309) HER KESİN DİNİ KENDİSİNE Mİ?

Her kesin dini kendisine mi? Bu soru bir meydan okuma değil, bir iman muhasebesidir; çünkü dinden söz eden herkesin elinde bir kitap, bir fikir veya bir meşreb olabilir, fakat din kelimesinin derin manası, Allah’a kulluk ve O’nun gönderdiği rehbere tabiiyettir. Hakikatin aynasında herkes kendi yüzünü görmelidir; eğer yüzünde nefis lekesi varsa, ilâhî nizamı göremez. Din, şahsî kapris değil; teslimiyettir.

Benim dinim bana, senin dinin sana esası, kâfirlere söylenen bir sözdür. Bu cümle, tarihî olarak putperestliğin, mezhepsel dar görüşlerin veya bireysel yorumların dinin yerine konulmasının izahıdır: “dinim bana” diyerek inanan, aslında ortak hakikati reddediyor; din, toplumun, ümmetin ve insanlığın ortak kaynağı olan vahye bağlıysa parçalayamazsın.

“Kâfir” (inkârcı) sözü burada mecazidir: dinin özünü dağıtanlara karşı Kur’ân’ın uyarısı misali mesafeli olunması gerektiğini söylüyorsun çünkü din, kişisel zevke indirgenemez. Dinin hakikati ortak bir nizamdır; kişinin benliğiyle bir ideoloji haline getirmesi, dinin ruhunu bozar. Kalpte iman, sözde dinden daha değerlidir.

Sen birinin anlayışını din ve onun kitaplarını da kitabın kabul edersen… O zaman kelime-i şahadetini de ona göre uyarla.

Tarih boyunca insanlar, otoritelerin, meşreplerin veya ideologların yorumlarını vahiy yerine koymuş; sonuçta toplumsal sapmalar, mezhep kırılmaları ve hakikatin gölgelenmesi meydana gelmiştir.

Eğer bir başkasının yorumunu, üzerinde düşünmeden, eleştiri ve bağlama başvurmadan “kitap” (vahiy) yerine koyarsan, o yorumun sınırları ve hataları seni de bağlar. Bilgiyle birlikte sâlih bir taassup da gerekir: her yorumun mevsimi, bağlamı ve sınırı vardır; vahyin özü, bağlamıyla korunur.

Eğer senin “eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammaden abduHU ve rasuluHU” (şehadet kelimesi) söyleyişin, başkasının tasavvuruna göre anlamlandırılıyorsa o zaman özün yitirir; şahadet, sadece dilde bir formül değil, kalpte birleşik bir teslimiyettir.

Şahadet, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in sünnetiyle, ümmetin ortak pratiğiyle güçlüdür; onu kişilerarası menfaatlere göre bükmek samimî imanla çelişir. Şehadet, yalnızca söz değildir; davranışın, hayatın, muamelâtın şehadettir. Dil ile kalp uyumlu olmalıdır.

Eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abduHU ve rasuluHU deyip dil üzerinde Hz. Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimiz söyleyip, ama yaşamda onun sünnetini değil de, kafasına göre oluşumlar söyleyenin peşine takılırsan, yok kardeşim öyle olmaz.


Eşhedu en lâ ilâhe illallah ve eşhedu enne Muhammaden abduHU ve rasuluHU deyip dil üzerinde Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz söyleyip, ama yaşamda onun sünnetini değil de, kafasına göre oluşumlar söyleyenin peşine takılırsan, yok kardeşim öyle olmaz.

Bu uzun ama kesin cümlenin gücü burada: söylenenle yaşanan arasındaki uyumsuzluğu teşhir ediyorsun. Tarihsel olarak da sahabe nesli, dil ile amel arasındaki uyuma çok dikkat etti; çünkü “iman” yalnız kelime ile değil, amel ile sabitlenir.

Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali ve ümmetin sahih âlimleri, âyetleri ve hadisleri uygulama ve yaşama rehberi olarak gördüler; canlı sünnet olmadan kelam kuru bir kabuktur. Dil ve amel ayrıldığında iman lösemi olur; sünnet, Kur’an’ın yaşamda ete-kemiğe bürünmesidir. Laf ile iş birbirini tutmazsa hakikat gelmez.

Müslüman’ım dersen, yolum Hz. Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimizin yoludur dersen, yolunda olmak zorundasın. Müslüman’ım dersen, yolum Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in yoludur dersen, yolunda olmak zorundasın.

Bu cümle sadelik ve meydan okuma barındırır: “Yol” sözü sadece isim değil, yaşama biçimidir. İslam tarihi bunun örnekleriyle doludur; sırf isimle yetinip, davranışla bağdaşmayanlar zaman içinde ümmetten ayrılmıştır.

Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yolu, adalet, merhamet, tevazu, ibadet ve muamelatın dengesiyle tecessüm eder; sözün ötesinde bir teslimiyettir. Yolun adı konulmuşsa, o adın gereği davranış ile sabitlenir. İman, yöneliştir; yönelme eyleme dönüşür.

Ha Müslüman değilim dersen, o zaman ineğe dahi tapana diyecek bir şey yok. Yani eğer Müslümanlık iddiası yoksa herkes kendi kafasına göre yaşar, o halde sözün sınırı yoktur.

Tarihte de, dinî kimliği benimseyen bir topluluk içindeki asayişin korunması, ortak ölçülerin olmasıyla mümkündür; öyle ki iddia ve yaşam arasında tutarlılık aranır. İddia ile amel arasındaki uyumsuzluk, toplumsal güveni zedeler; söyleyen ile yapan farklıysa sözün kıymeti azalır.

Sadece dini İslam’ı mübinin (açık olan İslam’ın) temel prensipleri hatırlatılır ve dinlemezse, «Lekum dînukum ve liyadîn» (size göre dininiz, bana göre dinim) dersin, der geçersin. Burada Kur’ân’dan hatırlattığın o özlü hakikat (el-kâfirûna denilen muhataplara) meşhurdur: toplumda uyarı yapılır, samimi kalplere tebliğ ulaşır; ama kim bunu dikkate almazsa sonuç sorumuluktur.

Tarih bize gösterir ki uyarı ve nasihatın etkisi, muhatabın kalbinin hazırlığına bağlıdır. Davet yapılır, nasihat edilir; üzerine alınmayan kalp için sorumluluk sona erer. Ancak dünyevî ve ukbâvi neticeler kayıt dışı kalmaz.

“Kim Allah ve Resûlü’ne itaat ederse, Allah’ın rahmetine erişir; kim yüz çevirir ve aykırı davranırsa onun için acıklı bir azap vardır.” (Nisâ, mealli hatırlatma ruhunda) Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sünneti, Kur’an’ın yaşayan tefsiridir; onu terk eden Kur’an’ı anlamamıştır.

“Lekum dînukum ve liyadîn” hakikati, davetin sınırını gösterir: uyar, ancak üzerine almayanın sorumluluğu muhatabındadır. İman lafzı ile amel bir bütün olmalıdır; yoksa söz, kimlik maskesine dönüşür.