olur.

Zikir, ruhun nefesidir. Her “Allah” deyiş, vehmin bir zincirini kırar. Zikir arttıkça kalp nurlanır, vehim küçülür. Bu yüzden zikir, sadece dil işi değil, bilinç temizliğidir. Gerçekten de zikir, harika bir ilaçtır. Düzenli ve planlı olarak yapıldığında, kişilik bilincinde sıçramaya sebep olur.

Zikir, insan bilincini yükseltir. Nefsin perdesini inceltir, ruhun yankısını duyurur. Zikirle insan, “an”da kalmayı öğrenir. Çünkü “an”da olan, Allah’la olur; O’nunla olan da dua ettiğinde, duası kabul bulur.

“Beni anın ki ben de sizi anayım.” (Bakara, 152) “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur.” (Ra’d, 28) “Rabbinin adını an ve bütün varlığınla O’na yönel.” (Müzzemmil, 8) Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurur: “Dua, gafletsiz bir kalpten yükselirse kabul edilir.” (Tirmizî, Daavât 65) “Zikir, kalbin pasını giderir; tıpkı demirin pasını gideren parlatma gibi.” (Hadis-i Şerif)