92) RAB, MELİK VE İLAH SADECE ALLAH’TIR

Rububiyet, Melikiyet ve Uluhiyet kavramlarından her birinin kavram içeriği ayrı ayrıdır. Her birinin anlam nazariyesi farklıdır. Her biri mutlak olarak insan için geçerlidir. Sadece birini baz alıp hayata ve yaşantıya o pencereden bakarsak hakikatten saparız.

Rabbe kulluk nasıl yapılır, ilaha kulluk nasıl yapılır ve melike kulluk nasıl yapılır?

İnsan Rabbine kuldur, ilahına da kuldur ve Melikine de kuldur.

Rab ve rububiyet kişideki varoluş noktasıdır. Bu varoluş noktası itibarıyla bizim tüm varlığımız, madde veya mana tüm her şeyimiz bizzat Allah’tan gelmiş olup onunla kaimdir.

Bizler rububiyet alanı itibarıyla mutlak olarak onun ile kaimiz. Uluhiyet alanı olarak mutlak olarak ona muhtacız. Melikiyet alanı olarak da onun koyduğu hükümlere mutlak olarak riayet etmek zorundayız. Eğer bu üç kavramın işaret ettiği kapsamında Allah’a yönelirsek mutlu oluruz. Yoksa üzülürüz.

Burada dikkat etmemiz gereken bir konu da şudur; o da Allah’a rububiyet itibarıyla sığınıldığı zaman, Rab kelimesinin başına “Ba ب” harfini ekleyerek söylemimizdir.

Ba ب harfi, başına katılan kelimeye üç anlam katar: istiane (yardım), musahabe (beraberlik), mulabese (giyilen elbise) anlamlarını ihtiva eder. Ba ب harfinin kelimeye kattığı bu üç manayı göz önüne alarak Rab kelimesine anlam vermeliyiz. Çünkü varlığımızın öz hamuru onunla kaimdir. Dolayısıyla her şeyimiz onun nurundan gelmektedir.

Bu üç anlamı kelimeye vererek Rabbe sığınmaya anlam verelim. İstiane yani yardım anlamını verdiğimizde deriz ki: “Benim kullanabileceğim bağımsız veya özerk bir kuvvet veya gücüm yok. Onun için ben bir birey olarak özümden bana doğru deveran edip bana gelen bütün gücün Rabbü’l-âlemîn’den geldiğini fark eder, onun gücünü kendi gücümün kaynağı bilip o güçle niyetlendiğim eylemi yaparım.”

Musahabe yani beraberlik anlamını bir örnekle açıklayalım. Bir ırmak düşünelim; doğuyor, deveran edip denize varıyor. Bu ırmağın içinden bir balon su alıp ağzını bağlayıp tekrar ırmağa bırakırsak derede eksilme olmaz. Deredeki suyun aynısı tüm özellikleriyle balonun içinde de olur. Ama tümüyle derenin içindeki suya tabi bir şekilde olur. Kendi içinde bağımsız gibi görünse de, etrafında ince bir lastik vardır.

İşte ben içi ırmağın suyu ile doldurulup tekrar ırmağa bırakılan balon gibiyim; ırmakla beraber güçlüyüm. Önüme çıkan her engeli, her ne kadar ben balon içinde hapis gibiysem de, ırmağın içinde ırmakla beraber hareket ettiğim için aşarım. Kendisini ırmağa teslim eden balon güvende olmaz mı? Önüne gelen her engeli aşmaz mı? İşte ben bunun bilincindeyim deriz. Öylece aslından güç alıp aşmadığı engel kalmaz.

Mulabese yani giyilen elbiseye de bir örnekle olaya yaklaşalım. Örneğin kişi korumasız bir şekilde kendine pervane takıp 10.000 metre yukarı çıksa, -50 derece soğukta dayanamaz ve donar. Ama uçağın içinde kendini korumaya alıp yükselse, hiç zarar görmeden menziline ulaşır. İşte bu örnek gibi ben Rabbimin beni kendi kuvveleriyle var ettiği, onun kuvvelerini kendime muhafaza yapıp öylece niyetlendiğim fiili yapmak üzere yola koyulacağım.

İşte Ba ب harfi başında geldiği kelimeye bu üç manadan birini veya üçünü ayrı ayrı verip öylece anlamlandırmalıyız. Kur’an’da Ba ب harfinin geçtiği her yerde ve geçtiği kelime bağlamında değerlendirmeliyiz.


İnsan Rabbine rububiyetiyle bağlıdır, Melikine hükmüyle teslimdir, ilahına da muhtaçlığıyla kuldur. Bu üç yönüyle kulluğunu kavrayan insan, hayatını dengeye kavuşturur. Kur’an’da: “De ki: Ey mülkün sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın; dilediğini aziz kılar, dilediğini zelil edersin. Hayır yalnız Senin elindedir. Şüphesiz Sen her şeye kâdirsin.” (Âl-i İmrân, 26) İşte insanın tüm kuvvetini, varlığını ve hükmünü Allah’a bağlaması, onu kulluğun hakikatine ulaştırır.

Melik ve melikiyet ise, Allah’ın rububiyeti itibarıyla yarattığı tüm esmâ terkipleri üzerinde mutlak hüküm sahibi olmasıdır. Bu mutlak hükümlerini tüm yarattığı sistem ve düzeninde uygular. İnsana irade verdiği için, hükümlerini insana bildirmiştir. Onu uyarmış ve melikiyet hükümlerine uymasını tavsiye etmiştir. “Uymazsan zarar edersin” diye tembihte bulunmuştur. Örneğin eskiden padişahlar tek karar mercii olurlardı ve istedikleri fermanı verirlerdi.

İşte insanlığı yöneten yegâne padişah aslında Allah’tır. Tek Melik odur. Nasıl ki sen bir ülkenin hükümdarına sığınırsan, onun ülkesinde korkusuzca yaşarsın; tıpkı Necaşî’ye sığınan sahabeler gibi. Mekke’li müşrikler onlara zarar veremedi. Biz de bu aciz varlığımızla âlemlerin Melikine, yani Padişahına sığınırsak, kimse bize zarar veremez.

İnsanların meliki yani insanları yöneten padişah dediğimizde, rububiyetin tersine burada dışsallık anlamı vardır. Çünkü yönetim dışarıdan olur. Bunu izah için varlık oluşumunun künhüne az değinelim.

Tüm varlıkları oluşturan öz cevher üzerinde tefekkür edildiğinde, Allah’ın zatının nurundan bir tutam nurun saçılıp yoğunluğunun alınması sonucu oluşan, buna Nur-i Muhammedî denen ve tüm varlığın öz cevheri olup doksan dokuz esmâü’l-hüsnâ ile işaret edilen hakikat ortaya çıkar.

Hem tüm kuvvelerin aslı olan Nur-i Muhammedî, Allah’ın kendinden kendine yaptığı seyrinin sonucu, zatının parıldayıp saçılan zâtî nurundan başka bir varlığı olmadığı anlaşılır.

Her şeyin oluşumunu oluşturan ve ana kaynağı olan doksan dokuz isim ile bahsedilen hakikat, Nur-i Muhammedîdir. Doksan dokuz isimden kasıt, bu isimlerle işaret edilen ayrı ayrı manalara verilen isimlerdir. Detayları ise sonsuz ve sınırsızdır. Allah’ın nurundan bir tutamın sonu veya sınırı olamaz. Tutamın öz cevheri işte budur.

Kendinden kendine seyir ederken Allah’ın nurundan bir tutam doksan dokuz isim olarak seyir âlemine sunuldu. Öylece Nur-i Muhammedî onun nurundan bir ışıldama olarak saçıldı. Bu saçılan nur, bize sıfat ve esmalar ile işaret edilen manalardır.

Var edilen her şey, o manaların terkipler halinde bir araya gelip adeta bir kompozisyon olarak birliktelik oluşturmasından seyir âlemine sunuldu. Bu birliktelikteki zaman ve mekân, yani bizim kendimizi içinde bulduğumuz zaman ve mekân ise, terkipler şeklinde gözüken kompozisyonların birbirlerine göre oluşturdukları hallerden başka bir şey değildir.


Melikiyet, Allah’ın bütün varlık üzerindeki mutlak hükümranlığını ilan eder. İnsanların melikleri sınırlı, geçici ve dışsaldır; fakat Allah’ın Melikiyeti ezelî ve ebedîdir. Nitekim Kur’an’da: “Mülk elinde bulunan Allah ne yücedir! O her şeye kadirdir.” (Mülk, 1) O halde insan, Allah’ın Melikiyetini tanıyıp ona sığınırsa, asla zelil olmaz; tersine, hakiki izzet ve güven bulur.

Sonra on sekiz bin âlem, melek, insan, cin ve diğer varlıklar olarak halk edildi. İşte bu “bir tutam nur” diye tasvir ettiğimiz nurun yani ilmin mahiyetini bilmemiz ise olanaksızdır. Çünkü yaratılmamıştır. Şunu da unutmayalım ki, “Hu” adıyla işaret ettiğimiz hüviyetin kendisine Allah ismini seçmeden önce de bu nur vardı. Ama gizli hazineydi. Yani bir tutam nurunu saçmamıştı. Yani kuvveden fiile çıkarmamıştı. Yani yoğunluğu düşürülmemiş kendi öz nuruydu.

Zâtın yoğunluğunu düşürüp saçtığı kendi nurundan yani kendisinden yansıyan ilminden, gene ilminde yani nurunda; ilminden ilmi sûret olarak var ettiği nurunu yani ilmini, kendisini seyir etmeyi dileğince, kendinden kendine zuhûr etti.

Yani “Hu” adıyla işaret ettiğimiz mutlak hüviyet, Allah ismiyle kendi zâtına baktı ve saçılan kendi nuru, o da zâtı gibi doğmamış, doğurulmamış, hem başka mekâna aktarılmamış bir halde kendi nazargâhına sunuldu.

Olayı daha bir somutlaştırmak için şöyle bir örnek vereyim: Güneşin saçılan ışığı şudur ki, güneş ışığıyla beraber güneştir. Işık ondan kopmuyor, eğer koparsa bir anda yok olup gider. Yani dünyaya gelen ışık güneşten ayrılmaz. Zaten o ışık ile beraber güneş güneştir. Allah’ın Nuru da Allah’tan ayrılmaz, çünkü onun kendi zâtî nurudur. Böyle muhteşem bir Yaratıcı’nın bizi nurundan yaratıp sanal benlik vererek kendisi ile muhatap etmesi ise, çok büyük bir nimettir.

İşte İnsan Sûresi’nin ilk ayetine baktığımızda:
“İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?” (İnsan, 1)
Yani anılacak bir varlık bile değilken insan, Allah onu anılır etmiştir. Hem insanı kendisine muhatap edecek kabiliyet ile donatmıştır. Bu kabiliyet ona, ruhundan üfleyip kendine halife etmesiyle gerçekleşmiştir. Bir tutam nur böyleyse ki, biz onu bile tam bilemiyoruz; işte burada kelimeler tükenir, dil tutulur.

İşte var edilen her bir ilmi sûret, ayrı bir sanal benlik ile kendisinin var olduğunun şuurunda oldu. Her birimiz dahi aynı şekilde sanal benlikler alarak Allah ile muhatap olduk.

Hakikatte tek onun nuru varken, nurundan kesret âlemini oluşturup her varlığı ayrı bir birimmiş gibi karşımıza aldı. Ama nurundan var ettiği tüm bu varlıklarda melikiyeti kendisinde bıraktı. Tek hüküm koyup kaldırma işini yarattığı hiçbir mahlûkatının eline vermedi.


Bu hakikati fark eden kul bilir ki, varlığının özünde taşıdığı nur, kendisine verilmiş bir emanet ve imtihandır. Allah’ın nurundan yaratılmak insana değer katar, fakat hüküm sahibi olmak yalnızca Allah’a aittir. Biz, O’nun nurunun gölgeleri, O’nun kelâmının şahitleriyiz. Kur’an’da buyurulduğu gibi: “Hüküm yalnız Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir.” (Yûsuf, 40)

O halde insan, melikiyetin sahibinin yalnız Allah olduğunu unutmazsa, hem nurun izzetine erer hem de kulluğun edebini muhafaza etmiş olur.

Ama yarattığı insan ve cinleri nispeten serbest bırakıp kendilerine bir irade tevdi etti. Ama iradesinin kullanım yönü ile ilgili önüne kıstaslar koydu. Uymazsan yarattığım sisteme uymadığın için zarar edersin dedi. Ama uyarsan, yarattığım sistemdeki üsluba uyduğun için, sonsuzluğa doğru rahat bir hayat süreceksin dedi.

Ama ne yazık ki, insanların geneli, insana düşman olarak yaratılan ve kendisine sınavın mahiyetini yaşatması için, kendisinde bir kuvve olarak var edilenin şerrinden sığınılası gereken şeytaniyet melekesini dinledi.

Rahmaniyet melekesinden uzak kalmayı tercih etti. Çünkü gözünü et kemik bedende açmıştı ve kendisini et kemik beden sandı. Şeytaniyet melekesi ise bu et kemik beden uğrunda ömrünü tükettirdi.

İlah ve uluhiyet itibarıyla da kişi, Allah’a elini açıp ondan beklenti içindedir. Kişinin acizliğini itiraf edip bir aşkın güce yönelim hissettiğinde, işte bu yönelme iradesine insan bakımından oluşumuna uluhiyet denir. Buna ithafen Allah’a ilah gözüyle bakılır. Ama ilah Allah’ın adı olmayıp ona olan yönelime verilen isimdir. Bunun farkını bilemeyenler Allah’a ilah demişlerdir. Oysaki yönelim mahalli itibarıyla yegâne uluhiyet sahibi Allah’tır.

Eğer Allah’a sırf rububiyeti itibarıyla bakılıp uluhiyet ve melikiyeti kabul edilmezse, o zaman dersiniz ki ben oyum. Eğer sen o olsaydın, o zaman senin muhtaciyetin ve acizliğin mevzubahis olamazdı. Oysaki ona muhtaç olup her şeyini ondan almaktasın.

Eğer Allah’ın uluhiyeti olmasaydı, tıpkı Hıristiyanlar gibi “İsa Allah’ın oğludur” veya “Allah’ın yeryüzündeki simülasyonudur” veya “zaten Allah’tır” demeleri doğru olurdu. Oysaki Hz. İsa Aleyhisselâm da aciz bir kul idi. Hatta o devrin taassupçu zihniyeti onu öldürmek için saldırdı. Allah onu uluhiyeti ile korudu ve semaya aldı.

Bunu böylece bildikten sonra, bilelim Allah tüm yönleriyle bizden münezzehtir. Onun için de Allahu Ekber deriz. İşte bu hem rububiyet, hem melikiyet, hem de uluhiyet itibarıyladır.

Dolayısıyla her ne kadar biz rububiyet itibarıyla varlığımızı Allah’tan almışsak da, Allah A’lâ olarak bizden münezzeh olup Ekberdir. Melikiyet itibarıyla da her ne kadar bize mülkiyet hakkı tanımışsa da, kendisi mutlak mülk sahibi olarak bizden münezzeh olup Ekberdir. Uluhiyet sahibi olarak da her ne kadar bize sanal benlik verip kendi bünyemizde güç ve kuvvet vermişse de, güç ve kuvvet sahibi olarak Subhan yalnızca O’dur; tüm yaratılmışlardan münezzeh olup Ekberdir.

 
Kardeşim, işte rububiyet, melikiyet ve uluhiyetin farkını bilmeyenler ya kendini tanrılaştırır ya da mahlûku ilahlaştırır. Oysa hakikat birdir: “Kulluk yalnız Allah’adır, hüküm yalnız Allah’ındır.” (Yusuf, 40).

Bu idrakle yaşayan kul, hem iradesini Allah’ın çizdiği kıstaslarda kullanır, hem de kalbini şeytaniyetin aldatmalarından korur. Böylece uluhiyetin huzuruna huşu ile yönelir, melikiyetin hükmüne boyun eğer, rububiyetin rahmetiyle de hayat bulur.

Yorum yapın